SADIK
YEMNİ İLE POLİSİYE EDEBİYAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Ayraç
Dergisi - Hüseyin Çelik
1 - Polisiyeye
başlama serüveninizle başlayalım. Kimyacı olmanız bekleniyordu muhtemelen fakat
siz Amsterdam’a gittiniz ve olanlar oldu. Şimdi karşımızda Türkçe polisiyenin
önemli isimlerinden biri var. Neler oldu?
Sıkı bir polisiye-casus roman-filmleri takipçisiydim
Amsterdam’a ayak bastığımda. Kısaca polisiye okuma geçmişimi özetlemek
istiyorum.
Çocuk yaşlarından itibaren Sherlock Holmes, Nat
Pinkerton, Fantoma, Arsen Lüpen ve Cingöz Recai serüvenleri okuyan biriydim.
Robert Louis Stevenson’un Define Adası -Treasure
Island’ı da beni etkilemişti, ama ve Dr Jekyll ve Mr Hyde – Strange Case of Dr Jekyll and Mr
Hyde hayal gücüme çok derin bir çentik atmıştır. Dr Jekyll ve Mr Hyde’ı, Stevenson 1886’da
yayımladı. Kütüphanemizde olan kitap sanırım 1942’de Hamdi Varoğlu’nun Türkçe
çevirisiyle ve İki Yüzlü Adam başlığıyla yayımlanan nüshaydı. Kabı 1959 yılında
bile eskiydi.
Okuduğum ilk polisiyeler arasında yerli yazarlarımızın
eseri olan Mike Hammer’lar da vardı. O yaşlarda bile yerli yapım Mike
Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı
sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk
basılırdı. Hızlı yazıldığından kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları,
acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki
dünyaya yollayan seri katiller olurdu.
Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti
öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12- 13 yaşlarımın
unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi
katkıları olmuştur. Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki
öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern
polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları
yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir
definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir
yazı yaratma ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullanmaktayım.
Sherlock Holmes’un ipuçlarını topladıktan sonra
evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen
Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir milliyetçi
Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin
İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantoma’nın ele geçirdiği kruvazörün
toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.
En çok okuduğum yazarlar arasında Agatha Christie
ve Carter Dickson da vardı. Zekâlarının
yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman, Shell Scott ve James
Bond da en sevdiğim roman karakterleri arasındaydı. James Bond kitap ve
filmleri bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya
açılan pencerelerdi. Karayipler, New
York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum.
Bir gün elime Len Deighton’un
The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı kitabı geçti. Altmış sonlarıydı.
Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek
pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı.
Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress,
İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden
oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned
Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda
milletçe stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı
mutlaka.
Harry Palmer, soğuk nane
Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı
Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü
dünya insanını çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James
Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle sarsılırken
Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat
alanlarında işbirliği yapabiliyordu. İki kutuplu dünyanın karşıtlık yerine bir
konsensüsle kurulmuş olduğu tezini destekler mesajlara sahipti. Harika bir
mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, sıradışı politik
görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve ince gerilim sanatıyla bezeli metinleri
okumak bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti.
Bunun yanı sıra babam kariyerine polis olarak
başlamıştı. O zamanların polis
koleji mezunuydu. İstanbul’da kırklı yılların sonunda komiser muavini olarak
işe başlamıştı. Onun bir anısı vardı. En az yirmi kez dinlediğim için kendi
başımdan geçmiş gibi sinematografik bir kayıt var şimdi belleğimde. Bu kayıt
babamın gözünden işin ilginç tarafı.
Olay 1950 yılında İstanbul’da, ben henüz
babamın ileride yiyeceği besinlerde dağınık ve seyrek moleküller halinde
mevcutken, bir gece nöbeti sırasında vuku bulmuştu. Babam kolejden yeni mezun
bir komiser yardımcısı. Sabaha karşı üç buçuk sıralarında peder bey bürosunda
uyuklarken ön kapı açılmış ve içeriye elinde mezardan taze çıkarılmış kefenli
bir ölü taşıyan iri yarı bir adam girmiş.
Adam hızlı adımlarla babama doğru yürümüş ve kokuşmuş cesedi üstüne
bırakıvermişti.
“Çabuk bu adama söyleyin, benden aldığı borcu
geri versin”
Babam
rüya gördüğü bir halden kokuşmuş cesetle sarmaş dolaş bir durumda şokla
uyandığını anlatırken o anki şaşkınlığının bir kısmını yeniden yaşardı. Meğerse
otuz beş yaşlarındaki adam o semtin delisiymiş. Ara sıra geceleri el ayak çekildiğinde
mezarları kazar bir ceset çıkartır ve en yakındaki karakola bu şekilde teslim
edermiş. Sabıkası gırlaymış.
Böyle bir gardropla Amsterdam’a ayak bastım. Gece
Klubü kapıcılığından börekçiliğe, konfeksiyoncuktan Demiryolu işçiliğine kadar
değişik işlere girdim çıktım. Gurbetteki ikinci yazımda, 1977’de Alsancak
Börekçisi adlı bir börekçide çalışıyordum. Sabahları ilk müşterilerim bütün
gece kumar oynamış Türkiyeli pokerciler oluyordu. Onlardan Türk yeraltı
dünyasına ait haberleri alıyordum. Kim ne kadar uyuşturucu getirmiş, kim kimi
zımbalamış, esas sebep neymiş vb. Yabancı mafyaların artan eksilen etkinliği
konuşuluyordu. Çin mafyasını, Türk mafyası, onu Rus mafyası takip ediyor, PKK
seksen ortalarından itibaren yeraltı âlemindeki kalıcı yerini perçinliyordu.
Sonra dünyayı gezmeye başladım. Yaşam
deneyimim çeşitlendi. Ufkum genişledi. Memlekette aldığım standart formasyon
gereği kapalı ve dar bakışlıydım. Zamanla emperyalliğe evrildim.
Böylece bir an geldi, bir şeyler yazayım dedim
ve ‘Amsterdam’ın Gülü adlı bir polisiye roman yazdım. Babama ithaf ettim. Bilimkurgu,
gizem, fantastik, mizah, füturistik dram, deneme türlerinde de eser verdim, ama
polisiyeden hiç kopmadım.
2 - Polisiye türü,
Türkçede nasıl bir tarihsel süreç yaşadı? Diğer birçok türde olduğu gibi form
olarak benzerlik gösterse de muhteva ve yaslandığı felsefe olarak Batı edebiyatındaki
örnekleri ile farklılık gösterdiğini söylemek mümkün mü?
1880’e
kadar uzanan bir tradisyondan söz ediliyor malum. Ahmet Mithat Efendi’nin
Esrâr-ı Cinayat’ı genellikle milat kabul ediliyor. Server Bedi, Hüseyin Nadir, İskender
Fahrettin, Selami Yurdatap, Murat Akdoğan gibi ilk polisiyecilerimiz var.
Osmanlı
Devleti cihanşümul karakterli devasa bir yapıydı. Dört dörtlük bir kayıt devletiydi.
Eski belgeler iyi incelense bunun öncesinde de 17. ve 18. yüzyıla ait ilginç
polisiye kayıtlarının bulunabileceğini düşünüyorum. Sadece polisiye değil,
Osmanlı’nın, özellikle 2. Abdülhamid’in kurduğu casus teşkilatının faaliyetleri
başlı başına bir polisiye gelenek külliyatı potansiyelidir. (Milli Amele Hizmet) MAH, Teşkilatı Mahsusa
faaliyetlerinin kayıtları da ciddi bir kaynaktır.
Dedektif
romanlarının popüler olması Batı’da tröstlerin, monopollerin doğumuyla
eşzamanlıdır. Dedektif beton yığını şehirlere sıkışmış, yalnızlaşmış, yabancılaşmış,
korkan insanı teskin eden, suçun cezasız kalmayacağına inandıran figürdür.
Endüstri
realitenin ve kapitalist düzenin potansiyel katili ya da soyguncusu hesaplı
kitaplı, planlı ve sabırlı bir icraatçıdır. Ketumdur. Mesele bir intikamsa,
bunun soğuk yenmesi gerekli bir yemek olduğunun farkındadır.
Endüstri
ve kapitalizm öncesi toplumlarda kurnazlık ve pusu daha ön planda durur. Pusu
ve ölümcül tehdit çoğu kez önceden ilanlıdır üstelik. Kimin kime neden bir
kötülük yapmak istediği birçok kimse tarafından bilinir. Merak edilen vukuatın
ne zaman gerçekleşeceğidir. Mekân olarak
taşranın, kırsalın kullanıldığı eserlerde açıkça görünür.
