27 Ekim 2016 Perşembe

Ah! Öyküleri-2 Son Sefer

Ah! Öyküleri: 2

                                                                                                        Nasib Öğretmen ve bir günlük Fatima bebeğe
Sadık Yemni
Son Sefer


                                            







Küçük çocukları küçük kurşunlarla öldürürler, değil mi anne?
                                                         Bir Boşnak çocuğun sorusu


   Bulunduğum yerden büyük bir oyun bahçesi ve onu çevreleyen dört katlı binalar görünüyordu. Mimari olarak farklıydılar. Daha önce ömrümde hiç bulunmadığım bir yerdeydim. Hemen önümde köşede kaldırımda yüzü bana dönük uzun boylu bir adam duruyordu. Onun beş metre kadar arkasında karşı kaldırıma bir minibüs park etmişti. Bakımlıydı, ama bayağı eski bir modeldi. İçindeki kıpırtılı silüetlere bakılırsa içi doluydu.
  “İyi geceler bayım. Sizi kategorize edemiyorum. Sorduğum için özür dilerim. Bu sokakta mı oturuyorsunuz?”  
  Krem rengi pantolon, bordo renkli tişört giymiş, bembeyaz kısa saçlı adam yetmiş başlarında falan olmalıydı. Sokak lambasına çok yakın durduğumuz için mavi gözlerindeki hafif yollu tedirginliği görebilmekteydim.
  “Benim için de bir sürpriz.” dedim. “Burası neresi? Hangi şehir yani?”
  İri yarı adam içini çekti. Yüzümden dalga geçip geçmediğimi sezmeye çalıştı ve sonunda “Amsterdam.” dedi.
  “Gerçekten mi?”
  Şaşkınlığımın samimiyet derecesinden etkilenmişti. “Buralı değil misiniz?”
  “Değilim. Hayatımda Amsterdam’da sadece iki gün bulundum. Rijks Müzesi, Van Gogh Müzesi, Dam Meydanı, Kırmızı Işıklar ve bol bol bira. Bütün hatırladığım bu. On yıl önce falandı. Karımla henüz boşanmıştık. Bekârlığımın tadını çıkartıyordum.”
  Yaşlı adam gülümsedi. “Burası şehrin doğusu. Başkan Brand sokağı. Afrika semti derler genel olarak.. Amsterdam’da sadece iki gün kalan bir turistin buraları bilmemesi çok normal. Biliyor musunuz, aslında önce sizi görev teslimatı için gelen bir stajyer sandım, ama bu pek mümkün değil. Çünkü bu gece... Şimdilik seferlere ara veriyoruz. Bu minibüs sonuncu olacak.”
  “Bir önceki adımım buradan binlerce kilometre uzaktaki bir şehirdeydi.” dedim. “Tıpkı şu anda olduğu gibi geceydi. Orada bir rüyadaydım ve bunun yarı bilincinde ‘bakalım şimdi ne olacak’ beklentisiyle bir sokakta yürüyordum. Saatime yeni baktığım için biliyordum. Neredeyse sabahın dördü olmasına rağmen sokak bayağı doluydu. Cıvıl cıvıl bir yaz gecesini soluyordum. Bütün dükkânlar açıktı. Eskiden bakkal dediğimiz küçücük bir marketin önündeki tel sette duran gazetelere bakmak için durmuştum. 11 Temmuz Perşembe gecesini Cuma sabahına bağlayan anlardaydım. Başlıkların bir çoğu 18 yıl önceki Srebrenitsa katliamıyla ilgiliydi.”
  “Yani uyanmak yerine bir rüyadan buraya geçişlendiniz?”
  “Sanırım öyle.”
