Şeytan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şeytan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2018 Cuma

KELİMELERİN İBLİSİ






Kelimelerin İblisi


Ve o zaman meleklere “Adem’e secde edin.” dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibirine yediremedi, inkârcılardan oldu.
                                                                                                                                     Bakara Suresi 34

Tutalım hasetten Adem’e secde etmedim; o haset de aşktan peydahlanır, çıfıtlıktan değil.
                                                                                            İblis’in sözleri - Mesnevi – 2. cilt                                                                                                                           


                   Belki de İblis iyiliğin potasıdır.
                                                                                                                                    William Peter Blatty – Şeytan

Hakimler, modern zamanların papazları.
Ben belki de son hümanistim. 20.Yüzyıl tümüyle benim eserim.
                                                                                              Andrew Neiderman-  İblis’in sözleri – Şeytanın Avukatı 


Tanrının içimize üflediği nefes gözeneklerimizden dışarı sızıyor. İnsanlık yeniden çamura mı dönüşüyor?   
                                                                                                                            Sadık Yemni - Nazarzede Kliniği

Yüce yaratıcı Adem’e isimlerin hepsini öğretir. Adem bunları sayınca melekler çok etkilenir. Biri hariç Adem’in nezdinde Allaha secde ederler. Sadece İblis bunu yapmayı reddeder ve o andan bu yazının yazılmasına kadar geçen sürede bildiğiniz şeyleri yapar. İnsanların dünyada ve ahirette cehennemde yaşaması için elinden geleni yapar. Yapmaya da devam edecek.

Şeytanilik ve Rahmanilik gece ve gündüz gibi doğal, sıradan ve sürekli olarak mevcut iki zıt kuvvettir. Yazılan her şeyin ana kaynağıdır. Mesnevi’nin ikinci cildinde Mevlana Muaviye ve İblis başlıklı bir konu işler. Eşsiz bir metindir. Amerikalı yazar William Peter Blatty 1971yılında The Exorcist – Şeytan adlı bir roman yayımladı. Bu roman 1973’te filme çekildi ve dünya çapında kült bir film oldu. Devam filmleri çekildi. Dizisi yapıldı ve hâlâ bir yerlerde bahsi geçmektedir. Andrew Neiderman ‘ın ünlü romanı Devils Advocate - Şeytanın Avukatı’da 1997 yılında filme çekildi ve yine dünya çapında çok ün kazandı. Bu dört kitap ve iki film üzerinden edebiyat eserlerinde İblis’in insanları baştan çıkarma misyonunun nasıl verildiğine kısaca değineceğim.


Muaviye ve İblis
Mesel rivayet şeklinde anlatılır. Muaviye bin Ebu Süfyan köşkünde bir yerde yatıp uyumuştur. Halkın doluşmasından yorulduğu için köşkün kapısı kilitlidir. Bir adam onu uyandırır. Muaviye gözünü açınca adam gizlenir. Muaviye kapısında nöbetçilerin beklediği   köşke girilmesinin imkânsız olduğunu bildiği için hem bu küstahlığa öfkelenir hem de merak eder. Aramaya başlar. Bir perdenin arkasına sinmiş ve yüzünü saklamış bir adam görür.

  “Hey dedi, kimsin sen, adın ne?”
  “Açıkça söyleyeyim. Adım, kötü İblis.”
  “Neden bu işe sarıldın, ne diye uyandırdın beni? Ters söyleme, doğru söyle.
  “Namaz vakti geldi. Tez mescide koşmak gerek. Mustafa mana incisini deldi de, vaktini geçirmeden tez olun da ibadetinizi yapın dedi.”
  “Hayır, hayır, maksadın bu değil. Bana hayra kılavuz olmak istemezsin sen. Hırsız, gizlice evime giriyor da bekçilik ediyorum diyor bana. Nasıl inanayım o hırsıza? Hırsız ne bilir sevabı?”

İblis’in cevabı tek kelimeyle müthiştir ve bu topraklara haslık ışır. Üzerine bin sayfa yorum yazılsa az gelebilir.

  “Önceden melektik; kulluk yoluna candan koyulmuştuk. Yol alanlara mahremdik, yurdu arş olanlarla solukdaştık. İlk sanat, nasıl olur da gönülden çıkar; ilk sevgi nasıl çıkar gönülden? Yolculukta Rûm ülkesinden birini, yahut Hutenliyi görmekle gönülden gönülden nasıl olur da vatan sevgisi çıkar gider? Biz de bu şarabın şarhoşlarındandık.; biz de onun eşiğine aşık olanlardandık. Göbeğimizi, onun sevgisiyle kesmişlerdi, canımıza onun aşkını ekmişlerdi. Zamanede iyi günler görmüşüz; baharın rahmet sularını içmisiz. Bizi de onun lütuf eli ekmedi mi; bizi de yokluktan getiren, yoktan var eden O değil mi? Hey gidi hey. O’ndan nice lütuflar görmüşüz, râzılık gül bahçesinde nice gezmiş tozmuşuz. Başımıza rahmet elini koyardı; bizden lütuf kaynakları akıtırdı. Süt emerdim çocukken beşiğimi kim salladı benim? O. Onun sütünden başka kimin sütünü emdim? O’nun iş başarmasından başka kim besledi, yetiştirdi beni? Bedene sütle yerleşen huy, insandan nasıl çıkartılabilir? Kerem denizi, bir kerecik paylasa bile, kerem kapıları kapanır mı hiç? Asıl geçer akçeyi verdi; lütuftur, bağıştır bu; kahır, o akçenin üzerindeki toza pasa benzer.
…….
Tutalım hasetten Adem’e secde etmedim; o haset de aşktan peydahlanır, çıfıtlıktan değil.
Gerçekte her haset dostluktan belirir; sevgiliyle yabancı düşer kalkarsa haset baş gösterir.
Aksırana çok yaşa demek nasıl şartsa, kıskançlıkta sevginin şartıdır. O’nun tavlasında bundan başka bir oyun yoktu; bana oyna dedi; o oyundan fazla, o oyundan başka bir oyun oynamayı ne bilirim ben. Bir tek oyun vardı, oynadım; kendimi de belaya attım gitti.
Küfür olsun, iman olsun; hepsi de onun eliyle dokunmuştur, onundur.”

Muaviye’nin İblis’e onun düzenlerini anlattığı cevabı insanlığın feryadıdır da aynı zamanda.


“Bunlar doğru, fakat bunlardan senin payın eksik. Sen, benim gibi yüzbinlercesinin yolunu vurdun; bir delik deldin; hazineye girdin. Bir ateşsin sen, beni yakmayasın, mümkün değil, kimdir senin elinden elbisesi parçalanmamış olan? A ateş huyun yakmak yandırmak; bir şeyi yakmaman imkânsız. Lanet de budur ki Tanrı, yakıcı bir hale getirmiş, bütün hırsızların ustası yapmış seni. Tanrı’yla yüz yüze laflar ettin, sözler duydun. Artık a düşman, senin düzenine karşı ben kim oluyorum ki? Nuh’un kavmi, senin düzeninden ağlayıp feryad eder; gönülleri kavrulmuştur; göğüsleri param parça. Âd kavmine, dünyada bir yel verdin de onları azâba, kederlere düşürdün gitti. Lût kavminin başına, senin yüzünden taş yağdı; senin yüzünden kara suyun içinde dalgalar yuttular. Nemrûd’un beyni, senin yüzünden dökülüp dağıldı a binlerce fitneler kopartan. Ebu-Leheb de senin yüzünden işe yaramaz oldu; Ebü’l Hakem de senin yüzünden Ebû-Cehil kesildi.
Nice kutlu yıldız senin yüzünden yanmış yakılmış. Nice ordu, nice topluluk senin yüzünden dağılıp gitmiş.”

İblis’in mazuratı kaçınılmaz bir şekilde kalite kontrol içeriklidir.  

  “Ben kalpla geçer akçeyi ayırd etmek için mehengim. Tanrı beni, arslanla köpeği sınamaya, geçer akçeyle kalp parayı ayırd etmeye koştu. Kalpın yüzünü ne vakit karartmışım ben? Kuyumcuyum, onun değerini biçmişim ben. İyilere kılavuz ederim; kurumuş dalları yolarım, koparırım.İyiyi nasıl kötü yaparım; Rab değilim ya; çirkine de bir aynayım ben, güzele de.Hintli, bu adamı kara yüzlü gösteriyor diye dertlere düştü de aynayı kırdı, yaktı. Ayna dedi ki, suç benim değil, benim yüzümü cilalayana kabahat bul. Çirkin kimdir, güzel kim; bunu söyleyeyim diye o, beni her şeyi söyler, gösterir, hem de doğru söyler hale getirdi. Ben tanığım; tanık nerde, zindan nerde? Tanrı da şahittir ki zindana atılacak kişi değilim ben.

Sonunda Muaviye İblis’e onu neden uyandırdığını sorar. Burada Mevlana’nın meseleye bakışındaki derinliği hissederiz.  

  “Ben seni cemâate yetişesin, devletin bile kadrini yücelten Peygamber’in ardında namaza durasın diye uyandırdım. Bu ziyan, bu dert yüzünden gözlerin, iki tulum olacaktı da, gözyaşları dökecektin. Öylesine  bir âh, perdeyi yakmasın dedim; bu korku yüzünden seni uyanırdım. Hasetçiyim ben, hasetten öyle yaptım. Düşmanım ben, işim düzendir, kindir.”

  Muaviye bu sözler üzerine kızar ve şu cevabı verir. 

  “Sen beni uyandırdın ama bu, uykunun ta kendisiydi; gemiyi gösterdin ama gösterdiğin girdaptı. Beni, daha iyi bir hayırdan sürmek için hayıra çağırdın sen.

Abdülbaki Gölpınarlı’nın tercümesi ve şerhiyle, Mesnevi’nin ikinci cildinden alınmıştır.

*



Şeytan –Exorcist
William Peter Blatty 1971yılında çok satanlar listesine giren The Exorcist – Şeytan adlı romanını yayımladı. Bu kitap Vietnam şavaşının sona ermeye yüz tuttuğu, Pink Floyd’un Dark Side of the Moon adlı albümünü piyasaya çıkardığı sıralarda, 1973 yılında filme çekildi ve bütün dünyada kült haline geldi. Kitap konusunu 1949 yılında gerçekten yaşanan, kilisenin bizzat muhatap olduğu bir seri şeytan çıkarma vakasının tutanaklarından almıştır.

12 yaşındaki genç kız Regan’ın içine kötücül bir ruh girmiştir. Bu önce tuhaf hareketler şeklinde tezahür eder. Doktorlar, klinik testleri, psikologlar kıza teşhis koymayı başaramazlar. Birisi kızın ruhunun şeytan tarafından ele geçirilmiş olabileceğini söyleyince çaresiz anne o taraftan yardım ister. Karras adlı genç, Merrin adlı yaşlı ve tecrübeli rahip şeytanı kızın ruhundan sökmeye çabalar. Kitapta ve filmde şaşırtıcı, tiksindirici, hayret ettirici ve korku verici sahneler birbirini kovalar. İki papaz bütün çabalarına rağmen kızın bedeninden şeytanı çıkarmakta aciz kalır. Son sahnede Karras kendini feda ederek kızı kurtarır.

Filmde inanç haliyle çok önemli bir role sahiptir. Karras, Merrin’e göre daha inançlıdır.
The Exorcist romanı papazların şeytan tarafından çok aşağılandığı sayfalara sahiptir. Film de öyledir. Çekilen, ama filmden son anda çıkarılan bir sahnede iki papazın konuşmaları aşağılanmanın, daha da vahimi bunu kabullenmenin, hatta makuliyete indirgemenin bir tezahürüdür. 

“Carras, “Eğer bu şeytanın el koymasıysa, niçin bu küçük kıza?”
“Merrin, “Kim bilebilir? Ama bence… Şeytanın hedef aldığı şeytana tutsak olan değil, bizleriz. Bunu görenleriz…Amacı bizi umutsuz kılmak, insanlığımızı bize reddettirmek, kendimizi bize çirkin, onursuz ve değersiz gördürtmektir. Çünkü tanrıya inanç işi bir akıl değil, bir aşk ve sevgi sorunudur. Belki İblis’ten gelecektir iyilik. Anladığımız ve bildiğimiz bir yolla da gelmeyebilir. Belki de İblis iyiliğin potasıdır. Ve belki de kendisine karşın şöyle ya da böyle, İblis, Tanrının iradesini yerine getirmektedir.”

Filmin afişinde sokak lambasının yarattığı gölgeli ortamda dik bir eğimle yükselen  basamaklara bakan bir adam resmedilmiştir. Şeytana karşı çıkmak gerçekten de zoru göze almak ve yokuşu çıkmaktır. En sonuncu sahnede Karras şeytanı içine girmeye davet eder. Şeytan içine girince kendini camdan aşağıya o dik yokuşa atar ve ölür.

*


Şeytanın Avukatı
Kevin Lomax genç bir avukattır. Öğretmeni tarafından cinsel tacize uğramış bir kızın davasında öğretmeni savunmaktadır. Genç avukat son duruşma öncesi mahkeme helasında vicdanıyla başbaşa kalır. Adamın bu işi yaptığını anlamıştır. Sonra onun usta bir manevrayla davayı öğretmenin lehine kazandığını görürüz. O ana kadar hiç dava kaybetmemiş olan Kevin her ne pahasına olursa olsun başarıyı tercih etmiştir. En iyi becerebildiği şeyi yapmaya devam edecektir.

Bu başarısı ve vicdanına atlattırdığı eşik New York’un dikkatini çekmiştir. John Milton’un idare ettiği büyük bir avukatlık bürosu tarafından ortaklığa davet edilir. Ona ve güzel karısı Mary Ann’a şirketin diğer ortaklarının oturduğu lüks bir apartman dairesi tahsis edilir. Genç çift cennete ayak basmış gibidir. Görünüşte tabii.

Filmde Al Pacino’nun başarıyla canlandırdığı Şeytan kendine John Milton ismini almıştır. John Milton 17. Yüzyılda yaşamış sansüre karşıtlığıyla bilinen bir İngiliz şairi. Kayıp Cennet isimli şiiriyle üne kavuşmuştur. İnsanın yasak ağacın meyvesini yiyerek ilk kötülüğü yapması ve dünyaya kederi ve ölümü getirmesi konulu dizeleri pek ünlüdür. Reankarne olmuş şeytanın suçluları cezadan kurtaran ünlü bir avukat olması ve bu adı alması pek manidardır.

Bir yerde filmin Grisham’ın ünlü romanı The Firm – Şirket ’in sahneye uyarlanması gibi başladığı, Angel’s Heart – Şeytan Çıkmazı gibi sonlandığı, ortalarda biraz Rosemary’s Baby’i andırdığını okuyunca hak verdim. Gerçekten de öyle. Özellikle son ikisi şeytanın insanı bizzat ayartması konularını işleyen kitap ve filmlerdir.

Öyküde New York para, güç, asalet ve sekse tapan minik şeytancıkların  içinde yaşadığı bir koza olarak resmedilir. Film de bunu destekler. Üvey kızıyla ilişkisi olan, karısı dahil üç yakınını öldürmüş ultra zengin birinin New York’un merkezindeki bir gökdelenin tepesindeki dairesi bunu sembolize etmektedir. İç dekorasyonda kullanılmış altın ve kıymetli eşyalar bize kenz ayetlerini hatırlatır. 
Ey iman edenler hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler. Ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azabı müjdele.
Lomax tepeden şehre bakan, hakim, buyurgan, kan dökücü, zalim ve acımasız katilin savunmasını üstlenir.
  Bu arada Mary Ann yeni ortama intibak edemez. Hastalanır. Çocuk sahibi olmak ister başaramaz. Kevin’in koyu katolik annesi ziyarete gelince durumu görüp oğlunu uyarır. Hikâyenin bir sürprizi vardır. John Milton çok genç ve toyken Kevin’in annesini baştan çıkartıp onu hamile bırakmıştır. Kevin, Milton’un oğludur yani ve Milton’un kızıl saçlı kızına fena halde vurgundur. Milton’un amacı oğlu ve kızının birleşmesinden bir çocuk edinmektir.
  Kevin bütün bunları anlayınca çok pişman olur. Hırsı nedeniyle Mary Ann’ın hayatını da mahvetmiştir. Tabancayla şeytana ateş eder. Kurşunlar tesir etmez. Genç avukat “Özgür irade.” der ve son kurşunu kafasına sıkarak bu kirli oyuna son noktayı koyar. İncil’in, Matta versiyonunda 10:39     10. bap, 39. Ayeti şöyledir:

Canını bulan onu zayedecektir;benim uğruma onu zayeden onu bulacaktır.

Keanu Revees’in canlandırdığı Kevin Lomax canını inancı uğruna zayi edince kaset tekrar başa sarar. Kevin’in mahkeme tuvaletinde vicdanının sesini dinlediği sahneye döneriz. Salona girince müvekkilini savunmayacağını söyler. Suçlu öğretmen cezasını bulur., ama yetenekli Kevin Lomax artık kariyeri bitmiş biridir. Baro onu cezalandıracak ve avukatlık mesleğinden men edecektir. Gazeteci kılığında John Milton gelir. Onu çok takdir ettiğini büyük bir gazeteye seri bir röportaj yaparak edimini öveceğini söyler. Kevin çok sevinir ve kabul eder. Son sahnede sahte gazeteci şeytan daha önce de dile getirdiği bir sözcüğü yineler. ‘Kibir en sevdiğim insan hasletidir’

*



Nazarzede Kliniği
2015 yılında yayımladığım Nazarzede Kliniği adlı romanımda iblisi ana kahraman olarak kullandım. Amacım 21. yüzyılda  geçen Faustvari bir roman kurgulamak, para, şöhret, güç ve seksin yanı sıra yeni teknolojilerin dini inancımızı nasıl etkileyeceğini göstermeye çalışmaktı.

Ana karakter Kadir mazbut bir ailenin, muhafazakâr ortamda yetişmiş çocuğudur. Yeteneği sayesinde reklam sektöründe kısa zamanda tanınmış ve genç yaşta varsıl biri olmuştur. Artık Beyoğlu’nda oturuyordur. Yeni hayatı nedeniyle eski muhiti ve tanıdıkları arasına mesafe koymuştur. Deli gibi aşık olduğu nişanlısı Nehir onu terk edince yerine bir sevgili ikame etmiştir. Her şey yolunda gibidir, ama kalbinin derinliklerinde içine sürüklendiği maneviyat eksikliği yüzünden sızlayan bir yer vardır. Bu ağrılı yer nedeniyle Kadir silkinir ve bir şeyleri geri kazanmak için harekete geçer. Ardından gizemli bir adamla tanışır. Bu adamla birlikte İstanbul’un normal gözlere kapalı yerlerini gezmeye başlarlar. Zahiri hayatla içiçe, ama ortalama algı gücüne kapalı olan, yakın geleceğin inşa edildiği  bu mekânlar kahramanımızı bilinçlendirir. Bu arada Kadir baba evine gider, mahalle arkadaşlarıyla yeniden ilişki kurar. 

Kadir eski itikadına kavuşabilecek midir? Hazhız’ın ihtişamından sıyrılabilecek midir? Nehir’in gönlünü yeniden fethedebilecek midir?  Kitaptan kısa bir pasaja göz atalım.

Meczup rehberi ceketinin sağ cebinden bir pipo çıkardı. Ağız kısmı küçük, sapı uzun tahtadan oyulmuş eski bir pipoydu.  Aynı cebinden çıkardığı ucuz bir çakmakla içindeki tütünü ateşledi. Adam bir nefes çekti ve dumanı dışarıya üfledi.
  “Bu tophane piposu. Rahmetli babamdan miras.” Kadir adama soran gözlerle bakınca sol eliyle soldaki caddeyi işaret etti. Pipo ağzındaydı. İki eli de boştu. “İki seçiminiz var. Ya bu Altın Buzağı Caddesi’nden geçeceksiniz. İki büklüm, itaatkâr bir bende şeklinde. ” Sağ eliyle diğer taraftaki yolu işaret etti. “Ya da eşrefi mahlukatın güzide bir temsilcisi olarak başınız dimdik; ama saygılı, inançlı ve yüreğiniz sevgi dolu bir şekilde Melekler Caddesi’nden geçeceksiniz. Sonraki her şey tercihinizin cinsinden kaynaklanacak. Rızkınızı geçtiğiniz yerin karakterine uygun bir şekilde temin edeceksiniz. Yeteneklerinizi bu yönde değerlendireceksiniz. Güçlü zihinler, hassas vicdanlar hep birlikte yeni bir medeniyet ve küresel merhamet telakkisi yaratacaksınız. Gül sizde unutmayın. Gülün varlığını bilenlerin yönü birdir. Dünya nimetlerinden buna göre keyif alacaksınız. Hiçbir şeyiniz eksik olmayacak, sadece ölçünüz yeniden belirlenecek.”
  Kadir önce altın ışıltıya, meşalelerin hafif kıpırtılı alevlerine, sonra da parlak beyaz nur ışıyan caddeye baktı. Tekrar tekrar birine ve diğerine baktı. Altın Buzağı Caddesi’ndeki ihtişam müthişti. Cazibesi güneşi soluk bırakacak denli güçlüydü. Melekler Caddesi’ndeki albeni nedeniyle iki akıntı karşılaşmışçasına kalbinde bir anafor belirmişti.
  “Ya Nâr, ya Nur mu yani?”
  İbrikçi Dede piposu sol elinde gülümsedi ve sağ elini kalbine değdirerek onu sevgi ve saygıyla selamladı.
  “Eyvallah.”

Kadir’in sonu  Papaz Karras ve Avukat Kevin Lomax gibi olmaz. O bu toprakların çocuğudur. Muaviye gibi uykudan uyanacak ve kendi gerçeğiyle yüzyüze gelecektir
                                                                                                   Balçova – Mayıs 2018

                                              ---------------------------------





21 Aralık 2016 Çarşamba

TÖHAF, Hannibal Lecter ve Stephen Hawking

TÖHAF, Hannibal Lecter ve Stephen Hawking






Korku (Horror) filmlerinin son elli yılına bakıldığında gelişen film tekniği dışında gözümüze çarpan ilk şey sahnelerde uygulanan şiddet, sadistlik, acımasızlık dozunun giderek artması ve kurban yaşının düşmesidir.
Sayıları çok fazla olduğu için her on yılı en çok etkilemiş örnekleri teşrih masasına yatırarak hızlı bir tura çıkalım. Her şeyin daha pembe göründüğü rivayet edilen altmışlara doğru şöyle bir uzanalım.

 60 - Tirildeme, gerilim filmlerinden tanıdığımız yönetmen Alfred Hithcock 1960 yılında ünlü Sapık (Psyhco) filmini yaptı. Bomba gibi patlayan film inanılmaz bir  ilgi gördü. Bu türün baş klasiği olarak zihinlerimize kazındı. Sayısız film ve kitaba esin kaynağı oldu. Baskın karakterli annesinin etkisinde kalan Norman Bates’in işlettiği motelde icra ettiği cinayetler gerilim harikası denebilecek bir kurguyla verilmişti. Aradan geçen elli yılda hâlâ sözü edilen, yeni versiyonları çekilen bir film olarak genç kuşak yapımcılara model oldu.

Altmışlı yıllardan vereceğim ikinci örnek Roman Polanski’nin Rosemary’nin bebeği (Rosemary’s Baby).  1968 yapımı filmde bir apartmana yeni taşınan genç bir çiftin serüveni anlatılır. Kadın o aralar hamile kalır ve doğacak bebeğinin şeytanın çocuğu olacağından şüphelenir. Hayatı kökünden değişmiş ve her hareketi gizemli komşuları tarafından takip edilir hale gelmiştir. .

Beatles’larin aşırı ünlendiği, Kennedy’lerin, Martin Luther King’in ard arda vurulduğu, Che Guevara’lı, Elvis Presley’li, Ay’a ayak basılan  altmışlarda içimizde, bizi esir alan kötücül ruh filmleri başat olur ve yetmişlere ayak basarız.

70 - Vietnam şavaşının sona ermeye yüz tuttuğu, Pink Floyd’un Dark Side of the Moon adlı albümünü piyasaya çıkardığı sıralarda, 1973’de,  Şeytan (Exorcist) adlı bir film dünya çapında ün kazanır. İçe giren ve bizi yöneten kötücül ruh filmlerinin belki de şu ana kadar ki en iyisi değilse bile en etkilisi ben de dahil olmak üzere izleyicilerine korkulu dakikalar yaşatır. Sapık ile başlayan tarz en üst noktasına ulaşır. Sapık ve Şeytan ikiz tepeler olurlar.

12 yaşındaki Regan’ın içine kötücül bir ruh girmiştir. Biri genç Carras, diğeri yaşlı rahip Merrin, şeytanı kızın ruhundan sökmeye çabalarlar.  Başarısız olurlar. İnançları yeterince güçlü değildir. Karakterlerin çok aşağılandığı bir filmdir. İki papazın filmden son anda çıkarılan bir sahnedeki konuşmaları aşağılanmanın belki de en derin noktasıdır. 
Carras, “Eğer bu şeytanın el koymasıysa, niçin bu küçük kıza?
Merrin, “Kim bilebilir? Ama bence… Şeytanın hedef aldığı şeytana tutsak olan değil, bizleriz. Bunu görenleriz…Ereği bizi umutsuz kılmak, insanlığımızı bize reddettirmek, kendimizi bize çirkin, onursuz ve değersiz gördütmektir. Çünkü tanrıya inanç işi bir us değil, bir aşk ve sevgi sorunudur. Belki İblis’ten gelecektir iyilik. Anladığımız ve bildiğimiz bir yolla da gelmeyebilir. Belki de İblis iyiliğin potasıdır. Ve belki de kendisine karşın şöyle ya da böyle, İblis, Tanrının iradesini yerine getirmektedir.

NOT: Şeytan filmiyle ilgili alıntı.Ünsal Oksay, Çağdaş Fantazya, Der Yayınları

Üç yıl sonra Kehanet (The Omen) adlı bir film Şeytan filminin muazzam ününe ortak olmaya çalışacaktır. Baş rolü Gregory Peck’in oynadığı film Şeytan’ın ününü sollayamaz ama çok iyi iş yapar. Bu türün klasikleri arasına girer.
Kehanet’in konusu gene şeytanla ilgilidir. Amerikan elçisi Robert Thorn’un karısı hastahanede bir oğlan doğurur, ama çocuk ölür. Bir papaz elçiye kimsesiz ve yeni doğmuş bir bebeği alıp karısını sevindirmesini tavsiye eder. Bebeğin adı şeytan ismini çağrıştıran Damien’dir. Adam teklifi kabul eder. Çocuk beş yaşına basınca esrarengiz olaylar başlar. Elçi karısı ölünce durumu araştırmaya başlar. Durum gerçekten çok vahimdir.  
80 - Böylece seksenli yıllara geliriz. Klasik Fordizm çökmüştür. Reagen ve Theatcher iktidardadır. Özelleştirme furyası yoldadır. Soyyetler için geri sayım başlamıştır.

1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde Pırıltı diye tercüme edebileceğimiz The shining filmi yeni bir çığır açar. Bu film birçok eleştirmence son yılların en iyi korku filmi diye nitelenmiştir. Jack Nicholson ve Shelley Duval’in üst düzey oyun sergiledikleri filmin konusu kısaca şöyledir.

Jack Torrance bir yazardır. İşsizdir. Alkol bağımlılığı sorunu vardır. Sakin bir yerde kitap yazmayı arzulamaktadır. Colarado dağlarının arasındaki Overlook otelinde bir iş bulur. Karısı ve beş yaşındaki oğlu ile tek başlarına kışı geçirmek üzere otele giderler. Otelin içine sinmiş kötülükler silsilesi yüklü mazi uyanır ve korkunç olaylar cereyan eder.

Kubrick’in harika kurgusuyla beynimize kazınan filmde bir sahnede 50.000 litre boya kullanarak salonu kan bastığı bir sahne kurulmuştur. Bu benzersiz sahne bir işaret olacak, korku filmlerinde kan dökme sahneleri artacaktır.

Şeytanın Ölüsü (The Evil Dead) , 13. Cuma (Friday the 13th) ve Halloween gibi dizileşen sinema filmlerinde aşırı kan dökme modası devam edilecek, Şeytanın Ölüsü filmi bir çok ülkede yasaklanacaktır. Nightmare in Elm Street’de olduğu gibi on beş, on sekiz yaşlarındaki gençler kurban olmaya başlayacaktır. Korku film yapımcıları seksenlerde kurban yaşını açıkça küçülterek buluğ çağındaki gençlere yönelecektir.

90Berlin duvarı yıkıldıktan sonra, Birinci Körfez şavaşı sıralarında yapılan bir film doksanlı yıllara damgasını vurmaya talip oldu ve bunu büyük bir ölçüde başardı. 1991’de gösterime giren Kuzuların Sessizliği (The Silence of the Lambs) adlı film büyük bir sükse yaparak yeni bir çığır açtı. Kan dökmenin yanı sıra yamyamlık. Bu cangılın bir köşesinde yaşayan ilkel! bir kabile tarafından icra edilmiyordu. Sahnede çok zeki, biraz Marki de Sade’ı anımsatan üst düzey Batılı bir entelektüel vardı. Antony Hopkins’in başarıyla canlandırdığı Hannibal Lecter tipi bu on yılda sürekli konuşulup durdu.

Zeki tasarımlarla icra edilen fizik İşkence, modern-dahi yamyamların çekiciliği modası başlamaktaydı. Bu arada seksenlerden devraldığımız buluğ çağındaki yeni yetmelere yönelik şiddet filmleri furyası da son gaz devam etmekteydi.

Çığlık (Scream) 1,2,3, Geçen Yaz Ne Naneler Yediğini Biliyorum (I Know What You Did Last Summer) 1,2,3 Şehir Efsanesi (Urban Legend) , cinsinden filmler epey genç seyirci çekmeyi başardı.


2000 -  İkibinlerin ilk on yılında Amerikan filmleri Gidilecek Son Yer (Final destination) 1,2,3,4, Testere (Saw)1-7, Otel (Hostel)1,2,3 Tepelerin Gözleri Var 1,2 (The Hills Have Eyes) cinsinden filmlerle koreografik-facia şeklinde ölüm, ayrıntılı işkence, kan dökme,  sahneleri furyasına hız verdiler. Guantanamo hapisanelerini hatırlatan film sahneleriyle doldu taştı yeni dönem korku filmleri.

Türk sineması da bu furyalardan etkilendi ve arka arkaya korku filmleri çekti, ama aynı kan dökücülüğü sergilemedi. İşin daha çok psikolojik yanına yönelen öyküleri tercih etti.  Kâbuslar Evi, Büyü, Dabbe, Beyza’nın kadınları, Küçük Kıyamet vb. Bunlar bu türün öncüleri olarak sinema tarihimizde yerini aldı

Bu arada Japonlar devreye bayağı hızlı girdi ve yeni yüzyılda dünya çapında ün yapan filmlerde biz de varız dediler. Halka (The Ring)1,2, Garez (The Grudge)1,2,3, Cevapsız Arama (One Missed Call)1,2 vb. Telefonla ölüm tarihi bildiren, gencecik kurbanlarını başka boyutlara alıp yeryüzünden silen hayaletler kaplamıştı perdeleri. Önceleri sahnelerde neredeyse hiç kan  yoktu. Hayaletler cin gibi çarpmaktaydılar kurbanlarını. Sonra onlar da bol bol kan kullanmaya başladılar.

Korku ya da diğer türdeki filmlerde şiddet öğelerinin kullanılmasına karşı değilim. Sadece son yüzyılda iki dünya savaşı yaşadık. Vietnam, Afganistan, Irak ve diğerleri de cabası. Genetiğimiz zalimlerin hırsı, mazlumların ahı bilgisiyle yüklü. Filmlerdeki şiddetin gereksiz yere aşırılaşmasını, çığrından çıkmasını tasvip etmiyorum. Çünkü zihni ve hayalgücünü çalıştırmaktan, eğlendirirken uyarmak ve eğitmekten çok umarsızlık, zalime teslimiyet ve çaresizlik ışıyorlar. Daha da kötüsü bu aşırı şiddet yüklü filmlerin bir işlevi de insanın eşsiz bir yetisi olan TÖHAF’ı yıpratmaya ve yıkmaya yönelik olmasıdır.

Nedir TÖHAF?

Tam Özerk HAyal Film

Tek kişilik bir ekibin planladığı, adım adım gerçekleştirdiği eşsiz filmler için uydurduğum bir terimdir. Yapımcı, yönetmen, oyuncular, stüdyo falan hepsi bir buçuk kilogramlık beynimizin içersindedir. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beynimiz vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır, ama bunun karşılığını da verir. Matematik, fizik formüllerini keşfeden, kalp buran müzik besteleri yapan, harika yapıları planlayan bu eşsiz aparat sayısız işlevlerinin yanı sıra bize film çekme imkânı da sunar. Beynimiz glikojen ve oksijenle çalışan dev bir stüdyoya sahiptir. Dünyamızda şu anda çeşitli yetkinliklerde altı küsur milyar şahsi film yapımcısı bulunuyor.

TÖHAF her kaynaktan beslenir. Bir romanı okurken örneğin onu filme çevirir. Bir romandan çekilmiş filmin bizi genellikle hayalkırıklığına uğratması, TÖHAF’ın Allah bilir 20-30 saat uzunluğundaki yapımının o filme benzemesinin mümkün olmamasındandır.

Ağır şiddet, bir yığın klişe görsel efektle yüklü bir film fıtratımızın bunu kaldıramaması nedeniyle de TÖHAF’ı kötürümleştirir. İçimizde derin bir umarsızlık duygusu yaratır. Kendi irademizle dünyayı değiştirme güdümüzün köreldiğini hissederiz. Küresel ölçekte bir zihin kontrol operasyonu ancak TÖHAF’ların kitlesel olarak çökmesiyle mümkün olacaktır. Aşırı şiddet sahneleri ve kalıplaşmış imge bombardımanı içeren, TÖHAF’a iyimser yönde yaratıcı oyun sahası bırakmayan filmler de bilerek ya da bilmeyerek bu amaca hizmet etmektedir.

Bu arada The Fourth Kind, The Blair Witch Project, Lake Mungo ve Paranormal Activity filmleri de son yıllarda ilgi çeken filmler oldular. Bunlar TÖHAF’ı hiçe sayan şiddet filmlerine göre karşı kefede duran yapımlardı. Filmlerde hiçbir garip cisim açıkça gözlenemiyor, kan dökülmüyordu, ama gerilim ve seyircinin dikkati TÖHAF’ın katkısıyla en üst noktada tutulmaktaydı. Öykünün eksik bıraktığı şeyleri TÖHAF tamamlıyordu. Yer yer belgesel havasına bürünen, sıradan insanların deneyimlerini ele alan, gerçeklik duygusunu sürekli kılmaya çalışan yapımlar. Bunlar şiddet furyasından bıkan, midesi kaldırmayan korku filmi severler için sığınak filmler oldular.

Bu yakınlarda ünlü İngiliz evrenbilimci Stephen Hawking’in uzaylıların var olduğunu, Colomb’un Amerika’yı keşfi nedeniyle kızılderililerin katliama uğraması örneğini vererek, ancak onlarla irtibata geçmenin insanlık için son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söylediğini okuyunca tebessüm ettim. Çok geçti artık.

1974 yılında Porto Riko’daki Arecibo gözlemevinin  radyoteleskobunu kullanarak 25 bin ışık yılı öteye mesaj gönderdik. NASA Beatles’ın ‘Across The Universe’ adlı parçasını tüm evrene dinletti. Yine NASA’nın yolladığı dört adet insansız uzay roketi şu anda bir yerlerde yol almakta. Üzerlerinde evrendeki açık adresimiz kazılı plakalar taşımakta. Radyo dalgalarımız uzayın derinliklerini arşınlıyor. Ama benim için en ilginç şey: Sapık, Şeytan, Otel, Halka, Dabbe, Testere cinsinden binlerce filmin televizyon dalgalarıyla şu anda evrenin dört bir yanına yayılıyor olmasıdır.

Kesiksiz barış ve refah ortamınını gerçekleştirmiş medeniyetlerin mensupları bu filmleri izleyince belki de bizden uzak duracaktır. Buna üzülüyorum. Deneyimlerinden çok yararlanabilirdik. Korkum, bu filmleri görünce iştahı kabaracak olan, teknik yönden bizden kat kat üstün Hannibal Lecter’ların bu taraflara gelebilecek olmasıdır.

                                                                                                             2010 Amsterdam


                       

23 Kasım 2016 Çarşamba

THEY LIVE – Onları Yaşatanlar Biziz

Ünlü rejisör John Carpenter, 1988 yılında yaptığı filmin adı They Live. Carpenter, Frank Armitage takma adıyla Ray Nelson’un 1963 yılında yazdığı Sabah saat sekizde (Eight O’Clock in the Morning) adlı öyküden ve 1981 ile 1987 yılları arasında çıkan Alien Encounters (Alien ile karşılaşma) adlı dergiden hareketle yazmış senaryoyu.
Kısmen bilimkurgumsu thriller, kısmen kara komedi olan film tamah, güdümlü tüketim ve günümüzde ekonomik krizlere karşı duyulan korkuyu da yansıtmakta.

1980′lerin Amerikası. Toplumu ve ekonomiyi yöneten elit sınıflar medyayı ekonomik çıkarları için kullanan, aslında dünyalı olmayan kimseler olarak gösteriliyor.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: O sıralar ünlü bir güreşçi olan Roddy Piper’in canlandırdığı John Nada Los Angeles’de evsiz barksız ve iş arayan biridir. Bir şahtiyede iş bulur. Oradan tanıdığı arkadaşı sayesinde evsiz ve barksızların barındığı shantytown’da, derme çatma kurulmuş bir gecekondu biriminde kalır. Gece sokağın karşısındaki küçük kilisede bazı garipliklerin yaşandığını farkeder. Sonra gece yarısı polis kiliseyi basar ve gecekonduda oturanları orayı terketmeye zorlar. John çöplerin arasında bulduğu bir karton kutuda yüzlerce güneş gözlüğü bulur. Bu kutu daha önce dikkatini çekmiştir. Birini alır ve diğerlerini saklar. Gözlüğü takınca birden şehrin görüntüsü değişir.

Her yerde normal gözlerle görünmeyen, ama beyin tarafından farkedilmeden algılanan kocaman reklam panoları asılıdır. Obey – İtaat et, Conform – Boyun eğ, Watch television and sleep – Televizyon izle ve uyu yazılıdır. Bir diğer panoda Karayipler’e gel yazısı bulunmaktadır. Daha yukarıda plajda yatan bir kadın resmi ve Evlen ve üre yazısı göze çarpmaktadır. Bir kumbara resminin altında ‘Bu senin tanrın’ yazılıdır.

Gözlükle bakılınca bazı insanların yüzleri kurukafa şeklinde olan Uzaylılar (Alien) olduğunu farkeder. Bunlar her yerdedirler. Dünyayı idare eden, vahşi kapitalizmin motorunu çalıştıran kesim olmuşlardır kimseye belli etmeden. Şeytani yaratıklardır.

John Nada o kilisede gördüğü kimseleri bulur ve uzaylılara karşı (Aliens) kurulmuş örgütte yer alır. Katıldığı seminerde uzaylıların dünyadaki karbondioksit ve metan çıkışını mahsus artırmakta olduklarını, bunu Dünyayı geldikleri yere benzetmek için yaptıklarını öğrenir. Lensleri Albert Hoffman adlı biri icat etmiştir. Bu kimsenin LSD’nin mucidi olduğundan söz edilmez tabii ki. Lensler sayesinde kara gözlük takmadan kurtulurlar ve rahatlıkla gerçek dünyayı izleyebilirler.

Bu arada cable 54 adlı yerel bir televizyon vericisinden uzaylıları kamufle eden sinyalin verildiğini saptamışlardır. Nada güçlükle çatıya çıkar ve ölmek pahasına çatıdaki anteni imha eder. Son nefesini verirken zaferle uzaylılara fallus işareti yapar.

Işın kesilince Los Angeles sürprizlerle dolu bir yer olur. Barda sohbet eden kibar giyimli birinin, televizyonda haberleri veren spikerin vb. Alien olduğu çıkar ortaya. Film seks yapan iki kişiden birinin şoke olmasıyla sona erer.

Carpenter’ın filmindeki politik mesajın yoğunluğu 1980′lerde iyice belirginleşen bir hastalıktan, popüler kültür ve politikanın giderek artan derecede ticarileşmesinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Carpenter o sıralardaki deneyimini şöyle anlatır: Tekrar televizyon seyretmeye başladım. Ve hemen gördüğümüz her şeyin bize bir şey satmak için dizayn edildiğini farkettim. Bütün istedikleri bizim bir şey satın almamızdı. Tek istedikleri şey paramızı almaktı. Bunlar bir çeşit Alien’dı ve bütün insanlığı hipnotize etmişti.

Bu film yapılalı yirmi yılı geçti. Şu anda içinde bulunduğumuz ekonomik kriz bu alienlerin işi. Kan döken ve dünya çapında barışa izin vermeyenler de onlar. O bahsini ettiğimiz ışın sayesinde foyalarını belli ölçüde gizlemeyi başarıyor ve gerçeği çarpıtıyorlar. Işının acımasız hizmetkârları her yerdeler. Ama Nada’ların sayısı da artmakta.

Bir gün ışın kesildiğinde Alien’lar maskesiz kalacak. Maskeleri besleyen ışının kaynağı biziz. Mini Cable 54′ler hipnozla beynimize iliştirilmiş durumda. Işın onların yenilebilir olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden kesilecek.

Bu kadar basit!
                                                                                                                                                                      
                                                                                                             Amsterdam - 2009

NOT: Filmde Nada ile arkadaşı Frank’ın döğüşmeleri 9 dakika sürer. Bu bayağı uzun tutulmuş bir sahnedir. Frank gerçeği gösteren gözlüğü takmayı reddeder. Yumruklarını kullanır. Nada’yı engellemeye çalışır. Sonunda yenilir, yorulur (İKNA OLUR yani) ve gözlüğü takar. Etrafına bakınca dünyanın esas çehresini görür ve Nada’nın mücadelesine destek verir. Frank’ın gözlüğü takma sahnesi Matrix filminde Neo’nun Kırmızı Hap’ı içmesine benzer. İnsanlar gafil kalmayı isterler. Hakikati bilmek insanın omuzlarına sorumluluk yükler çünkü