1800 sonları ve 1900’lerin hemen başlarında
yazılan yerli polisiyelerde mekân dünya başkenti İstanbul olduğu için bu hal bir
ölçüde değişmiştir. Batılı kitap örneklerindeki planlı ve ince hesaplı, Batıcılaşarak
yerel kültüre yabancılaşmış, modernleşmiş katillere yer verilir.
Felsefe
farkı önemlidir. Müslüman toplumlarda özellikle 2000’lerin öncesinde seri
katillere rastlanmaz örneğin. Son ana kadar affedilme imkân ve vaadi örneğin,
suçlunun cürmünü daha aşırıya vardırmasını engeller. Toplumsal kontrol
mekanizması da suçun aşırılaşmasını ve yaygınlaşmasını engelleyen bir işleve
sahiptir. Mahalle kültürünün hakim olduğu yerlerde suça teşvik katsayısı
düşüktür. Sosyal kontrol mobesa kameralarının beceremediği şeyi becermiş ve
ağır cürümlerin işlenmesini zorlaştırmıştır. Ancak bu kültürün özellikle metropollerde
çözülmesiyle suçlar çeşitlenmiş ve aşırılıklara daha sık raslanır olmuştur. Bu
çözülmede sosyal medya da giderek daha önemli bir rol üstlenmektedir.
Bizde
özel dedektiflik müessesesi çok yenidir. Bu nedenle yerli polisiye roman öykü
temelini polis aparatına dayandırmak zorunda kalır. Dayakla, falakayla,
işkenceyle konuşturma gibi artık eskide kalan yöntemler de içerikte yer alır. 80’li
90’lı yıllarda olayların arka planında bir gladyonun varlığını hissederken,
yakınlarda 2. Gladyo popülerleşmiştir. Bunlar Batıdaki örnekleriyle fark
yaratır gibi görünse de zamanımızdaki Batı işi modern işkence hapishaneleri, Guantanamo
örneğin, sinsi infazlar ve Batı adına çalışan taşeron gladyolar ve terör
örgütlerinin eylemleri göz önüne alındığında örgütlü şiddet uygulama konusunda dünya
çapında bir homojenleşmeden söz edilebilir. Küreselleşmenin doğal bir sonucudur
aslında.
Şu
anda dünyada küreselleşme ve sosyal medya sayesinde cürmün ülkeler arasında
rahatça gezinebilmesi, yerel kimlikten belli ölçülerde sıyrılması durumu
yaşanmaktadır. Batıda ve dünyada kapitalizm Neoliberalizme, demokrasi de
şirketokrasiye evrilmiştir. Şirketokraside aynı aristokrasi zamanında olduğu
gibi adaletin, mahkemelerin, medyanın dokunamadığı, karikatürlerinin bile yapılamadığı
ayrıcalıklı kimseler vardır. Zaman zaman bu tarafa işaret eden kitaplar
yazılmakta, diziler ve filmler çekilmektedir. 2014 yapımı True Dedective dizisi örneğin. Birinci sezonun finalinde icraatçı seri
katil ele geçirilir, ama işbirlikçiler yüksek yerlerden olduğu için onlara dokunulamaz.
Dedektiflerden biri ‘Onlar yakalanmayacak mı peki?’ diye sorduğunda partnırının
verdiği cevap anlamlıdır. ‘Dünya öyle bir yer değil.’
3 - Polisiye
okuyucusu olmak, illa ki politikayla, yasadışı örgütlerle ya da adli olaylarla
ilgilenmeyi gerektirir mi? Ya da polisiyeye olan merakımız aslında siyasete ya
da faili meçhullere olan merakımızın bir süreği mi?
Eğer
günümüzde Orta Doğu’da büyük güçler kıyasıya vuruşuyorsa, ülkemiz bir yabancı
ajan ve yerli işbirlikçi cennetine dönüşmüşse, terör örgütleri iş başındaysa,
patlayan bombalarla algılar ve kararlar etkilenmeye çalışılıyorsa ve medya
birinci güç olmuşsa, polisiye eserden beklentimiz de buna bir ölçüde ayak
uydurmuş olmalıdır.
Türkiye
uluslararası güçlerin seri operasyonlar
yaptığı, Üçüncü Dünya Savaşı şeklinde yorumlanan kapışmalar yaşanan bir
bölgenin göbeğinde yer alıyor. Bir konu cenneti oluyor böylece. 90’lardaki
siyasi cinayetleri, suikastları, faili meçhulleri ve terör ortamını düşünün.
Son beş yıldaki Arap Baharı adlı tezgâhları, Mısır’ı, Ukraynayı, Türkiye’deki
çalkantıları ve bugünlerin konjonktürünü birlikte ele alınca yazarlarımızın
konu sıkıntısı çekmesi mümkün görünmüyor.
Orta
Doğu’da süper güçlerin kapıştığı bir devri yaşıyoruz. Paylaşım savaşı olanca
hoyratlığıyla sürüyor. İstihbaratın yetkinliği varkalmaya eşitlenmiş durumda.
Morgenland’ın (Doğunun) en gaddar James Bond’ları, yakında Türkiye’den çıkacak.
Siyasi polisiye yazarları için de aynı şeyi söyleyebilirim.
Kapalı
ortamda ustaca işlenmiş bir cinayetin araştırılması bulmaca çözmeyi seven
beyinleri her zaman ilgilendirir. Akıcı metin, eğlenceli atmosfer, ilginç yaşam
öyküleri ve heyecanlı bir final daima okur bulur, ama yukarıda saydığım
nedenler bizi siyasi komplolara, dış kaynaklı operasyonlara ve faili meçhullere
doğru itecektir. Çünkü dirliğimiz, birliğimiz ve düzenimiz ancak bu işlere akıl
erdirmekle kazanılabilecek bir ödüldür. Dünya böyle bir yerdir. Er ya da geç
bunun farkına varıyoruz. Kayıp Kedi (2015) adlı kitabım böyle bir farkındalığın
sonucu yazılmış olan bir siyasi polisiyedir.
4 - Polisiye
romanın öteki romanlardan farkı nedir? Neden böyle bir ayrıma gidilmiş sizce?
Nasıl ki her romanda aşk varsa, acı ya da mutluluk varsa, savaş, göç varsa
cinayet de olacaktır. Biri çıkıp katili arayacaktır.
Bu
ayırıma gitmek önemli ölçüde bilimin çeşitlenmesinin sonucudur. Keşfedilen
türler, üretilen bileşikler, sayısı belirsiz mamüller sınıflara, çeşitlere,
kısımlara, gruplara ayrılır ve öyle öğrenilirken edebiyatın bu dallanmanın
budaklanmanın dışında kalması beklenemezdi.
Polisiye genel olarak thriller-tirildeme
ailesine aittir. Kendisi
de bir alt türdür. Dalları vardır. Dalları diğer türlere göre epey çoktur.
Bilimkurgu-Polisiye, Mafya, Casusluk, Mahkeme –Avukat – Polisiyesi, Paranormal
Polisiye, Mizahi Polisiye, Psikolojik Polisiye, Siyasi Polisiye, Soygun, Seri Cinayetler, Politik Suikast konulu
polisiyeler vb.
Tabii bir de şu var: İyi bir
polisiye iyi bir romandır. Kurgusu muhkemdir, örgüsü dallı budaklı ve
labirentlidir, ama metne doğallık duygusu hakimdir. Karakterler güçlü
ışınımlara sahiptir ve buram buram gerçek hayat yansıtıyordur. Olay örgüsünden ne
anlattığından bağımsız olarak edebiyat soluyoruzdur. Ben kalender meşrebim.
Olursa böylesi olsun diyorum.
5 - Bununla birlikte polisiye türünün çok ciddi bir okur kitlesi var. En
çok okunan kitaplar arasında her zaman bir polisiye ürünü bulmak mümkün. Bunu
neye bağlıyorsunuz?
Ucuz ve risksiz bir
qua-serüven yaşama arzumuz. Okurken heyecan duymak, ama sorumluluk
almamak güdüsü. Bu nedenle polisiye çok okunma, filmleştirme ürünü olmaya devam
ediyor. Dedektif ya da araştırıcı bizim bir çeşit ‘Part Time Avatarımız’
gibidir. Bütün tehlikeyi ve acıyı o üstlenir. Dedektif romanlarını ya da
filmlerini bir çeşit zihin egzersizi gibi gören okurlar da vardır. Bence en
güçlü saik Part Time Avatarımız sayesinde heyecanlı, ama risksiz bir serüven
yaşayarak, hormonlara adrenalin salgılatma arzudur.