   “Çok ilginç. Genellikle insanlar şu minibüsü fark etmeden geçip giderler. Bir taksi neredeyse tamponları minibüse değecek kadar yakın durur. İçinden çıkanlar başını bile çevirip bakmaz. Şoför müşteriyle yaptığı kilometreyi taksinin seyir defterine kaydederken burada olan bitenlerden öyle uzaktır ki. Neden tam şurada iki metre arkada durduğunu sorgulamaz. Buradan geçen hiçbir araba, motor ya da bisiklet minibüse çarpmaz; hemen dibinden geçmez. Bütün farkındalıkları bu kadardır. Neden yaptığımızı bilmediğimiz binlerce davranıştan biri olarak kalır. Komşular da on sekiz yıldır burada süregelen faaliyetten bihaberdir. Beni burada kaldırımda dikiliyor görürler, ama zihinleri bunu süreklilik şeklinde algılamaz. Çünkü benden hiç şüphelenmezler. Neden haftada bir gece sabah gün ağarana kadar burada durduğumu kafalarına takmazlar. Bazen bir köpek işi çakar.“ Adam gülümsedi ve solundaki dairelerden birini işaret etti. “Şurada ikinci katta yalnız oturan benim yaşlarımda bir adam var. Benden yirmi santim kısa, ama kilomun iki katı cüsseye sahip. Eski bir saksafoncu. Çok şirin bir köpeği var. Rus finosu diyorlar ya. O tip. Adı Moody. O, beni de minibüsü de, içindekileri de görüyor. Hiç hırlamaz. Minibüsün yakınlarında asla pislemez. Çok ilginç bir şey kokluyormuş gibi buralarda oyalanır. Adam da çok soğuk ya da yağışlı bir hava yoksa üstelemez. Belki köpeğin antenleriyle bir şeyler hissediyordur o da. Bana ‘iyi geceler’ der. Birinci kez yanımdan geçerken. Dönüşte ise çoğu kez görmezden gelir. Çünkü selam verirse burada gece sabaha karşı yağmurun altında ne yaptığımı soracağından çekinir. Haklı. Özür dilerim size kendimi tanıştırmadım. Adım Gerard.”
  Adımı söyleyip adamın uzattığı elini sıktım.
  “ Adınız ne çok şeyi açıklıyor, ama benim en çok merak ettiğim nokta bir rüyadan buradaki gerçek dünyaya ayak basabilmeniz. Rüyanın içinde rüyaya tamam derim de, iki gerçek mekân arasında bir rüyanın köprü durması durumuyla ilk kez karşılaşıyorum.”
  “Benim için de bir ilk.” dedim.
  “Bir dakika ya... Biz hangi dilde konuşuyoruz?”
  O kadar doğal bir şekilde zorlanmadan konuşuyor ve söylenenleri anlıyordum ki bu garabeti ben de o söyleyince fark etmiştim.  “Ben kendi ana dilimi konuşuyorum.” dedim.
  Gerard şaşkınlıkla başını salladı. “Ben de.Vay canına. Ne jübile akşamı ama!”
  “Burada tam olarak ne yapıyorsunuz?”
  “Şu gördüğünüz minibüs Srebrenitsa’ya gidiyor. İçindekiler de yolcular. Şurada biraz ileride Bulgaristan’a yolcu götüren bir minibüs kalkardı. Gece yarısı Bulgarlar araca biner ve memleketlerine doğru yola çıkarlardı. Ucuz tarifeyle. Genellikle cuma akşamları. Srebrenitsa seferleri ise salıyı çarşambaya bağlayan gecelerde yapılır. Bana gelince... Bir gün evde Martha’yla, karımla yemek sonrası kahvesini içiyorduk. Wormerveer’de. Biraz kuzeyde küçük bir yerleşim yeridir. Ansızın bir düşünceyle doldu zihnim. Bir ses buraya gelmemi söylüyordu. Sesi dinlerken bu sokağı ve bu minibüsü gördüm. Aslen Wormerveerliyim, ama Amsterdam’ı iyi bilirim. Yine de burayı bulabilmek için oğlum Jan’ın çizimlerini kullandım.”
  “O nereden biliyormuş?”
  “Jan o tarihten birkaç ay önce motor kazasında ölmüştü.”
  “Toprağı bol olsun.”
  “Sağolun. Güneşli bir Pazar günüydü. Şubat sonunda uzun ve gri kış günleri sıkıcı yüzünü gevşetmiş ve güneş açmıştı. Öğlen motorla evden çıktı ve geri dönmedi. Akşam dönüş yolunda bir arabayla çarpışmış. Olay yerinde öldü. Onun güncesini karıştırırken bu sokakların kurşun kalemle çizilmiş bir şemasını gördüm. Altında ‘Sıra bana geliyor’ yazılıydı, ‘bana‘nın altını çizmişti. Tarihi de yazmıştı.  8 Nisan gecesiydi. 8 Nisan 2008.“
  “Anlıyorum.”
  “Martha ile kırk dört yıldır evliyiz. O gece nedenini bilmemesine rağmen Amsterdam’a gitmek istememi çok anlayışla karşıladı. Jan ölmüştü, ama sevgisi aramızda bir tümsek gibi duruyordu. Çok sevilen birinin kaybı bazı şeyleri mazur kılar. Neyse... Sizin durduğunuz yerde birisi gelmemi bekliyordu. Uzun boylu, kırk ortalarında zayıf bir tipti. Avurtları çöküktü. Ayakta zor duruyordu. Hastaydı. Çok hastaydı. Srebrenitsa’da görev yapan BM askerlerinden biriydi. Teğmenmiş. Pişmandı. Çok pişmandı. Bana minibüsü gösterdi. Durumu izah etti. Adam kanserdi. Birkaç haftalık ömrü kalmıştı. Görevi bana devrediyordu. Telefon numarasını da verdi. O gece bana staj oldu.  Teğmen üç hafta yaşadı. Her sefer sonrası onu arayıp tekmil verdim. Dördüncü kez aradığımda telefonu kimse almadı.  Üçüncüde bilinci aldığı ağrı kesiciler, morfin nedeniyle iyice kısıktı. Güç bela kim olduğumu hatırlamıştı. Aradığım için çok sevinmişti. Ağladı konuşurken. Ben de ağladım.”
  “Jan da mı askerdi?”
  Tam Gerard bir şey diyeceği sırada genç bir çift sağımızda kalan köşeyi döndü ve bize doğru yürüdü. Yirmi başlarında taze sevgililerdi. Adımları sabırsızlık yüklüydü. Yanımızdan geçerken bizi hızlı ve sıradan bir merakla süzdüler.
  “Onlar da sizi gördü.”
  Bunu ben de fark etmiştim. Genç bakışlar benim suretimi de yalamıştı.  Başımla onaylayıp geçenlerin arkasından baktım. Başlarını geriye çevirip çevirmeyeceklerini merak ediyordum. Buna niyetleri yok gibiydi. Daha ciddi bir mevzuya odaklandıkları belliydi.
  “Komşular. Hemen şurda oturuyorlar.”
   Gençler Gerard’ın işaret ettiği yere girip gözden silindiler. Sokaktaki tek hareketlilik bu değildi. Parkın diğer ucunda bir taksi durmuştu. Yolcu indiriyordu.Islıkla bir melodi çalan orta yaşlı, uzun saçlarını arkadan bağlamış bir adam bisikletle bulunduğumuz sokaktan geçip gitti. Sapsarı bir tişört ve siyah kot giymişti.
  Gerard’ın yüzü nostalji lambalarını yakmıştı. “Beetje verliefd. “ dedi. “Andre Hazes adlı ünlü bir şarkıcımızın unutulmaz parçası. Seksen başları. Biraz Âşık. Bu parça bir ara dilimden hiç düşmezdi. O da yıllar önce öldü. Amsterdamlıydı.”
  Bu ismi hiç duymamıştım. Bunu düşünürken bana göre sol ileriden birisinin bize yaklaştığını gördüm. Diğer gelip geçenlerden farklıydı.
  “Bu bir yolcu.” dedi Gerard.
  Uzun boylu, zayıf yapılı otuz yaşlarında bir erkekti. İki günlük sakallı yüzünde huşu veren bir dinginlik vardı. Uzun kollu uçuk mavi bir gömlek, sol dizi yırtık lacivert kot kumaştan bir pantolon vardı üzerinde. Mokasen ayakkabıları iyice eskimişti. Yanımızdan geçerken bize bakıp gülümsedi ve başını eğerek selam verdi. Biz de aynı şekilde mukabele ettik. Adam minibüse bininceye kadar bakışlarımızla takip ettik. Ensemdeki kıllar diken diken olmuştu.
  “Jan orada askerdi.” dedi Gerard bir ton daha alçak bir sesle. “Thom’un emrindeydi. Radko’nun yaptığı katliama tanık oldu. Öldürülen sekiz bin küsur Boşnak’ın sağlık ve esenliği onlara emanetti. Bir şey yapamamanın acısıyla kahroldu.  Srebnenitsa’dan döndükten sonra bir daha asla aynı insan olmadı. İçinde bir şeyler eksilmişti adeta. Bize neredeyse hiçbir şey anlatmadı. Motora binmeyi severdi. Dayısına çekmiş. Martha’nın abisi de öyleydi. Sayısız kaza, sayısız kırık ve sıyrığa rağmen yaşıyor hâlâ. Elli yıl motora binmişti. En sonuncu motorunu Jan’ın yirmi beşinci yaş gününde hediye etmişti. Bir Kawasaki’si vardı. Onun jübilesiydi. Jan motora gözü gibi baktı. Ve sonra bir gün...”
  Eliyle boş ver anlamına bir işaret yaptı, ama dili buna uymadı.
 “Oğlum son yıllarda çok içiyordu. Nişanlısından ayrılmıştı. dikkati dağılmış olmalı. Bizim küçük bir nakliye şirketimiz var. Orada çalışıyordu. Sıkılınca ya bir kenara çekilir ya da motora atlayıp Almanya’ya, İtalya’ya falan giderdi. On bazen on beş gün. Dönüşte hayata yeniden katlanabilir durumda olurdu. Yüzü az da olsa gülerdi. Böyle anlarda içimde umut yeşerirdi. Gençti ve ömründe daha uzun bir ömür vardı. Tek çocuğumuzdu.”
  Gerard sözlerine ara verince kalbimde acısını paylaşarak minibüse baktım ve “Kim bu yolcular?” dedim.
  Adam bildiğin şeyi niye soruyorsun tavrı takınmadı ve “Belgeselleri ve o zamanda kalan kayıtları izlemişsindir.” dedi. “Beni en çok yaralayan şey o küreklerdi.  Ne çok kürek vardı.  O kürekleri tutanların yürekleri taşlaşmıştı. O sırada. Belki bir süre daha. Ama zaman taşı  bile etkiler. Ufalar, toza dönüştürür. Bazı hallerde de bir nebze de olsa telafi etme şansı verir.”
  “Doğru. Ne zamandır var bu seferler? 1995 Temmuz’undan bu yana mı?”
  “Evet.”
  “Benden önceki teğmen anlattı.  Ondan önceki refakatçi bayağı yaşlı bir kadınmış. Amsterdam’da oturuyormuş. Pijp adlı semtte. Buraya yakın. Adı Helena. Eski Yugoslavya’daki askerlerimizle dolaylı dolaysız bir ilişkisi yokmuş. Bir Boşnak komşusu varmış. Hikâyeyi ondan dinlemiş ve etkilenmiş. Helena ikinci refakatçiymiş. O da birinciden devralmış işi. Birinci benim yaşlarımda bir adammış. Hans. Onun da oğlu askermiş Srebrenitsa’da. İntihar etmiş. Geriye döndükten dört ay sonra. Hapla. Ölmemiş, ama üst katı dağıtmış bayağı. Adam dolmuşun yerini rüyasında görmüş. Hans tam altı yıl refakatçilik yapmış. Sonra bir kafede gazetesini okurken kalp krizinden gidince yerini Helena almış. Dört yıl.  Helena seksen yedi yaşında tükenerek ölmüş. Teğmenin sıhhi durumu ancak üç yıla yetmiş. Son beş yıldır da ben bakıyorum bu işe. Benim de işimi ölümle bırakmam lazımdı, ama bu gece sonuncu sefer.
  “Bunu nereden biliyorsunuz?”
   Gerard’ın bunu sormamı beklediği belliydi. Eliyle bana az önce genç çiftin gittiği kaldırımdaki bir şeyi işaret etti. “Orada bir işaret var. Gelin göstereyim size.”
  Birlikte on metre kadar yürüdük. Köşeye beş metre kala durduk.
  “Bakın burada.”
   Gerard’ın parmağının ucunun işaret ettiği şey kalbime önce korku saldı, sonra da kesif bir umutsuzluğun bayıcı etkisini hissettim. Yerde hemen ayağımın dibinde duran şey sert plastikten yapılmış bir oyuncak bebekti. Sarı saçlı, mavi elbiseli bir kızdı. Ağzı kulaklarına kadar kesilmişti. Korkunç bir kinin, katran gibi katılaşmış acımasızlığın sembolüydü adeta. Midem buz gibi olmuştu. Bu bebeği kesen elin yüklendiği cinnet BM askerlerinin sözüne ve şerefine güvenmiş kadın, erkek, çocuk, bebek, binlerce silahsız insanı katletmişti.
   Bu bebeği ilk kez görüyorum. Oğlumun güncesinde resmi çizilmiş ve ‘Son Sefer’ yazılmıştı. Jan seçilmiş biriydi. Kazada ölmeseydi şimdi burada onunla konuşuyor olacaktın.”
  Başımı salladım ve sessiz kaldım.
  “Sayılar da tutuyor.” dedi Gerard. “8372 adet ölü varmış resmî rakamlara göre. Bu minibüs şoför de dahil 11 kişi alıyor. Son 15 yılda her hafta 11 kişi ne eder? 8500 yuvarlak hesap. Bu gece son sefer.”
  Hesaba aklım yatmıştı. “Makul bir açıklama.” dedim. Gözümü bebekten alamıyordum   
  Gerard sol ayakkabısının ucuyla bebeği işaret etti ve “Bu ağzı kesik bebek burada kalacak. Plastiğin doğadaki dayanma ömrü kadar.” dedi.
  Bebeğin çok direngen bir yapısı olduğunu hissediyordum. Adam haklıydı. Minibüse baktım. ve “Kaç yolcu eksik acaba?” dedim.
  “Alışkanlıkla sayarım. Bir yolcu eksik. Gelir birazdan. Minibüsler daima güneş doğmadan az önce kalkar.“
  “Nereye gidiyorlar acaba?”
  “Bunca minibüsün toplandığı yeri hiç merak etmiyorum.”
  Ben de etmiyordum, ama bunu söyleyemedim. Gerard’ın sözü biter bitmez köşede bir silüet belirmişti. Bir erkekti. Topallıyordu. Kucağında bir şey tutuyordu. Dikkatle baktım. Kundaktı sanki. Biraz yaklaşınca doğru tahmin ettiğimi anladım. Kısa saçlı, orta boylu, değirmi yüzlü genç bir adam yanımızdan geçti. Kucağında yeni doğmuş bir bebek tutuyordu. Bize gülümsedi ve “Fatima bebeği götürüyorum.” dedi.
  Ona sessiz kalarak ve başımızı sallayarak karşılık verdik. Sanki bunu yapmak için Gerard’la anlaşmış gibiydik. Adam topallayarak gidip minibüse bindi.
  “Gel gidelim biz de. Son sefer için bir katkım var da.”
  Minibüsün yanına gittik. O sırada ileriden gelen bir araba bizim tarafa döndü ve aynı hızla yoluna devam etti. Köşede birkaç saniye bekledi. Sağa dönüp görüşümüzden çıktı. Arabayı kullanan orta yaşlı bir kadındı. Bize hiç dikkat bahşetmeden geçip gitmişti.
  Gerard pantolonunun sol cebinden parlak bir şey çıkardı.
  “Bu Jan’ın madalyası. Metale bağlı şeridi ben çıkartmadım. Jan yapmış olmalı.”
  Gerard’ın gözleri dolmuştu. Minibüsün açık duran kapısına yaklaştı. Dördü kadın çeşitli yaşlardan yolcu bize hafif yollu ilgiyle baktılar. İçlerinden dostça gülümseyenler oldu. Fatima bebek en arkada oturan hafif topluca bir kadının kucağındaydı. Hunharca öldürülmüş on iki canı bu kompozisyonda görmek inanılmaz derecede yürek burkucuydu. Ben de gözyaşlarımı tutamaz haldeydim. 
  Gerard madalyayı kapı hizasında oturan topluca bir kadının ayaklarının altına attı. Kadın adama bakarak gülümsedi. Birkaç saniye sonra kapı kapandı ve seksenlerde pek muteber olan minibüs hareket etti. Hiç motor sesi gelmiyordu. Buna şaşan yanım maddi hayatla besleniyordu.
   “Radko Mladic’in temsil ettiği kıyıma katılanları tanrı affetsin.”
  Sol elimle yanaklarımdaki ıslaklığı silerken, “Amin.” dedim.
  Gerard’la ayrılma zamanı gelmişti. Elimi uzattım. El sıkıştık.
  “Son Sefer’e tanık olmanıza bakılırsa aklımdaki son şeyi size sorabilirim.”
  Merakla yüzüne baktım.
  “Jan’ın defterinde bir not vardı. AH! Bunu bebeğin resminin altına üç kez yazmıştı. Bunun ne olabileceği hakkında bir fikriniz var mı?”
  “AH çekilen bunca acının ortama saldığı enerji olmalı dedim. Aramızdaki dil engelini kaldıran ve minibüsün lastiklerini döndüren güç. Aklıma başka bir şey gelmiyor.”
  Bu izahat Gerard’a yetmişti. İçini çekti ve sağ elini kaşına değdirerek bir selam çaktı. Aynı şekilde karşılık verdim. Yaşlı Hollandalı dönüp son yolcunun geldiği yöne doğru yürüdü. Hıçkırarak ağlamanın eşiğinde olduğu için selam sabah işini kısa kesmişti. Arabasını ana caddeye park etmiş olmalıydı.
  Onu izlerken parmağım bir şeye değdi. Bir gazetenin ön sayfasıydı. ‘Acımasız Katliamın Yıldönümü’ başlığını atmıştı.
  Rüya atmosferime geri dönmüştüm. Evimi, yatağımı ve yaşama tutunmuş bedenimi bulmama az kalmıştı.

                                                                                                                                Çeşme – Temmuz 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder