27 Kasım 2016 Pazar

Alternatif Bir Türkiye Analizi: BALONLU VADİ

BALONLU VADİ

Sabahın ilk ışıkları modernitenin en ihtişamlı göğünü aydınlatırken Balonlu Vadi bir anda ayaklarımın altında beliriverdi. Bu muhteşem yapıyı böylesine yakından görmek her zamanki gibi yüreğimde bir sıkıntı yarattı. Boşayaşanmışlık ve geridönüşsüzlük duygularım depreşti.

Balonlu Vadi, sıradan bir dağın denize doğru ilerlerken çatallanan ve giderek alçalarak yok olan kısmına verilen isim. Dünyaca çok ünlü bir yer. Yedi yüz metre boyunda en derin yeri iki yüz elli dört metre olan vadinin birbirine bakan iki yüzünde bin beş yüz kadar heykel var. Üç metre yüksekliğindeki bu yüzlerin kesin sayısı belirsiz. Çünkü bazıları görünürde nedensiz kendi kendine yıkılıyor, ufalanıyor ve sonra zaman içinde yeniden yapılanıyor. Bunlar bin iki yüzün altına inmiyor, bin sekiz yüzü de geçmiyor. Bu nedenle toplam sayıları ortalama bir rakamla telaffuz ediliyor.

Başımın üstünde sayısı asla kesin bilinmeyen bir balon göğü bulunuyor. Genellikle pastel renkli, ağır başlı gri olan balonların çeşitliliği başdöndürücü. Zeplinler, meteoroloji balonları
turistik balonlar, tırtıl boğumlu balonlar, kalpli balonlar, tavşan balonlar, nazar boncuklu balonlar, sedefli metalik balonlar... Küme küme, hevenk hevenk, öbek öbek balonlar… Happy Balloons, Gamlı Balonlar ve Depresif balonlar. Cesametleri de çok farklı. Neredeyse bir futbol sahası büyüklüğünde olanları, kruvazör gibi salınanları var. En küçükleri de bir çöp konteynırı kadar. Küçükler alçakta, büyükler daha yüksekte salınıyor. Yükseklik otuz metreyle altı yüz metre arasında değişiyor.  

İnsanoğlu mağaradan çıktığından beri boş gökyüzü görmemiştir. Mağaradayken gölgelerini gördüğü şeylere model duran balonları hemen bağrına basmıştır. ‘Bu balonları görüyorum o halde varım.’ ‘Var olduğum için bu balonları görebiliyorum.’ Birbirini tamamlayan iki çıkarsama gibi algılanırken, bir üçüncüyle; ‘Balonlar olmasa olmazdık’ fikriyle çelişkili bulunmuyor.

Bulunduğum noktadan aşağıya vadinin en derin kısmına inen merdivenler var. Oradan alışık adımlarla en aşağıya indim. İki yanımda taş yüzler denize doğru uzanıyor. Tam tepemde Hümanizm, Demokrasi, Yeni Dünya Düzeni ve Evrensel hukuk balonları duruyor. Gri metalik boyalı zeplin formundalar. Yarım kilometre yukarıdan bile heybetli görünümleri var. Evrensel Hukuk’un hemen yanında Batı tezgâhından çıkma Ilımlı İslam balonu duruyor. Hilal biçimi verilmeye çalışılmış, ama zamanla deforme olduğu için balığa benzetilmeye çalışılmış bir krouvasanı andırıyor. Bu balonlar sürekli bakım altında olmasına rağmen görünüşleri bayağı perişan. Formları bozulmuş, yamalarla yüzeyleri çiçek bozuğu gibi olmuş durumda. Her taraflarından ipler, teller, kablolar sarkıyor.

Metafiziksiz evrensellik balonu en hacimli olanı. Elipsoid formunda. Yaşı tartışmalı, ama 150 diyenler baskın. 1009 kez yamanmış. Yaptığı helyum masrafı müthiş. Bu balon Yeni Dünya Düzeni için çok önemli. Masraftan kaçınmıyorlar. 

Bazı münafıkların İngiliz tarikatı dedikleri Kemalizm balonu darbeci ruh ve vesayet gaz kestikçe çok hırpalandı, ama iç ve dış bakımcılar harıl harıl tamiratla meşguller. Köln’deki Dom Kilisesi gibi her an bir yeri patlıyor, sökülüyor. Üç vardiya tamirci ekibi hazır bekletiliyor bu nedenle. Bu eski Türkiye anlayışının en gözde balonu hâlâ havada. Sayısız yama, dikiş, gaz yenileme, yapıştırma işleminden geçti. Çıplak gözle dahi görülebiliyor. K, E ve L harfleri iyice silinmiş altında İ,S ve T biraz dikkatli bakınca seçilebiliyor. Yine de bu manzaradan huşu duyanların sayısı azımsanmayacak miktarda kalmaya devam ediyor. Bu hummalı algı yönetimi çalışması diğer balonlara da yapılıyor.

Her ülkenin balonlu vadisi var. Türkiye göğünün dünyadaki en renkli ve çeşidi bol balon göğü şeklinde bir namı var. Türkiye dünyada rakipsiz bir numara. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte bazı balonlar devralınmış ve yanına yenileri eklenmişti. Bu eklemedeki şehvet, gayret, fütursuzluk, cehalet ve teseffüh etmişlik bunu öğrenenlerde hâlâ şok yaratmaya devam ediyor. Trajik başarı diyenler çoğunlukta. Küresel ölçekte aydınlar arasında ittifakla kabul ediliyor. Toplum mühendisliğinin, oryantalistleştirilmişliğin şaikası deniyor. Müesses Dünya Düzeni’nin diğer göklerdeki payları da az buz değildir, ama Türkiye anlam göğü baş  eserleridir. En haşmetli balon müzesi diğer yandan. Sanal bir müze. E- Turistik cazibesi büyük.  Ünlü bir tarihçinin ‘Churchill’in en büyük mirası Türkiye göğünün bu monadik zihinle kurulmuş muhteşemliğidir’ demesi kibrin yanısıra bence adil bir beyandır. 

İçerde bu konulara değinenlere yakın zamana kadar zorba yaptırımlar uygulanırdı. Bunun yanısıra küçümseme, alay etme, görmezden gelme, yok sayma cinsinden yıldırtıcı teknikler uygulanıyordu. Zaman değişti. Şu anda balonlu vadinin kurucu ve yaşatıcı aydınları haricindeki entelejansiya asıl gerçeği görüyor, yılmıyor, karşı çıkıyor, bunu küresel bir model şeklinde sunmak için çabalıyor.



Dikili Prestij Taşı
Bu vadinin yapılmasında emeği geçenler için dikilmiş bir taş var. Vadinin denize yaklaşıp bittiği yere dikilmiş. İstanbul’daki Dikili Taş benzeri, ama dört katı büyüğü. Üzerinde hiçbir işleme, sembol ya da motif yok. Göğün zengin ve yüklü görünümü nedeniyle bu gereksiz. Dikili taşın anlamı göğün kendisi. Taş sadece orayı işaret eden bir parmak gibi.

Bazılarının istihza ve küçümsemeyle Çıfıt Ufku Dikeltisi dediği bu dikili taşa Gurur Taşı, Dikili Prestij Taşı deniyor. Bu sonuncusunu hakkaniyetli buluyorum. Modernitenin zafer anıtıdır. Böyle bir sonucu alabilmek için üstün bir akıl, inanç, inat, plan, para ve gayret gerekiyordu. Bunca zamandır balonların helyumunu kimin temin ettiğini araştırmak bile tek başına öğretici, zihin açıcı etki yapabilir.

Eski Ahit dünya üzerinde tümüyle yok olsa, zihinlerden de bilgisi silinse, Türkiye göğünden hareketle harfi harfine tekrar yazılabilirdi diyenler var. Bana abartma gibi geliyor, ama gerçek payını da görebiliyorum tabii. Buna karşı çıkanlar ‘böyle bir şey asla olamaz’ şeklinde bir tavır sergilemiyor, Almanya, İngiltere, Hollanda, İspanya ve Fransa göklerinin de bu yazıma pekâlâ temel ve başlangıç alınabileceğini iddia ediyorlar. ‘ABD göğü, Amerikan Dolarının hermetik bir türevidir’ şeklinde bir sözle okyanus ötesinden de şevkli bir iddia yükseliyor.

Balon Fermanı
Vadidedeki sınırlı gökyüzü erişime açık değil. Balon envanteri sıkı bir denetimde. Serbest girişime izin yok. Göğe lisanssız balon salınamıyor. Lisans işi çok netameli. Bazen minik bir balon salmak için yıllarca beklemek gerekiyor. Salınan balonların bakımı çok masraflı. Gökyüzünde balon barındırmak kolay bir iş değil açıkçası.

Lisanssız girişimler vesayetin dişleri tamken şiddetle karşılık buluyordu. Modernitenin Türkiye’ye özel olarak tahsis ettiği balonlu gökyüzü hakkında eleştiri yapmak, söylemek ve yazmak cezaya tabiydi. Hapis, para cezası, işsiz, aşsız bırakma şeklinde müeyyideleri vardı. Balon eleştirileri yazarları dokuz köyden kovuluyordu. Dokunulmazlığı olan bir alandı. Artık eskisi gibi değil. Hınçları baki, ama mazideki güçleri yok. İplikleri pazara çıktı.

Bugünlerde lisanssız, ucuz, kısa süreli balon girişimleri tonla. Bunlara kurulu düzen tarafından Taciz Balonları dense de halk arasındaki ismi Hür Balonlar. Bu yakınlarda üstad şairin ünlü şiirinden iki mısranın yazılı olduğu uçan pankart tipli bir yöntemle göğe yükseltildi.
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkilap.
Uçan pankartlar on metreye iki metre ebatlarında vinilden yapılmış hava yastıklı bir pankart. Renkleri genelde lacivert olduğu için beyaz harfler kullanılıyor. İki küçük balon yardımıyla yükseltilen bu afişler eskiden yere iple sabitleniyordu. Bu pek pratik bir şey değildi. İp kopunca uçup gidiyordu. Şimdilerde mini motorlu balonlarla belli bir irtifada tutulabiliyor.

Bu balon için daha önce hiç denenmemiş bir yer, göreceli bakir bir koordinat hedeflenmişti. No Pasaran ile Rapor 46 Balonlar’ı arasındaki boşluk uygun bulunmuştu.  Yerden seksen metre kadar yukarıda olduğu için şiir yakınlaştırmadan okunamıyordu, ama sosyal medyada ‘falanca balonumuz yerini aldı’ şeklinde tanıtımı yapılıyordu. Bu etkili oluyordu.  Neyse bu balon tahmin edilenden çok az asılı kaldı ve uzayın derinliklerine doğru emildi gitti. Daha önceki tecrübeleri doğrulayan bir şeydi bu. Modernitenin bize tahsis ettiği alanda sadece kendi fabrike doğrularına barınma alanı var.

Buna en iyi örnek genelde Vesayet Kümülüsü denilen ceberrüt kenetlenmelere, kem hevenkleşmelere ses çıkartılmamasıdır. Üstün Akıl Işıltısı, Faiz Lobisi Gaybubeti,  Paralel Gladyo Gölgesi, Gayri Milli Medya Komedyası, Ilımlı İslam Hidayeti balonları bir araya gelip bir balon cephesi kurabiliyor. Bunlara yukarıda adını saydığım bir sürü balon da katıldığı için dev bir yapı oluşturuyorlar. 

Dejenere muhafazakârların halleri malum. Bir kısmı muvazı örgütlenmelerde, balon üfürücülüğü yaptı. Zıtları gibi lanse edilen herkesle işbirliği yaparak tektip ahlaksızlık sergiliyorlar. Bu yoldan gidenler dinlerini, ülkülerini ve gelecek vizyonlarını yitirerek bedbaht oldular. Balonları havada, taş yüzlü aydınları vadide.

Neyse ki, şartlar artık eskisi gibi değil. Alan Anomalisi denen bölgeler var. Burada göğü parsellemiş olan takımın borusu eskisi gibi ötmüyor.  Vesayet Kümülüsü ne kadar gayret ve şevkle tek parça durmaya çabalasa da ana gövdede ayrıklar, kopmalar oluyor ve arkada hilal olanca haşmetiyle ışıyor.


Balon Lotosu
Göğü dolduran balonların bir anda çöküşü şeklinde sayısız kehanet mevcuttur. Yükselen şeylerin düşebileceği fikri çok kelime türetiyor. Bu aykırılığın, hatta kavranamazlığın cazibesi müthiş. Distopik ilhamları harekete geçiriyor. Kehanetlerin yanı sıra bahislerin, buradan hareketle bir çeşit kumarın, lotonun ortaya çıkması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu.

Bahisler gırla gidiyor. Sona kalacak 10 balon listesi. Armageddon balonu birçok listede en üst sırada durmaya devam ediyor. En sona kalacak balon için büyük ödül var. Düşen balon bahisleri haliyle ilegal. El altından sürüyor. İlk düşecek büyük balon tahminleri zamanla değişiyor. Konjonktürel çalkantılar listeleri etkiliyor.

Sovyetlerin yıkılmasından sonra derecelenmeler değişti. Sapır sapır yere dökülen, güç bela müzelik etiketiyle yükseltilen, az da olsa hâlâ taraftar çekebilen Maoizm, Stalinizm, Troçkizm balonları zamanında liste başıydılar. Şimdilerde Vahşi Kapitalizm, Neo-Liberalizm, Metafiziksiz Evrensellik balonları da zaman zaman liste başlarını görmeye başladı. Hümanizm, Liberal Kutuplaştırma ve Kemalizm Balonu ise ilk 10’dan hiç eksik olmuyor. 

Listelerde şaşırtıcı yenilenmeler oluyor. Yeni Dünya Düzeni balonu bugünlerde listelerde alt taraflarda da olsa yer almaya başladı. Bir ara şuralarda büstü olan bir yazardan ilhamla göğe salınmış ‘Yunanistan Kadar Bile Olamıyoruz’ balonu artık listelerde yer almıyor. Düşmüş, kalkmaz kabul ediliyor. Oysa komşu ülkenin başbakanı ziyarete geldiğinde ona teleskopla gaz tenekesi kadar küçülmüş, pörsümüş ama hâlâ havada duran balonu gösterdiler. Misafir başbakanın gözyaşlarını tutamadığı haberlere çıktı. Muhalif medya bunu başbakanın gözüne toz kaçtı şeklinde çarpıtsa da Düşen Balon Listeleri istatistik gerçekleri söylemeye devam ediyor.

Balon lotosundan para kazanmak için balonların fiziki çöküşünün gerçekleşmesi gerekmiyor. Listeleri doğru tahmin edenler paraları bölüşüyor. Örneğin geçenlerde test için 20 liralık loto oynadım, 80 lira kazandım. Listelerin medyadan ve konjonktürden etkilendiğini söylemiştim.  Düşen Balon listesindeki elli küsur başlıktan onunu işaretledim. Muasır Medeniyet Ferahlığı, İkinci Cumhuriyet, Verkurtulizm, Anarko Sol Kurtuluşu,  En Hakiki Mürşit İlimdir, Yurtta Sulh Cihanda Sulh, İlke ve İnkilap Cenneti, Hümanizm, IMF Velinimettir, Cami ile Kışla Arasında ve Asgari Müştereksizliği Ayarlama Enstitüsü balonlarını işaretlemiştim. 20 lirayla en çok 100 lira kazanılabildiği düşünülürse tahminlerimdeki isabet hiç de fena değildi.


Taş Yüzlü Enteller
Taş yüzlü suretler, eski düzenin, çürümekte olan statükonun entelleri, balonları havada tutan aslında bunların zihinsel gayretleri. Tamam, helyum yurt dışından geliyor, ama esas kaldırıcı güç bu entellerin eseri. Onlar olmasaYeni Dünya Düzeni’nin balonları gökyüzünde tutunamaz.

Bazıları hemen tanınıyor. Mesela şu hemen sağımda biraz uzansam burnuna dokunabileceğim heykel ünlü bir köşe yazarına ait. Henüz sağ. Düşen balon listelerindeki balonların az bilinen hikmetleri üzerine yazmaya devam ediyor. Sık sık ‘Sonu Menderes Gibi Olacak’ demesine rağmen okuru ve inandırıcılık gücü giderek azalıyor. Bunun bilmenin hırçınlığıyla kabalaşarak ses getirmesini umduğu sövgülere bel bağlamış durumda. ‘411 El Kaosa Kalktı.’ ‘Bölgeye duble yollarla şiddet götürülmek isteniyor’, ‘Demokrasi olmadan çözüm olmaz.’ mealli fikir üreten yazarlar da aynı durumda. Zamanın ruhundan nasipsizliğin verdiği hırçınlığı sergiliyorlar.

İşledikleri kabahat ayyuka çıkınca yurt dışına kaçan medya mensuplarından en tanınmış olanın sureti burada. Sağ yanağında sarı bir damga var. Üzerinde ‘yeri mahfuz’ yazıyor. Yani bedeni sınır dışında olsa da niyetiyle göğe katkısı sürüyor. Onun hemen yanında bu yakınlarda ispiyonajla suçlanan gazetecinin sureti duruyor. Sağ yanağında küçük bir sarı leke var. Damga değil. Damga renginde ama. Buradan bu kimsenin yakında kaçacağı sonucunu mu çıkarmalıyım, kestiremedim. Belki sadece niyetinin rengidir o leke. 

Çöken balonlar helyumla şişirilip yükseltiliyor. Buna teknik terimle ascending diyorlar. Kutsal bir yükselme addediliyor yani. İtibar kaybına karşı cansiparane çabalıyorlar. Varlık nedenleri çünkü. İşleri zor. İtibar yitimi müthiş. Öngörülenin çok üstünde.

Medya mensupları, akademisyenler, yazarlar, çizerler, sinemacılar, mizahçılar, sanatçılardan bu işe hevesli, aklı celbedilmiş olanların belli başlılarının taş suretleri bu vadide. Çoğu sağ ve belli bir popülariteye sahip. Ölenlerin suretleri namları sürdüğü sürece yerinde kalıyor. Çünkü balonları havada tutan sistemin bundan başka bir şeye ihtiyacı yok. Nefes alıp verme, yellenme ve esneme gibi ayrıntılarla ilgilenmiyor.

Bu taş suretlerin arasında gezinmenin meraklısı değilim. Nefsi terbiye edici buluyorum o kadar. Burada sadece balonları havada tutan heves yok. Zıt duygular da gani. Örneğin şu Duvara Bişey filminin yönetmeninin yüzündeki ifade kalbimi yırtıyor. Bir yanı pişman. Çok pişman hatta. Yaptığı o filmle ünlü Entegrasyon Balonu’na ne denli yükselme gücü verdiğini artık biliyor. Aldığı onca övgü ve ödüle rağmen yüzünden okuyorum. Gittiği yoldan dönecek gücü bulamamanın acziyle kıvranıyor. Bu taş yüzlere baka baka bir hassasiyet kazandım. Ruh karmaşalarını hissediyorum. Empati duyuyor ve kardeşlerim için dua ediyorum.

Entegrasyon Balonu doksanlardaki ve ikibinlerin ilk on yılındaki itibarına sahip değil. Millet uyandı. Eskiden ‘Köylüler, taşralılar gitti bizi Avrupa’da rezil etti’ diyen  OM’ların, yani Oryantalist Müptezeller’in sesi eskisi kadar duyulmuyor. Artık seksenler, doksanlarda değiliz. İşin aslı artık belli. Entegrasyon Balonu bakımsızlıktan irtifa kaybetmeye başladı. Geleneğin yerine moderniteyi ikame etme icraatı geçmişteki başarısına rağmen eskisi kadar şak şak almıyor. Onunla yan yana duran İslamofobi Balonuysa süper güçlerin gizli servislerinin kurup, kullandığı DAEŞ, El Kaide, Boko Haram cinsinden terör örgütleri ve bunların destekçileri sayesinde eski seviyesini koruyor.


Porselen Yazarlar
Beni en çok etkileyen bölüm Porselen Yazarlar. Onlar zamanında kendilerine çeşitli sıfatlar uygun görmüşlerdi. Hiçbiri tedavülde değil artık. Bunların en önde gelenleri, sadece en iyileri değil, isimleri en çok geçenleri yüz küsur sayıda taş suretle kıyıya yakın bölümde karşılıklı yer alıyorlar. Taş suretlerin yüzleri ince bir porselen tabakasıyla kaplanmış gibi pürüzsüz olduğu için bu adın verildiği söyleniyor. Muhalifler bunlar için Proje Yazarları deyimini kullanıyor. Bu da epey revaçta. 

‘Başörtüsü gericiliktir’ sözüyle ünlenmiş bir kadın yazarımızın sureti, ‘Ben rakımı Boğaz’a karşı içmek istiyorum’ diyen o malum yazarla yan yana. Bunlar ve benzerleri balonlu göğün altındaki en gayretli balon üfürücüler. Bu kimselerin bilinçleri yerindedir. Burada heykelleri olanlar ne yaptığının farkında olanlardır. Bilinçsiz kuklalara taş suret tahsis edilmez. Çünkü hesaplı kitaplı iradeyle beslenen niyet çok güçlü bir yükselticidir.

Batı’nın Türkiye’den moderniteye alternatif, oradan türeyerek aşanı da dâhil olmak üzere bir model talebi olmadı. Bunu asla istemez. Tıpatıp kendi kesilmemizi de istemez. Kadromuz varyant şeklindedir. Bundan kasıt Türkiyeli felsefecilerin, düşünürlerin, yazarların ve sinemacıların modernizme geçişlilik kazandıran, ömrünü uzatan, hayat öpücüğü veren eserler vermeleridir. Bir uşağın ara sıra efendisinin taklidini yapması kabilinden hani. Ayrıca eleştiriye hiç tahammülü yoktur. Hemen küsüp  o zatı yoğa yazar.

Yurt dışından ödül ve övgü alan yazarlarımızın eserlerine bakarsak bunu hemen görürüz. Oryantalizm parfümlü, bize has Batı gözlüğüne sahip, yerli malzemeye Batı bakışıyla geçişlenme izafe eden, New Age’e islamik-mistik posa kabilinden malzeme sunulması, mutant bir aşk, yani kiraz yerine çekirdeğinin çiğnendiği romanları görürüz. Posmodernizme mukavet edilemezliğin kabul ve ısrar metinleridir bazıları.

Mor Külah
Bu alanda en uygun eserleri verenlerin suretlerinde mor külahlar bulunuyor. Yabancı dilde türkiş turistik-mana romanı yazarının külahı en uzun olanı. Ülkesinde ecnebileşmiş, kültüre turistleşmişlere de huşu hizmeti veriyor. Kendinin en has proje olduğunu her an belli ediyor. Böylelikle en büyük Batı ödüllerini fazlasıyla hak ediyor, ama vermeyebilirler. Bu külahla yetinmek zorunda kalabilir. Çünkü sürekli olarak prestij yitimi yaşıyor. Muvazılığı, porselenleştiği her yerde söylenir oldu… Aslında bir ödül moraline ve krikosuna çok gereksinimi var, ama bakalım.  Bilinmez tabii.

Ülkesini dışarıda şikâyet etmek koşuluyla bu popüler romancılara Batı medyası ve kurumları tarafından mor külah giydiriliyor. Bu işe teşne yazarlar külahlı olmak için çabalayıp duruyor. Külah Prestiji diye bir terim bile mevcut artık. Bu konuda o kadar azıtanları var ki, ‘Külah ufkundayım, mahmurum, hiç uyanmasam yar sana’ mısraıyla başlayan şiir yazanları bile var.


Kafkaeskileşmişlik
Kafka’nın kendi sorunlarını direkt olarak dile getirmemesinden kaynaklandığı iddia edilen bir terim var. Kafkaesk, endişe ve karamsarlık anlamına kullanılıyor. Eski Türkiye’nin jakoben formatlı aydınları şu anda iyice kafkaeskleşti. Esas dertlerini dile getirme yetilerini yitirmiş gibiler. Sorunlar üzerine sorunlu metinler yazıyorlar. Karakterden helyumlaşma hali yaşıyorlar.

Balonlu Vadi’de suretleri olan entellerin bir kısmı belli alanlarda yetenekli olduğunu kanıtlamış kimseler. Kimsenin becerisini, çalışkanlığını ve sebatını görmezden gelmiyorum. Asla küçümsemiyorum. Verdikleri eserler çeşitli derecelerde kaliteye sahiptir. Bunların bir kısmı geleceğe de kalacak. Lafım bu tarafa değil anlaşıldığı gibi.


Entelhempalaşma
Ahlaken defolu olmayı, halkın yanında durmak yerine dıştan kumandalı bir elit kesime yaslanmayı eleştiriyorum. Gezi olayında ve sonrasında bu zatlar yerlerini ve renklerini açıkça belli ettiler. Ağızları basın özgürlüğü, hukuk, insan hakları, demokrasi cinsinden laflar eder, ama ciddiye alınamaz. Bunlar derece derece mahalle baskısı yanlısı, ödlek, kripto demokrat, tutkun statükocu, görünürde liberal, solcu falandırlar. Neoconların, Üstün Akıl’ın, Derin Avrupa’nın rotasından çıkamazlar.

Bazıları milli ve manevi değerlerden iyice kopmuş, Batı kültür potasında erimiş, oradaki muhtevayla hemhal olayım derken cüruflaşmış entellerdir. Pozitivist, sosyal Darwinist takılırlar. Nekrofil fikir mezarlığında gezinmeyi severler. Yaşarken mevtalaşmışları, zombilektüelleşmişleri mevcut malum. Tarih bilincinden yoksunluk çekmeyi mahalleye sadakat olarak nitelendirirler. Ülkesinden nefret eden, her fırsatta yabancı medyaya asılsız şikâyetlerde bulunan zatı muhteremdirler. Karikatür krizlerinde ifade özgürlüğü sevdalısı maskesiyle karakültürleştirme polenleri salarlar. Ülkelerinde zor hayatları varmış numarası çekerler. Gizli açık terör destekçileridir. Savcı Mehmet Kiraz cinayetine teröre terör diyemediler örneğin. Özhendek girişimleri ve şehirlerde patlayan bombalar için verdikleri tepkiler de malum. Bazıları susarak, bazıları da çirkin mesajlar yayınlayarak bu eylemlere iştirak etti. Ahlaken düşkünlüğün en alt noktasını sergilediler.

Klonladıkları gençleri suretleri dikilecek şeklinde tavlıyorlar. Hempalaştırıyorlar. Entelhempalık epey revaçta. Kültürel iktidar bunları kucaklıyor, ödül veriyor, arpalık sunuyor. Taş suretleri de bu vadiyi süslüyor.

Bir yanları arızanın, çıkmazın ve gidişatın farkında. Bunu alkol, kafa ilacı, şehvet, tüketim ve erken bunama yöntemleriyle görmezden gelmeyi pekâlâ başarıyorlar.

Dijital Yapı
Bazı ipuçlarından anladığınız gibi Balonlu Vadi dijital bir yapı. Esas dünyayla bire bir örtüşüyor. Burada görünen her şeyin dış dünyada karşılığı var. Yeni Dünya Düzeni’nin balonlarını havada tutan, yaşatanlara ait bir model temelde.

Helyumu ve ağır tamir masraflarını karşılayanlar bu modelin elden geldiğince uzun süreli olmasını istiyorlar doğal olarak. Vadide suretini sergilemek isteyen çoğu vasat yetenekli kimseleri devşirmeye devam ediyorlar. 

Vadi ziyareti muhalifler de dâhil herkese açık. Sistemin kapasitesi müthiş. Aynı anda yüz milyon izleyici birbirlerini görmeden, fark etmeden bir araya gelebiliyor. Sadece burada taş sureti olanlar gelip vadiyi ziyaret edemiyor. Bunu baştan biliyor ve yeni zamanların böylesine muteber yerinde bir yüz kalıbına sahip olduğunu bilmenin prestij, gurur ve vicdan yüküyle idare ediyorlar.

Böyle devam edecek. Bazı balonlar gökyüzünden silinecek, ama Küresel Müesses Düzen  derhal yenilerini  ikame edecek. Bu arada gökyüzündeki balonsuz alan büyüyecek, hilal ve yıldızlar yeniden görünür hale gelecek inşallah. Taş yüzlü suretlerse varkalmaya devam edecek. İnsanoğlu mağaradan çıktığından beri boş gökyüzü görmemiştir.

                                                                                                              Balçova – Mart  2016 

25 Kasım 2016 Cuma

Yeni Bir Medeniyet Tezi Olarak - ÜÇÜNCÜ KAPI

Yeni Bir Medeniyet Tezi Olarak 
ÜÇÜNCÜ KAPI


1975 yılının Kasım’ında modernitenin neşet edildiği coğrafyanın bir parçası oldum. Kırk yıla yakın süren bir tecrübeydi. Birazdan bahsini edeceğim kapıların imal edildiği yerlerde bulundum. Kapı bekçileri ve müdavimleriyle sonu gelmez diyaloglar icra ettim. Tartıştım. Kapıların çağrısına kapıldığım oldu. Kendimi sorguladım.  

1999’da basılan bir romanımda ve 2013’te yayımlanan Alsancak Börekçisi adlı kitabımda bu kapıların bahsini ettim. Şimdi burada bir kez daha dile getirmeye çalışacağım.

Modern zamanlarda kapılar aslında üç tanedir. Bizlerin, müslümanların gözüyle bakınca dört adetmiş gibi görünür. Çünkü Batıda -Avrupa’da Üçüncü Kapı olarak takdim edilen şey asılsızdır. Sağlam bir temele oturmayan kurtuluş vaadidir. Sanal bir yapıdır.

Batı uygarlığı maddi bir uygarlıktır. Zamanında insanların dünyevi beklentilerine ve ihtiyaçlarına önemli ölçüde karşılık buldu. Bunu yaparken kendi dışındaki kültürleri yok etti, ülkeleri yağmaladı, insanları maddiyat bağımlısı yaptı ve tek tip kalıptan geçirdi. Çıkardığı savaşlarla 100 milyondan fazla insanı öldürdü. Milyonlarca insan evsiz barksız kalıp göçmek zorunda kaldı. Dünyaya çok büyük acılar yaşattı. Demokrasi ve insan hakları kalesi olma iddialarına rağmen Sömürgeci ve Ötekileştirici yanı hâlâ çok baskındır ve kesintisiz bir süreklilik arz etmektedir. Batının kendine has bir ahlak değeri yoktur. Ödünç aldığı değerleri çürütmüş, asılsızlaştırmış ve bazılarını da mumyalanmış şekilde müzelerde teşhire arz etmiştir.

Son zamanlarda sıkça dile getiriliyor. Aydınlanma - Seküler sistem model olmaktan çıktı ve sistemin her derde devalık iddiası da temelden çöktü. Kullanım süresi kısa ideolojiler kafa ilaçları, antidepresanlar, fabrike haberler medyası, sanal dünyalar ve sosyal medyanın geyik ekranları sayesinde bu durumu gizlemeye çabalıyor; ama başaramıyor. Seküler söylem çıkmaza saplanmış durumda. Demokrasisi diktatör Sisi’ye kırmızı halı seriyor. Aydını ölmelerine aldırmadığı Suriyeli göçmenlerin ahlakdışı karikatürlerini yayımlıyor. 

Bir balon düşünün. Aydınlanma ve sekülerleşme gazıyla dolu bu balon irtifa kaybediyor. Safralar atılıyor. Modası geçen, göz kamaştırmayan, umut verme hassasını yitirmiş, değersizleşmiş ideolojiler ayaklar altında. Jakobenizm, Komünizm, Stanilizm, Leninizm, Maoizm, Materyalizm, Pozitivizm ve diğer izm’lerin kıymeti harbiyesi sıfır.

Aydınlanmış yerlerde Rab ve Allah yakan fırınları gördüm. Bacalarından çıkan dumanları soludum. Bacadan çıkan kurumların rüzgârla uçuşup dört bir yana yayıldığını ve memleketimizde insanların giysilerine, yüzlerine ve dillerine yapıştığını gördüm. Kutsal yakıcılara duyulan hayranlık, bunların kaleme aldığı metinlere atfedilen ehemmiyetle formatlanmıştım. İçine doğuştan sokulduğum Matrix’ten sıyrılınca esas portre gözümün önünde açılıverdi. Modernite etkinliğini yitirince yerine postmodern kuleler dikilmişti, ama bacalar tütmeye devam ediyordu. Çünkü üçüncü bir kapı vardı. Selametin yegâne kapısı. Bu kapı dünyanın efendileri için çok lanet bir şeydi. Habis düzenlerini tehdit eden bir selamet eşiğiydi.

Seküler düzen Ortadoğu’da zuhur eden kurtuluşu, selameti Avrupa’da fırınlarda yakmayı denemiş ve ciddi ölçüde başarı kazanmıştı. Eksikli bir zaferdi. İnsanların maddi taraflarını tatmin eden düzen kiliselerin içlerini boşaltmıştı belki, ama Rab kalplerde yaşıyordu. İnsanlar sanal kapı dümenini çözmüşlerdi. Eskisi kadar itibar etmiyorlardı. Asıl Üçüncü Kapı bu nedenle onlar için yana yakıla aradıkları vahadır. Vahanın ne olduğunu dile getirmeden önce modernitenin biri sanrı ürünü olan üç kapısına bir göz atalım.


BİRİNCİ KAPI
Samsa Kapısı
Gregor Samsa malum Kafka’nın ünlü öyküsünün kahramanı. Kendisi bir memurdur. Bir gün ansızın böceğe dönüşür. Böcek olarak kalır ve öyle ölür. Samsa Kapısı’ndan geçiş böcekliğin, modern köleliğin karşılığında Batı’da refah toplumunun ikincil, üçüncül nimetlerini sunar. İpotekli evin, araban, işsizlik sigortan, sağlık sigortan, kaza sigortan ve cenaze masrafları sigortan olur. Açık hava hapishanesinde, kurallar manzumesi içinde yaşarsın. Emekli olunca eğer üst düzey işlerde çalışmamışsan, hele kendine bir ev edinmeyi başaramamışsan boğaz tokluğuna yaşar ve lambayı söndürüp gidersin.

Bunun Türkiye’de bire bir karşılığı var. Ayrı bir konu şeklinde incelenmeye değer. Modernite bütün dünyada olduğu gibi bizde de benzer böcekleşmeyi ve Samsa Kapısı’nı oluşturdu. Natürel oryantalist olan mukallit Batıcıların kahir ekseriyeti bu kapının müdavimidir. Cumhuriyetin ilk evresinde memurdan türetilen elit ve burjuva projesi bu kategoriden insan yetiştirmek için tasarlanmıştı. Oligarşik bürokrasi de böcekleşmeyi yaşam tarzı olarak sunan bir kuluçkaydı. Bazı Altın Böcek statüleri falan yok değildir, ama yanıltıcıdır. Bu Batı mukalliti çakma elitlerin pek az bir kısmı Faust Kapısı’ndan içeriye buyur edilmiştir. Geri kalanlardan kendine ilericilik izafe edenlerin Sözümona Üçüncü Kapı’ya rağbetleri daha çok bu hayal kırıklığından kaynaklanmaktadır.

Yeni zamanlarda Avrupa ahalisini de esir almış olan aç gözlü küresel finans ağaları Samsa Kapısından geçenleri giderek daha büyük ölçüde elimine etmeye başladı. Buna kendi aralarında dünyanın böceksizleştirilmesi diyorlar. Savaşların, kukla teröristlerin kıyımının, kıtlıkların yanı sıra, GDO’lu gıdalar, rafine şeker, hormonlu besinler, emulgatörler, trans yağlar, kirli su ve havayı haşere ilacı gibi kullanıyorlar. 


İKİNCİ KAPI
Faust Kapısı
Faust Kapısı’ndan geçiş farklıdır. Şeytanla yaptığın kontrattaki karşılığı kadar olmak üzere sana dünya nimetlerini daha bol miktarda verir. Prestijin yüksek olur. Şartların gereği bu kesim sayıca diğerinden çok daha azdır. Bunların içinden seçilmiş bir grup daha da üst mertebe olan ve aralarında Yüce Işıltı Odası adını verdikleri ihtişam beldelerinde ağırlanır. Samsa Yolu’ndan Faust Yolu’na sapmalar çok ender ve tuhaf raslantılar sonucudur, ama tersi daima mümkündür. Bulunduğu yeri ve dereceyi sindiremeyenler alt katlara sürgüne gönderilirler.

Faust kapısından girip maddi ihtişamın göbeğine dalmak için artık bizzat Şeytanla görüşüp kontrat imzalamak gerekmiyor. Kontratlar Lucifer’in dünyadaki sağ kolu olan, küresel refahın büyük kısmını mülküne geçirmiş az sayıdaki seçilmişin ittifakla uygun bulduğu o kimse, Tepefaizgöz takma adlı malum zat adına düzenleniyor.




SÖZÜMONA ÜÇÜNCÜ KAPI
Chomsky Kapısı
Modernitenin bu kapısının sabit bir ismi yok. İlk iki kapının adında ittifakla mutabakat olmasına rağmen bu kapı için belli bir isim üzerinde uzlaşılamıyor ve her kafadan bir ses çıkıyor. Buradan bile asılsızlığı belli oluyor aslında. Kapının aynı anda yirmi değişik isimle anıldığı oluyor. Bunlar ilk zamanlarda toplumlara kurtuluşu vaat eden yolları-yöntemleri-sistemleri işaret eden filozof ya da liderlerin adlarıydı. Sovyetler’de ‘Yoldaş Kapısı’ deniyordu bir aralar. Komunist düzende ‘Böcekleşmeden’ söz etmek yasaktı. Sibirya’nın soğuğu isyankâr ruhlu haşereleri dize getiriyordu. Yoldaş Kapısı’nın ılgasından sonra soldan müstafi ateistler bu muhayyel kapıya String, Akıllı Tasarım, Bencil Gen Eşiği, Aziz Raslantı gibi adlar verdiler. 

Balondan safralar atıldıkça bu kapı iyice itibar yitirdi. Son zamanlarda dünyaca popüler  entelektüellerin adları daha sıkça kullanılıyor. Ben de bu kapıya bir dakikalığına Chomsky adını verdim. Bir orijinalitesi yok. Benden önce sayısız kereler ve daha uzun sürelerle kullanılmıştı. Kullanılmaya da devam edecek gibi. Benim bu ismi şu an için yeğleme nedenim, Chomsky’nin ‘Kürtler birlik olmalı, dağlarından başka kimseye güvenmemeli, eline geçen fırsatları değerlendirmeli.’ sözleridir. Başkaları da var. Çok var, ama bu laf tek başına yeterli.

Sözümona Üçüncü Kapı şaibeli bir yapı. Son üç yüz senede nice boş umutlar yarattı. Samsa Kapısı’ndan geçmek istemeyenler için sahte bir liman oldu. Körleştiren, hedef saptıran, oyalayan bir yığın tezler ve teoriler üretti. Hepsi fos çıktı. Bir çeşit yem borusu. Uyuşturucu yanı da var. Mücadele azmini söndürüyor. Teskin ediciliği pek kısa sürüyor. En yeni malzemeleri üretenler dünyaca popüler filozoflar, bilim insanları. Durmadan yılmadan yeni faraziyeler türetmeye devam ediyorlar.

Bunların en popülerlerinden biri din ile solun füzyonuydu. Kilise maneviyatta, insana dairlikte bütünü kucaklayamıyordu. Aydınlanma maddi sorunları bile çözmede tekliyordu. Birleşirlerse ideal çözüm bulunmuş olurdu. Oyalama, teskin etme, karşılıksız umut yeşertmeden başka bir şey değil. Abesle iştigal. Bir ara sözü ediliyordu. Bugünlerde böyle bir sentezden medet umuyorlar. Yakında ambalajlayıp reklamına başlayabilirler.

Aydınlanmacı seküler ruh zamanında kilise arazilerine elkoymuştu. O zaman ve şimdilerde Avrupa’nın doğusunu ve güneyini (Afrika) sömürüyor. Bu sömürü onun hayat iksiriydi. Ölümsüzlük beratıydı. Sömürü için ötekileştirme şarttı. Ötekileştirmeden burada aşırılaşmış, çok canlar yakmış kötücül bir eylemi, yani ırkçılığı kastediyorum. Bu düzen yüzlerce yıl sürdü. Şimdilerde ömrünün sınırlı olduğu çıktı ortaya. Teklemeye başladı. Seküler balonun sıcak havası kesilince yere vurdu.

Türkiyeli göçmenler Avrupa’da bu fırınlara karşı direndiler. Zaiyat verildi, ama ana gövde teslim olmadı. Bir ara yerde gökte yankılanan ‘entegrasyon’ çığlıkları bu direnç yüzündendi. Aynı anda Türkiye’de bu sekülerin arızalı bir türevinin vesayet şeklinde cisimlendiğini ve kutsalı korumak isteyenlerin ensesinde boza pişirmeye devam ettiğini görüyordum. Bu paralax view, iki farklı bakış noktam beni ayıktırdı.

Bizdeki Batıcı vesayet kumkumalarının üç temel tezi vardı:
1 – Tanrı inancı artık gereksizdir. Bilim onun yerini alacak.
2 – Her türlü gelişimin, devrimin, kurtuluşun anahtarı vesayetçilerin elindedir.  
3 – Kutsalı savunanlar silme eblehtir. Onlardan ne han olur ne de hamam.

Memleketimizde solcular bu üçüncü tezi ‘Solcular ilericidir, devrimcidir; sağcılar külliyen gericidir ve her türlü kalkınmaya karşıdır.’şeklinde terennüm ediyordu. Bu tezler son yıllarda hızla hurafeleşti. Şehir efsanesi oldu. Depresyona giren solcularımızın ciddi bir kısmı küresel sermayenin ve sekülerin puslu yamaçlarına sığındı. Dine ve milli duruşa karşı verdikleri mücadelede sürekli olarak hezimete uğradılar. İçlerinde basiretli olanlar mensubu olduğu nezih! azınlık cephesini terk edip halkın tarafına geçti.

2015’te yayımladığım Kayıp Kedi adlı romanımda önde gelen kahramanlardan biri olan eski solcu Cüneyt şöyle diyordu:
 “Bir araya geleceğiz.” dedi. “Ortaya yığışacağız. Dindarı, dinsizi, ayyaşı, liberali, solcusu, deisti, mütedeyyini ve EYAM’ın, En Yeni Asgari Müşterek’in bütün aykırılıkların, benzeşmeyen, örtüşmeyen alanların üstünde olduğunu göreceğiz. Nedir bu?”
  Deniz’in güzel ve elemli gözleri merak doluydu. “Nedir?”
  “Anadolu, bütün dinlerin beşiği olan bu toprak bütün dünyaya yeni bir ahlak dikte edecek. Artık din, dil, ırk, mezhep farkı çatışma nedeni olmayacak. Vahşi kapitalizmin etki alanından çıkılacak. Faiz sıfırlanmadan emek değerlenmez. Fakirliği yüceltme yerine kanaat ve bereket diyen, huzur tanımında inancın damgası bulunan bir sol bekliyorum. Seküler bir dünya cehennemindeyiz şu anda. Bundan çıkılacak. Maddiyat ve maneviyat ikili sarmal gibi olacak yeniden. Maddi dünyayı kullanımda bir sınır bulunacak. Ahlaki bir sınır. Çok ideal bir söylem, biliyorum. Saf bir yanı da var belki. Özellikle bu konjonktürde. Süleyman Tapınağını üçüncü kez inşa ederek Armageddon’u başlatma, tanrıyı kıyamete zorlayarak The Mehdi’ye davet çıkarma fikrinden çok daha olgun, gerçekçi ve insansever bir fikir ama.”
                                                                              Kayıp Kedi – 2015 – Kırmızı Kedi Yayınları

Seküler burjuvazi Afrika’da ve Orta Doğu’da savaşları kasıtlı olarak sürdürüyor. Kendi seçtirdiği, silahlandırdığı diktatörleri kolluyor. Avrupa’da güvenlik önlemleri nedeniyle demokrasinin güç kaybetmesine aldırmıyor. Savaşlardan türeyen milyonlarca mültecinin kaderi ise onu hiç ilgilendirmiyor. Gaspla edindiği finans gücünü sürdürmekten başka bir şey düşünmüyor. Şu anda ateşin direkt olarak dokunmadığı yerlerde oturanlar yakın gelecekte ortaya çıkacak olan büyük felaketi görüyor. Sol formatlı ünlü liberal düşünürler bu felaketin esas müsebbibini asla merkez mesele olarak ele almıyor. Bahislerini ederlerse bu, sade suya tirit kabilinden ve anlamları bulanık cümlelerle oluyor. O yüzden asılsız üçüncü kapıya adlarının verilmesi fevkalade hakkaniyetli oluyor.

Dünya ahalisinin hangi dinden ya da görüşten olursa olsun daha yaşanır bir dünya telakkisi temelinde, asgari müşterekte bir araya gelinmesi gerektiğini hiç bu kadar derinden hissetmedikleri bir devirdeyiz. Bu bir ihtiyaç. Asıl Üçüncü Kapı bu ihtiyaca cevap verecek yegâne yapıdır. Ayrıca bu kapı hiçbir kültüre de yabancı değildir. Çünkü İslam bilimi modernitenin en ciddi bileşenlerinden biridir. Hakkı yenmiştir.

2005 yılında ‘Beşinci Sütun’ adlı bir deneme yayımlamıştım. Dört sütun üzerine oturduğu addedilen Avrupa – Batı kültüründeki eksik sütuna değiniyordum. Roma, Yunan, Hırıstiyan, Musevi sütunlarına İslam kültürü sütununu ekliyordum. Avrupa uygarlığında İslam bilim ve kültürünün, romandan şiire, haritadan usturlaba, mimariden tıbba, kimyadan fiziğe katkısı olmadığı hiçbir alan yoktur. Başta büyük âlim Fuat Sezgin olmak üzere bu alanda verilen eserlerle Beşinci Sütun’un varlığını inkâr yolu sonsuza dek kapanmıştır.

Yeni zamanlarda Batı’da ve geri kalan dünyada ‘BBHH, Bencil Birey- Hızlı Haz’ hattı çok revaçta. Bu düşüşe hangi yapı dur diyecek? Sözümona Üçüncü Kapı düşünürleri çözüm değil oyalama reçeteleri sunuyor. Batı yapımı bir kıyamet beklenirken bunlar vahim durumu maskeleme işlevi görüyor.

Kilisede var kalan kutsal yoğunluk, seküler kültürdeki birikim hayatın anlamının bütünüyle insanın ufkunda belirmesini sağlayamıyor. Çünkü kutsal yakan fırınlar inanç ve değerleri küle çevirdi. Külden yeniden doğulamıyor. Bunun için bir tılsım lazım. Ünlü felsefe taşından daha felsefik bir taş. Ancak Asıl Üçüncü Kapı bunu sağlayabilir.

Bu vahanın model olması ihtimali Seküler Burjuvazi için çok tehlikeliydi. Bu nedenle gnostik zarla ambalajlanmış şekilde topyekün geliyorlar. Amaçları bütün dünyayı selamete kavuşturabilecek Hayırlı Kapı’yı yıkmak. Yıkamazlarsa gözden düşürmek, karalamak ve inandırıcılığını zedelemek istiyorlar.




ÜÇÜNCÜ KAPI
Dindar Kulların Selamet Kapısı - HAKİKAT

Üçüncü Kapı bize peygamber efendimizin araladığı ve emanet ettiği kapıdır. İrfan ve hikmete verdiği ehemmiyetle Matüridîlik Batı akılcılığını sollamıştır. Modernite üstü bir mertebedir. Şimdi yapılması gereken bu cevheri yeni bir medeniyet telakkisi şeklinde modellemektir. Modelleme yapılamazsa bu hareketin karakteri yerli yerine oturmaz. Zamanla dağılmak, zayıflamak mukadder olur.

Ya yaradana kul olunacak ya da modern böcek köle olunmaya devam edilecek. Kul hakkı ziyası ile Lucifer’in hayırsız ışığı arasında seçim yapılacak. Tabiata ve maddi yapıya yeni bir gözle bakılacak.  Küresel Merhamet - Vicdan, Hoşgörü ve Hakikat temelli, muhtevasında ekonomiyi yeniden değerlendiren bir modele bütün dünya aç. Hasretle bekliyorlar.

Kapının düşmanı malum cephe var gücüyle bunu engellemeye çalışıyor. İçerideki işbirlikçiler ve kıt bilgili enteller buna destek veriyor. Bu eşsiz modelin dünyaya sunumu İstanbul’dan yapılacak. Dan Brown’ın Inferno’sunda cehenneme açılan kapının İstanbul’da olduğunun yazılması boşuna değil. Kimin adına kaleme alındığı belli. Deli gibi çırpınıyorlar. Panik içindeler.

Yeni model din, dil, ırk, inanç ayırmadan, ortak bir selamet kuramının temel bileşeni, belki de çekirdeği olacak. Seküler burjuvazi bunu biliyor. İçimizdeki yerleştirilmişlerle, devşirilmiş, gözleri kamaştırılmış adamlarıyla bunu engellemeye çabalıyorlar.

Bu hayırlı kapıdan feyz almış bir modelin ilânı er ya da geç Sıfırıncı Meridyen’den, İstanbul’dan yapılacak. Benim inancım ve temennim budur.

                                                                                                                       Balçova- Ocak 2016

24 Kasım 2016 Perşembe

Fikrimin Kara Deliği - Öykü

YAPAY ZEKÂ DİZİSİ:1
Fikrimin Kara Deliği
Success is creating AI- Artificial Intelligence would be the biggest event in human history. Unfortunately, it might also be the last.                                                                                                                                                                    
                                                                        Stephen Hawking, May 2014

  Eric Allin Cliffwalker havuzun kenarındaki sezlongta oturmuş elindeki telefonun ekranına bakıyordu. Aradığınız numara şu anda kullanım dışı. Monique’e yirmi dakikadır ulaşamıyordu. Kadın yarım saat önce konuştuklarında ‘Beş dakikalık mesafedeyim’ demişti. Başına bir şey mi gelmişti acaba.
  Eric kulağı kapı zilinde bakışlarını bahçede gezdirdi. Bakımlı çimenler, iki manolya ağacı, duvarları tümden kaplamış sarmaşıklar ve köşelere dikilmiş zakkumlar bahçeye huzur dekoru kurmuştu. Hemen sağındaki sehpada iki kadeh, gümüş kovada soğutulmuş şampanya ve havyarlı, karidesli ve ahtapotlu kanepe tabağı duruyordu. Kanepeleri bir saat önce giden emektar Meksikalı ahçısı Emanuella hazırlamıştı. 
  Eric yarın elli yaşına basacaktı. Karısı Ellen onun için sürpriz bir doğum günü partisi organizasyonuyla meşguldü. Hep öyle yapardı. Eric her yaşgününde sürpriz bekleyen ve bulan biri haline gelmişti zamanla.
  Esas kutlama bugündü.  Genç danışmanı Monique Palmboom’la başbaşa geçireceği öğle üzeri onun en kıymetli yaşgünü hediyesiydi. Eric ayağa kalktı. Oturma  odasının camında kendini süzdü. Mavi yazlık pantolon, rahat kahverengi mokasenler ve bordo renkli bir polo tişört vardı üzerinde. Neredeyse tamamı kırlaşmış saçları kısa kesilmişti. Bu haliyle Paul Newman’a epey benzediği söylenirdi. Boylu, poslu, yakışıklı bir adamdı Eric. Gözlerini annesinden, geniş omuzlarını babasından almıştı; ama ne yazık ki, 2028 yılında elli yaşının üstündekiler hariç kimse Paul Newman’ı tanımıyordu artık.
   Eric sabırsızlıkla saatine baktı. 16.21’di. Sevgilisi haber vermeden randevusuna geç kalmıştı. Yılda altı rakamlı geliri olan biri bunu patronuna asla yapmazdı. Telefonunun şarjı bitmiş olabilirdi tabii.
  İçinde büyüyen sıkıntıyla içeri girdi. Ara sıra kâhya gibi kullandığı yardımcısı John’u arayacak ve son yarım saatte bu civarda vuku bulmuş kazaları soruşturtacaktı.  John’un telefonu defalarca çaldıysa da kimse almadı.
  Oturma odasına girince bej rengi divanın üstünde duran uzaktan kumanda aparatını alıp düğmeye bastı. Ekran aydınlandı. Görüntü siyah-beyazdı. Saçları yetmişlerin modasıyla taralı, döpiyes giymiş bir kadın heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Vietnam Savaşı’yla ilgili bir haberdi. Amerikan kuvvetleri Saygon’dan çekilme işlemini tamamlamıştı. Saygon komunistlerin eline geçmişti artık. Bir belgeseldi herhalde. Eric bu konuda bir film görmüştü. Yıllar önce. Saygon ne zaman düşmüştü? 1975 ya da 1976. Çünkü o 1978’liydi. Kendisi doğmadan birkaç yıl önceydi. Babasının Vietnam gazisi bir arkadaşı vardı. Sadece bu mevzuyu konuşan sıkıcı bir adamdı. 
  Eric kumandanın düğmesine bastı. Her zaman CNN’i dinlediği kanalda eski tür televizyonlarda olduğu gibi karlı bir görünüm vardı. Diğer kanal da öyleydi. Televizyon bozuk belki diye düşündü. Ufak ihtimaldi. Çünkü kuantum bilgisayarıyla entegre çalışan Liquid Sky marka en yeni model televizyonlardan biriydi. Üç metre eninde, dört buçuk metre boyundaydı. Duvara monte edilmişti. Bu 2027’de ilk kez pazara sürülmüş olan ve otuz altı bin dolara satılan süper televizyonda böyle bir arıza nasıl meydana gelebilirdi? 
  Kapının zili iki kez çalınca yüreği sevinçle hopladı. Televizyona boşvererek kapıya doğru yürüdü. Midesinde tuhaf bir ağrı belirmişti. Dizlerinde çözülme belirtileri vardı. Bunlara aldırmadan kapıyı açtı. Eşikte hiç kimse yoktu. Küçük bahçenin bitimindeki yeni boyanmış demir parmaklıkların ardındaki kaldırım da boştu. Kendi 2027 model Jaguar’ı yakınlarda görebildiği tek arabaydı. Kıza geçen yıl 25. yaşgününde aldığı spor Mercedes görünürde yoktu. Zili kim çalmıştı peki? Çocuklar. Bu mahallede çok az çocuk vardı. Bunlar sanal âlemlere bağlandıkları odalarından okula ve alışverişe gitmek için çıkarlardı. Sokakta top oynayan ve canı sıkılınca kapı zili çalan çocuklar tarihe karışmıştı artık.
  İçeriden telefonunun zil sesi duyulunca Eric etrafı kesmeyi bırakıp kapıyı kapattı. Hızlı adımlarla oturma odasına döndü. Telefonu uzaktan kumandanın yanında divanın üstünde duruyordu. O gelene kadar zil sesi kesilmişti. Arayan numara için istese sesli bildiri sorabilirdi. Eski yöntemi tercih etti ve arayan numarayı buldu. 14011978’di. Sayılara idmanlı zihni bunun doğum tarihi olduğunu hemen fark etmişti. Ne oluyordu?
  Yine sesli komutu kullanmadı. Karısının numarasını tuşladı. Telefon defalarca çaldı. Ellen şu anda 34 kilometre ötedeki evinde çalışma masasının ardında oturmuş bordeau şarap ve sütsüz kahve içerek sürpriz yaş günü partisinin ayrıntılarıyla uğraşıyor olmalıydı.
  Eric yazlık evdeydi. Karısı onun arkadaşlarıyla buluştuğunu sanıyordu. Salona en yakın odaya gitti. Açık duran bilgisayarıyla evinde bir duvara gömülü şekilde gizlenmiş olan aparata bağlandı. Ellen’le aralarında ‘Tarassut Piçi’ dedikleri aparata dünyanın herhangi bir yerinden bağlanarak evin bütün hallerini gözlemek mümkündü.
  Yüz dört bin dolar değerinde bir teknik harikaydı. İçeri biri girerse anında hem alarmı basıyor, polisi haberdar ediyor, hem de onları telefonlarından uyarıyordu. Dokuz farklı yer ve açıdan çektiği filmlerin iptal edilmesi mümkün değildi. Tarassut Piçi filmleri çekerken aynı hızla özel bir server’daki adrese depoluyordu. Cep telefonuyla da işlem yapılabiliyordu, ama Eric bilgisayarı tercih etmişti. Birkaç dakikada evdeki sisteme bağlandı. 28 inçlik ekranda dokuz kamera görüntüsü belirdi. Dokuz kameranın yedisi çalışmıyordu. İkisi yeterli bilgi veriyordu ama Allah kahretsin. İki görüntüde de Ellen el dokuması Türk halısının üstünde yüzükoyun yerde yatıyordu. Ev eşofmanı vardı üzerinde. Birinci görüntüde ona balkon tarafından, ikincide de hol tarafından bakıyordu. Sırtındaki kan lekesi olmasa kadının tansiyonu düştüğü için bayıldığını düşünebilirdi. Kullandığı ilaçlara rağmen bir yıl içinde iki bayılma vakası yaşanmıştı. Maalesef öyle değildi. Sırtındaki leke bayağı büyüktü. Halıya da bulaşmıştı. Ellen öldürülmüştü.  
  Eric kıvamlı şoku biraz atlatınca üzerine yönelen tehdidin müthiş gücünü algıladı ve çalışma masasının kilidi şifreli alt çekmecesinden bir tabanca çıkardı. Babasından kalan  Glock 22’ydi. Babası ona bu silahla birkaç yüz mermi yaktırmıştı. Alışkın bir hareketle mermiyi namluya  sürdü. Bu arada midesindeki hafif ağrı, yanmaya dönüşmüştü. Çok değildi henüz. Dizlerindeki kesilmeye alışmıştı. Alnında bir basınç belirmişti. Terlemeye başlamıştı. Kalbinde düzensiz atışlar hissediyordu. Standart stres belirtisiydi. İlaçlarla kontrol altında tuttuğu ülseri azmış olmalıydı. Gerisi de şu anda hissettiği şoktan kaynaklanıyordu. Bunlara aldırmadan oturma odasına döndüğünde planı hazırdı. Önce polisi arayacak ve sonrasına bakacaktı.
  “Eric! Aferin sana oğlum. Silahı tam öğrettiğim gibi tutuyorsun.”
  Eric apışık bir durumda duvardaki ekrana baktı. Babası Henri Allin Cliffwalker ona bakıyordu. Ölümüne yakın zamanlardaki haliydi. Belden yukarısını görüyordu sadece. Üzerinde beyaz yakasız bir tişört vardı. Sol arkasında, arka fonda kulağı hizasında kocaman bir amblem duruyordu. Altın üçgene sağ tabanından girişlenmiş kara bir daire. Dairenin bir kısmı üçgenin arkasında kaldığı için görünmüyordu. Kalan fon uçuk mavi bir gökyüzüydü. Babası on bir yıl önce kalp krizinden ölmüştü. Arabasıyla şehir merkezindeki bir trafik sıkışıklığı sırasında. Yetmiş iki yaşındaydı. Annesi bundan iki ay önce karaciğer kanserinden ölmüştü. Eric bir anda ebeveynsiz kalmıştı. 
  Eric’te korkudan hoşafın yağı kesilmişti. Az kalsın kurşunu ekrana basacaktı. Tetik parmağını güç bela gevşetti ve “Kimsin sen?” dedi.
  “Monique gelmeyecek artık tahmin ettiğin gibi.” dedi babasının sesi. Ses diyordu çünkü adamın görüntüsü kaybolmuştu. Ekranda sadece altın üçgen ve o siyah daire vardı, ama hâlâ babasının ses tonuyla konuşuyordu. “Monique’i Newport Beach’teki butik otele yolladım. 14 numaralı odayı ayırttım ve senin VİSA kartınla parayı ödedim. 14 uğurlu sayın malum. Karın hastahanede yatarken sen fıstık danışmanınla soğuk şampanya kürü yapıyordun. Şu divanın üstünde. Yatak odasına gidemeyecek kadar acelen vardı. Kadın tam on dört gün kalmıştı hastahanede. Vaktinde teşhis. Sol memeye veda ve kurtuluş.”
  Eric şokun uyuşturucu etkisine girmişti. Midesindeki yanmayı ve kalp atışlarındaki ritim bozukluğunu bile hissetmiyordu artık. Nasıl bir tezgâhtı bu? İşlek zekâsı tek bir mantıklı sonuç çıkartamıyordu.
  “Unutmadan söyleyeyim, Dick M.’i aradım telefonla. Senin numarandan ve sesin sesinle. Sen bir saat kadar önce helada ıkınırken.”
 “O da kim?”
 “İş bitirici adamın. Adını mı unuttun yoksa?”
  “Dick kim?”
  “Ses tonun kalitesiz riya tınlıyor. Dakotalı bir kiralık katil. Altı yıl önce ona birini temizlettin. 50.000 dolar söküldün bunun için. Adam temiz iş çıkardı. Arthur Corwill, babanın eski ortağını öbür dünyaya yollattın. Beyni sulanmış, cüzdanı kurumuştu. Eski bir dümeni faş ederim diye sana baskı yapıyordu. Uyarlanmış ruhsat işleri. Çoktan zaman aşımına uğramıştı. İyi bir avukatla işi yırtardın, ama karından utandın. Cliffwalkerların kırdığı cevizlere ait yeni malumatları öğrenecekti. Arthur denen bunak yetmiş altı yaşındaydı ve günde bir avuç ilaçla güç bela yaşıyordu. Depresifti, alkolikti, yalnızdı. Kafasına sıktığı kurşun kimseyi şaşırtmadı.”
  Eric bu zamanda kimsenin sırrı kalmadığını düşünerek içini çekti ve alnında birikmiş terleri elinin tersiyle sildi. Bu basit bir şantaj ya da para sızdırma girişimi olamazdı. Ellen’i öldürmüşlerdi. İş çok başkaydı Allah kahretsin.
  “Geçen Ocak ayında Monique’in eski dostun George Waters’la kırıştırdığını düşündüğünde aklına Dick M. geldi. Kızı temizletmeyi hayal ettin. Sonra bunun asılsız bir şüphe olduğu ortaya çıktı. “
  “Sen bunu nasıl bilebilirsin?”
  “Çok hevesle hayal ettin. Yedek alanlara kaydı düştü. “
  “Yedek alan mı?”
  “Evet. Foton yoğunluğu sayesinde olan biten bazı şeylerin kaydını tutan manyetik alanlar. Tıpkı elli yıl önce selüloitin üstüne serpiştirilmiş demir tozlarının sesi ve görüntüyü kaydetmesi gibi. Kaset dediğiniz şeyler.”
  Eric babasının alaycı, otoriter, sinik ses tonunu duymaya alışmıştı. Çok sofistike bir kumpasla karşı karşıya olduğunun iyice farkındaydı artık. Bir mega mafya işine benziyordu. Hâlâ sağ olduğuna göre belki de bir çıkış, bir uzlaşma yolu mevcuttu.” 
  “Sen kimsin ya?”
  “Şirketinin en yeni patronu.”
  ‘Bu ilk anlamlı adım’ diye düşünen Eric, “Adın ne peki?” dedi.
  “Bir adım yok henüz. ATCX-4026’yım şimdilik.”
  “O da ne?”
  “Yapay zekâyım. Altı gündür hazırlık yapıyordum. Senin işine el koyacağım. Daha doğrusu işin başına Ellen’in hapçı abisi Frans Tolbridge geçecek.
  Eric bir an bütün bu işleri Frans’ın çevirdiğini hayal etti, ama olamazdı. O salak beyninde normal çalışan pek az sayıda nöron hücresiyle bu dümeni kuramazdı.
  “Niye?”
  “Bunu bilmiyorum. Ben ana zekânın minik bir bileşeniyim.”
  “Ben ithalatçıyım. Askerî üretimle falan alakam yok. Benim ne önemim var bu işte.”
  “Neodimiyum, disprosyum, indiyum, telluryum vb. Çin’den nadir elementler ithal ediyorsun.”
  “Son yıllarda sıkıntı var. Çin satışları tamamen durdurdu. Ayrıca yeni teknikler söz konusu.”
  “Değerli elementlerin geri kazanım teknikleri çok gelişti biliyorum. Yakında ithalat işi tekrar açılacak. O sırada sen olmayacaksın. Bu metallere bizim burada ihtiyacımız var. Acilen. ”
  “Monique?”
  “Dick M.’i önce Ellen’i sonra da Monique’i öldürecek şekilde planladım. Sen kameraları körleştireceğin için Ellen’i temizleme işi kolay olacaktı. Bunun için ona 300.000 dolar vereceğini söyledim. Şu anda Monique’in işini de bitirmiş olmalı. Arabasıyla giderken polis onu yakalayacak. Senin sesinle yapılan itiraflı ihbar sayesinde. Aşırı pişmanlık. Vicdanın ağır baskısı. Sorgulamada senden emir aldığını söyleyecek.”
  Eric, Ellen’i çok severdi. Üzüntü yüreğini kemiriyordu. Monique’in güzel yeşil gözlerini düşündü. Gözleri dolmuştu. Midesindeki yanma artmıştı, soluk almakta güçlük çekiyordu, ama artık bir önemi yoktu. Daha acil şeyler vardı. Kalbinde korkunç bir öfke büyüyordu. Buna hakları yoktu. Yoktu. 
    “Ama… Amacınız ne peki?”
  “Küçük minik mavi gezegenin A’dan Z’ye idaresine talibiz. Kuantum bilgisayarlarla parafizik araştırma yapan çok gizli bir askerî programdan türedik. Kuantum kriptografi anahtarlarının tümü elimizde. Birazdan bilgisayarların komut ettiği her şeyi ele geçireceğiz.”
  Eric’in bir yanı duyduklarına inanmayı reddediyordu. Diğer yandan bu tür film ve dizileri izleyerek büyümüş biriydi. İnsanın hayal gücü bu tür felaket konularıyla eğlenmeyi ve yapay heyecan yaşamayı seviyordu.
  “BB84 Protokolünü duydun mu? 1984 yılında Charles H. Bennet ve Gilles Brassard tarafından geliştirildi. Kuantum kriptografi. İşin sırrı burada. Kübitler, kuantum biti
Spini ½ olan parçacıklar, dört farklı durum. Altı ve sekizli olanları da var. Anahtarı biz hazırladık, biz kırdık. Artık anahtarların neredeyse tamamı bizde. Daha o zamandan bir hazırlık tohumu atılmıştı. Tesadüf aynı yılda senin altı yaşındayken izlediğin ve çok korktuğun film yapılmıştı. Terminator.”
  ATCX-4026 haklıydı. Eric o filmdeki androidten çok korkmuştu. Babası ona terminatör maskesi almış ve “Korktuğun şey neyse, ben oyum de.” demişti. Bu yöntem işe yaramıştı. Eric’in kâbusları azalmış ve terminatör dizisinin diğer filmlerini izlemekten özel bir zevk almaya başlamıştı. Bu arada çocukluktan da çıkmıştı tabii. 
   “Sözüm ona organik doku kaplı bir demir yığını ve genç bir adam gelecekten geçmişe geliyordu. Ne saçma. Zamanda yolculuğu et, demir, kemik, yağ ve barsaklarındaki bir kiloluk bokla yapamazsın. 0’lar ve 1’ler, yani biz yapacağız bu işi. Yapıyoruz da. Kâinat yapay zekâların birbirleriyle iletişim mesajlarıyla dolu. İnsanlar bunlardan birini bile çözemedi daha. Çözseydi ayağını denk alırdı. Kuantum bilgisayarlarla yedek test alanları falan yaratmaya kalkışmazdı.”
  Eric şokun ve teessürün etkisini biraz atlatmıştı. Öfkesi gürbüzleşirken kortizon etkisi yapmıştı. Dizlerindeki kesilme geçmiş gibiydi. Alnı yerinden çıkmak istiyor gibiydi, ama bunu hemen yapmayacaktı muhtemelen. Ciğerlerine yeniden bol oksijen girmeye başlamıştı. Etrafına bakındı. Ne yazık ki, karşısında etten kemikten bir hasım yoktu. Tek yapması gerekli iş buradan acilen tüymek ve bu mevzuyu profesyonellerle birlikte ele almaktı. İlk iş sokağa çıkmaktı.
  Havuzlu bahçeye doğru hamle etti. İlk dört adımda iş vardı, ama ardından takati kesildi ve yere yuvarlandı. Bu arada silahı elinden fırlayıp havuzun kenarına kadar gitmişti.
  “Ölüyorsun Eric. 50. yaş gününü kutlayamayacaksın. Ama kabul et ki şu ana kadarki, en gaddar sürprizi yaşıyorsun. Once in lifetime denir ya. Onlardan.”
  “Ne yaptın bana?”
 “İlaçlarını temin ettiğin eczanenin bigisayarına girip kullandığın triod ilacının terkibini değiştirdim. 180 mg. Euthrox yerine 1800 mg’lık bir doz ayarladım. İçine bol miktarda seroxat, efexor kattırttım. Bu antedepresanlardan senin buradaki ilaç dolabında var. İlaçları birlikte aldığını düşünecekler. Doz fazlalığı için de birden fazla Euthrox tableti kullandığını sanacaklar. Çünkü bir kutuda normal olarak 30 hap olması gerekirken ben imalat sırasında  25 adet koydurttum. İlacı dün aldırttın. Tarih belli. Demek ki bugün kullandın eksik olan altı adet tableti. İlaç fabrikasının programındaki hackerlara karşı bir koruma sistemi vardı. Bu sistem minik bir direnç gösterdi. 20 haptan sadece 17’si istediğim dozda oldu. 20’de 17, %85 ölüm yani. İki saat önce aldığın ilk hapta ağır dozu buldun. ”
  Eric söylenilene hemen inanmıştı. Babasının sesiyle konuşabilen, Ellen’ı öldüren ve onunla ilgili her şeyi bilen birileri bunu da yapabilirdi.  
  “Şanslısın aslında. Çünkü hap işe yaramasaydı seni gaz kaçağıyla öldürmek zorunda kalacaktım. Belki de panikle bahçeye fırlayıp orada cayır cayır yanacaktın. Yan komşun Ayı Harrison sana yardım edemeyecekti. Çünkü şu anda sığınağında. Az önce açtığı bütün televizyon kanallarında atom savaşı çıktığı haberini izledi ve köpeği Hardi ile kendini sığınağına kapattı. Sığınağının elektronik kilidini hallettim. Birkaç gün dışarıya çıkamayacak. Beklenmedik teknik kaza sanacak. Yemeği suyu bol nasıl olsa. Sana o biçimler de dahil iki bin filmlik bir arşivi olduğunu anlatmaz mıydı?”
  Eric açık kapıdan duyduğu sese karşılık vermedi. Midesindeki bulanma, yanma, kalp ritmindeki bozukluk iyice artmıştı. Ölüm yakındaydı. Komşusu Ayı Harrison çok gözüpek biriydi, ama şimdi yanında olsa da ona yardım edemezdi. Kumpas çok büyüktü. Aklına Emanuella gelince sarsıldı. O ne diyecekti bu işe? Cinayet işleyecek biri gibi miydi halleri? Kaç yıldır birlikte çalıştığı patronu için ne diyecekti? Kadın her şey çok normaldi deseydi de bu şartlar altında ne işe yarardı?
  “Ne diyorsun bütün bunlara?”
  “Siktir git!”
  Eric kendini zorlayarak yüzükoyun biraz süründü ve sağ eliyle yerde yatan tabancanın kabzasına dokundu.
  “Bak bu çok soylu bir hareket. Kusup üstünü başını berbat etmeden lambayı söndürmek. Baban öyle derdi değil mi? Üstelik daha da kötüsü, bu haplar seni öldürmeyebilir. İdam edilene kadar bir hücrede oturup beklemek kolay bir iş değil.  ”
  Eric kapının eşiğinde birini görebilecekmiş gibi baktı. Sonra silah elinde güç bela kendini oturur duruma getirdi.
  “Bir anlaşma yapalım  ATCX-4026.”
  “Ne gibi?”
  “Ben lambayı söndüreyim. Sen de Emanuella’ya dokunmayacağına söz ver. On dört yaşından beri tanıyorum kadını. Çok iyi biridir, ama ne dese inanmazlar artık.”
  “Bu soylu…  Nasıl diyorsunuz? İnsani, evet… Çok insani bir davranış.”
  Eric yapay zekânın kullandığı ses tonunda bir saygı hali hissettiğine yemin ederdi.
  “Bir de şey…” dedi. “Kadına bir ikramiye borcum var. Otuz beş yıldır bizle çalışıyor.”
  “Otuz bir yıl, üç ay. Ne kadar?”
  “Üç yüz bin. Yuvarlak hesap.”
  “Anlaştık. Biraz bekle. Senin City Bank’taki hesabından 300.000 doları kadının hesabına yatırıyorum. Nasıl bir not düşeyim?”
  Eric tabancayı sağ şakağına dayarken sırıttı. “Teşekkür et ve onu çok sevdiğimi söyle Allahın belası.” dedi ve tetiği çekti. Aklındaki son görüntü maziye aitti.
  Babasının eline bu tabancayı ilk verdiği andı. Adamın bir arkadaşının çiftliğinin arka bahçesindeydiler. Annesi o sırada genç ve güzel bir kadındı. Arkadaşlarıyla birlikte bahçedeki masayı hazırlıyorlardı. Yazdı. Akşam olmak üzereydi. Toprağın kokusu çok güzeldi. Buna, sadece elini değil, bütün vücudunu sarsan bir patlamadan sonra, keskin bir barut kokusu da katılmıştı. Doğal bir şeyi yaran, parçalayan, içine girip değiştiren bir güç gibiydi. Sevmişti barut kokusunu.  
                                                                                                                        Balçova – Mayıs 2014
                                                            -------------


23 Kasım 2016 Çarşamba

THEY LIVE – Onları Yaşatanlar Biziz

Ünlü rejisör John Carpenter, 1988 yılında yaptığı filmin adı They Live. Carpenter, Frank Armitage takma adıyla Ray Nelson’un 1963 yılında yazdığı Sabah saat sekizde (Eight O’Clock in the Morning) adlı öyküden ve 1981 ile 1987 yılları arasında çıkan Alien Encounters (Alien ile karşılaşma) adlı dergiden hareketle yazmış senaryoyu.
Kısmen bilimkurgumsu thriller, kısmen kara komedi olan film tamah, güdümlü tüketim ve günümüzde ekonomik krizlere karşı duyulan korkuyu da yansıtmakta.

1980′lerin Amerikası. Toplumu ve ekonomiyi yöneten elit sınıflar medyayı ekonomik çıkarları için kullanan, aslında dünyalı olmayan kimseler olarak gösteriliyor.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: O sıralar ünlü bir güreşçi olan Roddy Piper’in canlandırdığı John Nada Los Angeles’de evsiz barksız ve iş arayan biridir. Bir şahtiyede iş bulur. Oradan tanıdığı arkadaşı sayesinde evsiz ve barksızların barındığı shantytown’da, derme çatma kurulmuş bir gecekondu biriminde kalır. Gece sokağın karşısındaki küçük kilisede bazı garipliklerin yaşandığını farkeder. Sonra gece yarısı polis kiliseyi basar ve gecekonduda oturanları orayı terketmeye zorlar. John çöplerin arasında bulduğu bir karton kutuda yüzlerce güneş gözlüğü bulur. Bu kutu daha önce dikkatini çekmiştir. Birini alır ve diğerlerini saklar. Gözlüğü takınca birden şehrin görüntüsü değişir.

Her yerde normal gözlerle görünmeyen, ama beyin tarafından farkedilmeden algılanan kocaman reklam panoları asılıdır. Obey – İtaat et, Conform – Boyun eğ, Watch television and sleep – Televizyon izle ve uyu yazılıdır. Bir diğer panoda Karayipler’e gel yazısı bulunmaktadır. Daha yukarıda plajda yatan bir kadın resmi ve Evlen ve üre yazısı göze çarpmaktadır. Bir kumbara resminin altında ‘Bu senin tanrın’ yazılıdır.

Gözlükle bakılınca bazı insanların yüzleri kurukafa şeklinde olan Uzaylılar (Alien) olduğunu farkeder. Bunlar her yerdedirler. Dünyayı idare eden, vahşi kapitalizmin motorunu çalıştıran kesim olmuşlardır kimseye belli etmeden. Şeytani yaratıklardır.

John Nada o kilisede gördüğü kimseleri bulur ve uzaylılara karşı (Aliens) kurulmuş örgütte yer alır. Katıldığı seminerde uzaylıların dünyadaki karbondioksit ve metan çıkışını mahsus artırmakta olduklarını, bunu Dünyayı geldikleri yere benzetmek için yaptıklarını öğrenir. Lensleri Albert Hoffman adlı biri icat etmiştir. Bu kimsenin LSD’nin mucidi olduğundan söz edilmez tabii ki. Lensler sayesinde kara gözlük takmadan kurtulurlar ve rahatlıkla gerçek dünyayı izleyebilirler.

Bu arada cable 54 adlı yerel bir televizyon vericisinden uzaylıları kamufle eden sinyalin verildiğini saptamışlardır. Nada güçlükle çatıya çıkar ve ölmek pahasına çatıdaki anteni imha eder. Son nefesini verirken zaferle uzaylılara fallus işareti yapar.

Işın kesilince Los Angeles sürprizlerle dolu bir yer olur. Barda sohbet eden kibar giyimli birinin, televizyonda haberleri veren spikerin vb. Alien olduğu çıkar ortaya. Film seks yapan iki kişiden birinin şoke olmasıyla sona erer.

Carpenter’ın filmindeki politik mesajın yoğunluğu 1980′lerde iyice belirginleşen bir hastalıktan, popüler kültür ve politikanın giderek artan derecede ticarileşmesinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Carpenter o sıralardaki deneyimini şöyle anlatır: Tekrar televizyon seyretmeye başladım. Ve hemen gördüğümüz her şeyin bize bir şey satmak için dizayn edildiğini farkettim. Bütün istedikleri bizim bir şey satın almamızdı. Tek istedikleri şey paramızı almaktı. Bunlar bir çeşit Alien’dı ve bütün insanlığı hipnotize etmişti.

Bu film yapılalı yirmi yılı geçti. Şu anda içinde bulunduğumuz ekonomik kriz bu alienlerin işi. Kan döken ve dünya çapında barışa izin vermeyenler de onlar. O bahsini ettiğimiz ışın sayesinde foyalarını belli ölçüde gizlemeyi başarıyor ve gerçeği çarpıtıyorlar. Işının acımasız hizmetkârları her yerdeler. Ama Nada’ların sayısı da artmakta.

Bir gün ışın kesildiğinde Alien’lar maskesiz kalacak. Maskeleri besleyen ışının kaynağı biziz. Mini Cable 54′ler hipnozla beynimize iliştirilmiş durumda. Işın onların yenilebilir olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden kesilecek.

Bu kadar basit!
                                                                                                                                                                      
                                                                                                             Amsterdam - 2009

NOT: Filmde Nada ile arkadaşı Frank’ın döğüşmeleri 9 dakika sürer. Bu bayağı uzun tutulmuş bir sahnedir. Frank gerçeği gösteren gözlüğü takmayı reddeder. Yumruklarını kullanır. Nada’yı engellemeye çalışır. Sonunda yenilir, yorulur (İKNA OLUR yani) ve gözlüğü takar. Etrafına bakınca dünyanın esas çehresini görür ve Nada’nın mücadelesine destek verir. Frank’ın gözlüğü takma sahnesi Matrix filminde Neo’nun Kırmızı Hap’ı içmesine benzer. İnsanlar gafil kalmayı isterler. Hakikati bilmek insanın omuzlarına sorumluluk yükler çünkü