6 - Hikâyeyi
kurgularken nelerden yararlanıyorsunuz? Mesela kahramanlarınız ve olaylar
gerçek hayattan mı seçiliyor? Emniyet birimlerinin çalışmalarından,
bulgularından, haberlerden istifade ediyor musunuz?
Gerçek
hayata dair olan her an en yakınımdadır. Kurgumun temelinde gerçek hayat,
hakiki karakterler oturur. Zamanında çok değişik işler yaptığım için bu benim
için zor değildir. Kuleden bakarak yazan tiplerden değilim. Olaylara elden
geldiğince ahalinin gözünden bakmaya çabalarım. Karakterlerimin çoğu da bu
ortamların çocuğudur. Emniyet birimlerinin çalışmalarının medyaya yansıyan
kısmından yararlanırım. Haberlerden de. Sürekli not alırım. Ne oluyor bitiyor
haberdar olmak isterim. Konjonktürün nabzını dinlemeye çabalarım.
Amsterdam’da
Alsancak Börekçisi adlı bir börekçimiz vardı. Oradaki çalışma hayatımı
kitaplaştırdım. (Alsancak Börekçisi 2013
– Nar Kitap) Kısa bir alıntıya göz atalım:
Anlı şanlı Laz Mustafa bir altmış boyunda,
sıradan tipli biriydi. Zayıf ve çelimsizdi. Sokakta gören hiç kimse ünlü
babayiğit Avadis’i vurduğunu tahmin edemezdi. Avadis’le aralık 1975’te İstanbul
Kumarhanesi’nde tanışmıştım. İkisi bir arada Edi ile Büdü gibiydi. Laz Mustafa çıkan karambolden istifade ederek
adamı vurunca ünlenmişti. Artık namlı bir kabadayıydı. Olay sırasında Avadis de
silahına davrandığı için Laz Mustafa bir yıl hapis yatıp çıkmıştı. Namlı
kabadayı olması kısa zamanda herkes için bir sıkıntı haline gelmişti. Bir sürü
yerden haraç istediği ve koparttığı söylenmekteydi.
*
Dükkân
iyice dolduğunda Laz Mustafa hesabı ödeyip gitti. Arkadaşıyla kapıda iki ayrı
yöne gittiler. Laz Mustafa Ten Kate pazarı tarafına yönelmişti. Kapıdan sokağa
baktığında yüzünün her zamanki gerginliği geri dönmüştü. Yanında kapı gibi iki
adam gezdirebildiği zamanlar geride kalmıştı. Dünyanın en uzun boylu
insanlarının yaşadığı bir ülkede küçücük boyu ve çelimsiz yapısıyla kırılgan
bir görünümü vardı. Üzerinde çifte tabanca, yedek şarjörler falan vardı ama
sökmezdi artık. Dağlar şehre inmişti âhir zamanda. Korku sokakları
bekliyordu.
Laz Mustafa’yı son görüşümüz oldu. Dört saat
kadar sonra bir barda otururken yine ara sıra gelen bir müşterimiz olan on
sekiz yaşındaki bir genç tarafından bir barda kafasından vurulacak ve ölecekti.
O saatlerde börekçi hâlâ açıktı ama haber ancak ertesi sabah bomba gibi
patlayacaktı.
40
yıllık göçümün daha 2. yılında böyle bir çevrenin içersindeydim.
1992
yılında Amsterdam’ın Gülü adlı bir polisiye roman yazdım. Bu kitap 1993 yılında
De Rose van Amsterdam başlığıyla
Hollanda’da basıldı. Bunu aynı kahramanın De
Ridders van Amsterdam – Amsterdam’ın Şövalyeleri adlı ikinci kitabı takip
etti. Amsterdam’ın Gülü 1997’de Metis Yayınları, 2002 yılında da Everest
Yayınları tarafından Türkiye’de basıldı. Bu kitabın kahramanı Orhan Demir,
Göçmen Türkiyeliler’in, Euro-Türk’ün tarihindeki ilk dedektifidir. Orhan Demir
bir Kuzey Avrupa ülkesinde Akdeniz patentli üsluplu maçoluk sergiler. Ayrıca
esprilektüel, edebiyat sever anlayışlı bir genç adamdır. Silah ve yumruk
kullanımı asgari ölçüdedir. Amsterdam’ın
Gülü bu yıl Palto Yayınları tarafından yeniden basıldı.
7 - Polisiyemizde
bir dönem Batı’daki benzerlerinin akılcılığı öne çıkarmasına karşın sezgiyi
yücelten yaklaşımlar ortaya konuldu. Yine bir dönem milliyetçi bir kimliğin
vurgulandığı görülür. Modern Türk polisiyesi bağlamında ortak bir dilden, kapsayıcı bir özellikten söz etmek mümkün mü?
Dedektif
ancak akıl, teknik donanım, hızlı ve doğru bilgi edinmenin yanı sıra sezgileri
de denkleme katarak ortalama cürüm vakalarını çözebilir. Sezgi tek başına işe
yaramaz. Bu tür kurgular masalı andırır ve inandırıcı etki yapmaz. Sezginin ve paranormal yeteneklerin abartılmasıyla
medyum dedektifler ya da polislere yardım eden medyumları anlatan romanlar
yazılıyor. Batı da bu alandaki kitap, dizi ve filmlerin sayısı belirsizdir.
Bizde bu tür henüz emekleme aşamasındadır.
Dedektif
iflah olmaz derecede futbol meraklısı olabileceği gibi, bazen de şovenist
denecek kadar milliyetçi olabilir. Tanıdığım dünya çapında 1 numaralı
milliyetçi polisiye/casusluk kahramanı James Bond’tur. Her şey Kraliçe yani
memleketi içindir. Arsen Lüpen de örneğin,
aslında
bir hırsız olmasına rağmen yeri geldiğinde milliyetçi tavır gösterir.
Modernitenin milliyetçiliği parlattığı zamanlarda yazılan romanlardır bunlar.
Ortak
dili etkileyen birkaç nokta var. Biri çeviri dilinin aşılması süreci. Polisiye
dilimizin, polisiye Türkçesinin bir ölçüde çeviri dili etkisinden kurtulduğu da söylenebilir. İkinci olarak bir
tradisyona yaslanma hali. Bundan söz etmek için belki biraz erken, 1880 – 2015
arasında polisiye roman yazmış yazarların kitaplarının çoğu yeniden basılıyor
ya da sahaflarda bulunabiliyor. Bu türün tutkulu okuru bir sürekliliği
hissediyor.
Kapsayıcı
özelliğe önceki sorularda biraz değindim.
Bize haslık denen şey son 140 yıl içinde yazılmış polisiye metinlerinde yeterli
ölçülerde mevcuttur, ama kapsayıcı nüve dağınıktır. Tümlenmiş değildir. Yakın
gelecek için kapsayıcı özelliğin ölçütü, tarih ve siyaset bilincine,
konjonktürü doğru okuma yetisine sahip olmak ve yakın gelecek için
gerçekleşmesi muhtemel çıkarsamalar üretebilmek olacak.
8 - Türk ve dünya
edebiyatında dikkatinizi çeken yazarlardan örnek vermek isteseydiniz kimleri
sayardınız?
Uzun
isim listesi vermek istemiyorum. Başlangıçta beni etkilemiş yazarlara biraz değindim.
Türk edebiyatından Ümit Deniz ve Celil Oker’i sayabilirim. Dünya edebiyatından
Per Wahlöö-Maj Sjöwal, Len Deighton ve John Le Carre. Bir de, diğerlerinin yanı sıra Stephen King’in
polisiye tarzındaki romanlarını da çok beğeniyorum.
9 - Bu türün
kahramanlarını ve yaşana olayları dikkate alırsak kötülük ile iyiliğin, suç ile
hukukun savaşından söz etmek mümkün. Nihai olarak polisiye edebiyat, okuruna ne
söyler? İnsanın içindeki kötülüğü yok etmek, daha iyimser bir tabirle
hafifletmek gibi bir misyonu yüklenir mi?
İyilik
ve kötülüğün savaşı, zıtların kışkırtıcı birlikteliği kâinatı hayatta tutuyor.
Bunlar olmasa söner ve donar biterdi. Biri diğerine çeşitli yüzdelerde galebe
çalar. Bazen biri, bazen diğeri baskın çıkar. Asla kesin zafer yoktur. Suç ile
hukuğun kavgası müzminleşmiştir. Bu kendini hukuğun üstünde görenler için de biraz
geçerlidir. Çünkü onların da kendi kalibrelerinde rakipleri vardır. Bu zamanda
nihai olarak polisiye edebiyat okuruna okkanın altına gitmemek için tetikte ve
örgütlü durmayı öğütler.
İnsanın
içindeki kötülüğü hafifletmek gibi bir misyon iyi kotarılmış polisiye
romanlarda daima mevcuttur. Suçlunun kendisi iç konuşmalar ve bilinç akışıyla
pişmanlığını, cürmün geri çevirilemezliğinden dolayı hissettiği acıyı anlattığı
pasajlar, filmlerde bu tür sahneler potansiyel suçluları etkiler bir nebze.
Buna inanmayı seviyorum.
10 - Polisiye
edebiyatın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu türün okuyucusunu önümüzdeki
yıllarda bekleyen gelişmeler ne olacak sizce?
Suçun
doğası değişmeyecek. Kin, intikam, kıskançlık, menfaat, ihtiras, güç peşinde
koşma ve her türlü suç işlemeye meyilli olmak aynı kalacak. Teknoloji bu
güdülere yeni imkânlar sunacak. Aynı imkânları örgütlü polis güçleri de
kullanacak. Minorty Report, I Robot, Robocop, Predestination,
Inception gibi filmlerde anlatılan ortamlar gerçekleşecek. Avatar kullanımı söz
konusu olduğunda ceza hukuku kendini buna uyarlayacak.
Siber dedektifler şu anda bile
varlar. Milletin sosyal medya bildirilerini tarayarak bilgi topluyorlar.
Bilgisayarına girerek özel kayıtları kopyalıyorlar. Dark Web’I düşünün. Bitcoin
ödeyerek kiralık katil tutanlar var. Küresel boyutta bir izleme izlenme durumu söz
konusu. Rakibin her anını kollayabilmek için teknoloji ve insan gücü azami
ölçüde kullanılıyor. Bu arada insanlar yavaş yavaş her an her açıdan
gözleme, panopticon düzeninin yanı sıra herkesin her an gözlendiği synopticon
gerçekliğine doğru kayıyor. Synopticon tıpkı nomofobi benzeri bağımlılık
yapıyor.
Bütün bunlara bir de yapay
zekâ ve YZD, Yapay Zekâ Dedektifleri katılınca iş çığırından iyice çıkacak.
Dünya artık asla eskisi gibi olmayacak. Niye hep aynı kalsın ayrıca? Öyle değil
mi?
11 - Söz bir söz?
İnteraktifliği de ıskalamayalım.
Polisiye zamanla bir miktar interaktifleşecek de kaçınılmaz olarak. Okur gerçek
bir suçlunun araştırılması ve takibi sırasında eyleme dahil olacak. Bazı
riskleri göze alarak örneğin bir suçlunun
takibine bizzat katılacak. Bunun için yüklü bir aylık aidat ödeyerek emniyet
teşkilatından ‘SİE, Suçlu İzleme Ehliyeti’ alınacak. Bu ehliyeti almak isteyenlerden
psikolojik testlerden geçer not alması istenecek. Tabii bunların sahteleri de
mevcut olacak. İşe SİE hackerları-kalpazanları da karışacak. İzleyici kafayı
iyi çalıştırırsa, olay mahalline yakınsa katilin yerini ilk o tespit edecek.
Çok şanssızsa bir sonraki kurban kendi olacak. Diğer bir izleyici onun
intikamını almak için ipuçlarını takip edecek. En heyecanlı polisiyeler bunlar
olacak muhtemelen. Online-çevrimiçi olarak dünya ölçeğinde anında izlenebilecek.
Her yıl bunların en başarılılarına para ödülü verilecek.
Önce evlerde kuantum
bilgisayarlarını kullanmaya bir başlayalım hele. Arkası çorap söküğü gibi
gelir. Ne diyorsunuz? Biraz ExistenZ mi solumaya başladık?
4026 -----------------------
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder