Kayıp kedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kayıp kedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2019 Salı

Kayıp Kedi - Efnan Atmaca ile Söyleşi

Efnan Atmaca – Sadık Yemni   

1 - Sizinle ‘Yatır’ üzerine konuştuğumuzda romanlarınız türü için trildeme tanımını yapmıştınız. Bu kez mistisizm ile sihiri dışarıda bırakıp sert bir gerçeklik kurgusunu tercih ediyorsunuz. Neden bu kez böyle bir yola başvurdunuz?
Yatır söyleşimizin üzerinden tam on yıl geçti. Ben bu arada Amsterdam’da dergicilik ve kendi kurduğum think tank kulübünün moderatörlüğü yaptım. Kültürel organizasyonların idari kadrosunda yer aldım. Mistisizm, bilimkurgu türlerinin yanısıra gazete ve dergilere siyasi makaleler, denemeler yazdım.  Röportajlar yaptım. Tematik paneller idare ettim. Avrupa’daki göçmenlerin nabzını tuttum. Gerçek dünyanın sesleriydi bunlar. Son polisiyelerimde siyaseti ve küresel tezgâhları konu edindim. Böyle bakınca doğal bir gelişim, yönelim süreci gibi görünüyor.

2- Biraz önce de bahsettiğim gibi kitapta sert bir gerçeklik hakim. Paralel yapı kitabın merkezine oturuyor.  Son dönem Türkiyesi’ni size göre ne kadar şekillendirdi bu siyasi yapı?
Paralel Yapı denilen şey bir Üst Akıl projesi. Paralel derken cemaatın tamamını değil,  bu yapıya ait piramidin üst kısmını, ‘Güdümlü İhanet Departmanını’ kastediyorum. İran’daki Hümeyni devrimi ilham vermiş olmalı bir yanıyla. Vesayet 2.0, Gladyo 2 gibi kod isimleri takıldı malum. Bu yapılanma Cumhuriyet tarihinin en büyük dönüştürme projelerinden biri olmak üzere planlanmıştı. Paralelin başı olan zatın bir ‘Kukla Halife’ olması tasarlanmıştı. Oturacağı saray bile hazırdı. Bürokraside, ticarette, eğitimde girmedikleri, sızmadıkları bir yer olmadığı için toplumsal ölçekte etkin oldular.  Genç beyinleri etkilediler. İnsanları devlete karşı kullandılar. Hayati bilgileri toplayıp malum ülkelere servis ettiler. İslami değerleri yozlaştırdılar. Sulandırdılar. Bulandırdılar hatta. Bunun için bilumum takiye yöntemlerini kullandılar. Balyoz davası gibi örneğin siyasi davaları yozlaştırdılar. Parayla, güçle baştan çıkarak polis-savcı-hâkim üçlemesini kendi şahsi çıkarları için kullananlar oldu.  Dokundukları her şeyi kirlettiler. İnsanlar meyus oldu. Umarsızlığa kapıldı. Bu faaliyetleriyle halkta büyük bir öfke biriktirdiler. Sonra halktaki birikmiş öfkeyle mücadeleci ruh birleşti ve bugünlere geldik. Şu anda cemaat ülke içinde iflasın eşiğindedir. Kredisi çok kötüdür. Bu haliyle belini doğrultması artık imkânsızdır.


3- Siz neden Türkiye’nin son yıllarının en büyük hesaplaşmalarından birini kitabınıza konu etmek istediniz?
Son on yılda Türkiye’ye dışarıdan bakarken, yabancı gazete ve televizyonlardan Türkiye’yi okurken yavaş yavaş meseleye uyandım. Büyük resim denen şeyi görebildim sonunda.  Ben 2005-2012 yılları arasında Hollanda Türk Yazarlar Kulübü başkanıydım. Gazetecilik dergicilik yaparken diğer siyası ve toplum kuruluşlarının yanı sıra cemaati de tanıdım. Tanıdığım insanların saflığından, samimiliğinden ve çalışkanlığından olumlu etkilendim. Türkçe Olimpiyatları’nı matah bir şey sandım bir ara. Bir üçgenden söz edilir malum. Alt tarafı ibadet, orta tarafı ticaret, üst tarafı hiyanet şeklinde bölmelenmiştir. Ben alttan iki bölümü görebildim haliyle. İhanetin ölçeği, kumpasın yıkıcı inceliği beni şoke etti sonradan. Bu şok gördüğünüz gibi hemen bir kitaba dönüştü. Kayıp Kedi roman türünde ilk ‘Paralel’ konulu kitap oluyor. Paralelcilerin zihninden onların iç dünyalarını gösteriyor. Behti Ülger karakteri kayda değer bir iç çatışma yaşıyor örneğin. İmanını geri kazanmaya çabalıyor. Kendi sistemlerini içeriden irdeliyor.


4- Kitabın sürprizini kaçırmak istemem ama konu içinde ‘dış mihraklar’ oldukça etkin. Siz politik tüm günahların suçunu dış mihraklara mı yüklüyorsunuz ya da ne kadarını yüklüyorsunuz?
Dış Mihrak sözü zamanımızda biraz anlamsızlaştı. Küreselleşen dünyada içiçeyiz; dış halkaları kesişen, sürtüşen, yer yer füzyonlar oluşturan hayatları sürdürüyoruz. Ben kendim de dış öğeyim bir yanıyla. Bir Avrupa ülkesinin pasaportuna sahibim. Ama adım soyadım yerli. Bir ülkede aksaklıklar, mazlumlar yoksa ve ahali birlikse dış mihrak hiçbir halt edemez. Her şey içle ilgilidir aslında. Dışı anlatmam içerisinin tasavvur edebilmesini kolaylaştırmak içindir. İçeride algı yamukluğu, mukallitlikte mutasyon, tektipleşme tsunamisi, analitik olmayan eğitim, tarih bilinci zafiyeti, dil yetersizliği, değerler erozyonu vb. gibi arızalar var. Atılan siyasi adımlar çok şeyi belirliyor. Şu anda Türkiye’de kapsamlı bir Alevi açılımı bekleniyor örneğin. Bu yapılmazsa, Das Vierte Reich Amca ya da başka bir merci Alevi-Sünni sürtüşmesinden medet umabilir. Rakibiniz niye zayıf noktamdan vuruyor diye şikâyet edemezsiniz ki. Tedbir alınması gerekiyor.  


5 - Kitapta Türkiye’ye karşı kurulmuş büyük kumpasları ortaya çıkarmak için görevlendirilmiş bir ekip var. Siz yurtdışında yaşayan biri olarak daha objektif bir bakış açısına sahipsiniz. Dışarıdan bir gözle baktığınızda kurban gibi mi görünüyor Türkiye yoksa bu kumpaslara gönüllü bir hali de var mı?
Emre Tuğrul yeni James Bond’umuz. Emperyal (emperyalist değil) bakış ve donatımla mücehhez. Ben de böyle bakarım dünyaya. 40 yıl oturduğum coğrafyadan etkilendim tabii ki bir ölçüde. Dünyaya geniş bakan, her yeri gören, uzun vadeli plan yapan bir zihniyet bu. Türkiye dışarıdan bakıldığında dünyanın çok mutena bir yerinde bulunduğu, bu değerin (gaz boruları, bor ve toryum değil sadece) bir başka ülkeyle kıyaslanamayacak kadar özel olduğu açıkça görülüyor. Bunun ne olduğunu anlayabilmek için dinler tarihini, paranın hikâyesini iyi bilmek, kendi yakın tarihini hatmetmiş olmak ve yabancı medyayı okuma becerisini edinmek gerekiyor. Bunları ortalama bilmeyen dünyada ne olup bittiğini kolay kolay çözümleyemez. Böyle baktığımızda kumpaslara açıklık ve gönüllülük az önce değindiğim zaafiyet alanlarının varlığından oluşuyor. Bu bölgede rekabet çok sert ve gaddar. Dünya yeniden yapılanıyor. Güç paylaşımı mücadelesi çok acımasız ve kuralsız. Ayakta durabilmek için kodları doğru okumayı becermek gerekiyor. Devletin bütün kurumlarına olduğu gibi MİT’e de düşen görev bayağı çetin.


6 - Mesela siz Gezi Olayları’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben Durum 429 (2007 – Everest Yayınları)  kitabının yazarıyım. Şimdi edeceğim ilk birkaç cümlemin gerçekliği ispatlı durumda yani. Anarşist damarı çok önemserim. Bu olmazsa toplumun yaratıcı asabiyeti bitmiş tükenmiş demektir. Ben sıradan bir üniversite öğrencisi olsaydım hem meraktan hem de özel hayata baskı varmış algısına kapılarak öfkeyle Gezi’deki yerimi alırdım. Ağaç, Topçu Kışlası, AVM, gaz ve tazyikli su bunun için yeterli olurdu. 31 Mart Vakası’nın arka planını ve Topçu Kışlası’nın neyi sembolize ettiği okulda öğretilmediği için bilmezdim haliyle. Daha iyi ve keyifli yaşayacağım bir şehir hayali için meydana çıkardım. Damarlarımdaki deli kanın sürüklemesine bırakırdım kendimi. Yani doğru bildiğim şeyler, tasavvur ettiğim portre gerçek olmasa da bu böyle olurdu.

Gezi’de başlangıç buydu. Daha doğrusu koçbaşı şeklinde sürüklenen kesim buydu. Hissiyatları, çoşkuları, öfkeleri, enerjileriyle toplumun has bir damarıydı. Ama asıl kumpas Turuncu Devrimimsi dış-iç ortak vesayet hamlesiydi. Ortaya çıkanların kim olduğu, ne yaptıklarına bakınca hemen belli oluyor. CNN ve Das Spiegel ve Batı medyasının heyecanı falan da artık kaymağı bunun. Şu anda her şey çok ortada. Ukrayna’nın hali malum. Sokakta ortalığı kırıp dökenler ne kadar pişmandır. Kullanıldılar. Ülke ikiye bölündü. IMF borç vermezse açlar. Gezi’nin arkasında da böyle bir plan vardı. Filanca şunu dedi, şöyle yapılsa böyle olurdu gibi laflar ayrıntı kabilinden fikir kıymıkları. Kıymeti harbiyesi yok. Önemli olan dev koçbaşı ve onu kullanmak için plan yapmış kesim. Bunu görmek lazım.


7 - Kitapta yüksek teknolojiye de oldukça yer veriyorsunuz. Size göre günümüzün ve geleceğin en büyük savaş makineleri teknolojik ilerleme mi olacak? İnsanlara ihtiyaç giderek azalacak mı?
İnsanlara ihtiyaç azalacak. Azaltılma yönüne gidilecek. Şu anda yapılıyor zaten. Afrika tenhalaştırıldı. Maden yatakları ve tarım alanları olarak Batılı elitler için bekletiliyor. Orta Doğu’nun hali malum. Diğer yandan ilerleyen teknoloji namahrem bir hayata itikledi bizi. Giderek alışmaya da başladık. Kitapta teknoloji kullanımı çok doğal. Zamanımızda gruplar arasındaki kapışmada azami teknoloji kullanılıyor. En ilginci de ‘Her şeyi gören ve duyan’ olmaya talepteki yoğun istektir. Adeta dinsel bir yönelim. Böylelikle rakibi dinlemek, hamlelerini tahminin yanı sıra izlemek hayati bir önemi haiz. Kayıp Kedi’de bu çabalara sıkça tanık oluyoruz.

8 - Yine sürprizi kaçırmak istemem ama kitap sanki biraz ucu açık bitiyor. Bu yarattığınız Seksek Ekibi’nin maceraları devam edeceği anlamına mı geliyor? Yoksa Türkiye’nin paralelcilerle daha çok uğraşacağı anlamına mı?
Emre Tuğrul gelecek serüvenlerde küresel siyasetin dümen suyunda serüvenler yaşayacak. Bugünün en sıcak konularının göbeğinde duracak. Eskiden yazarlar Batılı ajan gözüyle romanlarda bizi anlatırdı.  Örneğin Ian Fleming’in Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında James Bond ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  tasvir eder:
Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler.
                                                                                             Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.

Şimdi sıra bizde. Biz de onları yazacağız.

Cemaatın ‘Güdümlü İhanet Departmanı’na  gelince, bu bir süreç. Tsunami vurdu toplumumuza. Artçı depremler olacak ve esas hasarın onarımı uzun sürecek. Bir nokta daha var. Paraleli, ‘Protestan Müslüman’ ve yurtdışındaki okullarda beyni yıkanmış öğrenci yetiştirme makinesi gibi tasavvur ederseniz belli ölçüde başarı kazandığını düşünebilir ve bu şartlarda misyonunu tamamladığını söyleyebiliriz.  

Bir anekdot anlatayım. Yıl 2004. Hollandalı alt kat komşumla bir sohbette bana ‘Ilımlı Müslüman’ terimini kullanınca tepki vermiştim. Post Modernizmde eşcinsellik aşırı vurgulanır malum. İtirazıma şaşınca ona buradan yaklaştım. ‘Ilımlı eşcinsel deniyor mu?’ dedim. Telaffuzundan bile korktu. ‘Tabii ki demeyiz.’ dedi. ‘Cinsel tercihi böyle sınıflandırmıyorken, bin beş yüzyıllık bir dinin mensubunu nasıl kategorize edebilirsin?’ deyince terimin abesliğini kavradı. Dinler Arası Diyalog da böyle bir fesatlıktır. Neyse ki itibarı iyice söndü.

Yanı lafın kısası Vesayet 2.0’ın kalıntıları ve yapımdaki Vesayet 3.0 kahramanımızın konusu olabilir ileride.

9 - Kitapta sinematografik bir kurgu dikkat çekiyor. Böyle bir kurguyu neden tercih ettiniz?
Ben iflah olmaz bir film âşığı olarak sinematografik anlatımı otomatik olarak yaparım. Bütün romanlarımda böyledir. Bazen daha yoğunlaşır. Bölümlerin kesimi sırasında kendimi bazen film montaj aparatının arkasında oturur gibi hissederim. Kayıp Kedi’nin bir gün film yapılmasını isterim tabii. O ünlü romanı ve filmini hatırlayın. ‘Kim korkar hain kurttan?’

10 – Kitaptaki kahramanlardan biri Borges çevirmeni. Borges de konu ediliyor kitapta. Buna da biraz değinseniz.
Borges’in özellikle Alef adlı öyküsünü kitabın içinde bir deneme gibi işliyorum. Alef’le kurguya bir katman daha ekleniyor. Merkezi her yerde, çevresi hiçbiryerde olan bir küreyi hayal etmeye çalışın. Ana konuya bayağı uygun. Bir de sert, acımasız dünyada edebiyatın teskin ediciliğine sığınan kadın izleği oluşuyor. Daha başka noktalar da mevcut haliyle. Tlönlüler gibi. Bunu keşfetmeyi Borgessever okura bırakalım.


11 - Son olarak kitabınızı kediniz Fıkır’a ithaf ediyorsunuz. İlginç bir hikayesi var bunun. Bundan da bahseder misiniz?
Bu kitabın kurgusunu hazırlarken adını Kayıp Kedi olarak kararlaştırmamdan bir hafta sonra çok sevdiğimiz ve güç bela yaşatarak büyüttüğümüz kedimiz Fıkır kayboldu. Aradan neredeyse bir yıl geçti. Bu nedenle kitabı ona ithaf ettim. Başlık Kayıp Kedi, yayınevi Kırmızı Kedi, ithaf kediye. 3 kedi bir araya geldi.
x
     

1 Ocak 2017 Pazar

Sadık Yemni'nin Hayat Hikâyesi

Sadık Yemni’nin Hayat Hikâyesi


  

Sadık Yemni 1951 yılında İstanbul, Kurtuluş’ta (Tatavla), Sopalı Hüsnü (şu andaki adı Eşref Meriç) sokakta doğdu. İki buçuk yaşında ailesi İzmir’e taşındı. Böylece 1954 yılında kaldırılan tramvaylara son demlerinde binme şansını elde etti. İlkokulu Sadık Bey troleybüs durağındaki Hâkimiyeti Milliye İlkokulu’nda okudu. Öğretmeni Muzaffer Öniz bey beş yıllık süreyi ‘Sadık yıldızlar gibi bir parlıyor, bir sönüyor; ama varlığı her an hissedilir durumda’ cümlesiyle özetledi.

  Daha on yaşına gelmeden üç şeyde marifetli olduğu anlaşılmıştı ayrıca: Yaramazlık, Matematik ve Edebiyat.

  Ünlü hamamın yakınındaki Karataş Ortaokulu’nu bitirdi. O yıl devlet liselerinin belki de tarihinde tek bir kez sınavlı olacağı tutmaz mı? Neyse, Salah Birsel’in, Samim Kocagöz’ün ve Atilla İlhan’ın da okulu olan Atatürk Lisesine girmeyi başardı. Altı yıl sürecek olan olan lise yılları hem kendi, hem arkadaşları ve de okurları için unutulmaz olacaktı.

  Lisede kimyaya merak saldı. Hibeler ve düşeşlerin yardımıyla evinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Kendisine kısa zamanda nam kazandıran roketlerinin yanı sıra kimya şakalarına da başladı. Kendi kendine tutuşan mendiller, suda yanan taşlarla falan kimya sihirbazı lakabına layık görüldü.

  Lise sıralarında bu yaşa kadar sürdüreceği birkaç işe birden bulaştı. Muntazam idman yapmak, fizik, kimya, matematik dersi vermek ve alengirli düş kurmak.

  1969 yılında 18 yaşındayken Kimya hocasının yokluğunda üç sınıfa kimya dersleri vererek okulun tarihindeki en genç öğretmen olma sıfat ve şerefine erişti.

  1972-1975 yılları arasında Alsancak’ta Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki dairesinde namı şehrin sınırlarını zorlayan olaylar yaşandı. Bütün bunlar da inşallah Emanet Apartmanı adlı bir romanla okurlara yansıtılacaktır.

  4 Kasım 1975 tarihinde Ege Üniversitesinde Kimya Mühendisliği’nde 3. sınıf öğrencisiyken kısa bir hava değişimi için Amsterdam’a gitti. Gidiş o gidiş.

  Amsterdam’da ilk olarak dayısının konfeksiyon atölyesinde çalıştı. Ağır kot kumaş toplarını sırtında üçüncü kata çıkarmak, beş yüz buruşuk yeleği bir saatte ütülemek, polis baskına geldiğinde oturumu olmayan terzilerin arka taraftan iple sarkılarak kaçabilmeleri için adamları oyalamak gibi yeni beceriler edindi.

  1977’de eskiden butik olan dükkân börekçiye çevrildi. Adı Alsancak Börekçisi’ydi.  Sabahın ilk müşterileri Türk kumarbazlardı. Bütün gece oyundan sonra böreklerini yiyip, ayranlarını içip yatmaya giderlerdi. Onlarda Türk yeraltı dünyasının özet haberlerini bulmak mümkündü. Sabah on-onbir civarında Amsterdam’ın ilk kuşak Türk restoran sahipleri düşer, palavracılık sanatından seçme eserler saatleri yaşanırdı. Adam öldürmüş kabadayılar, jigololar, daha o yıllarda kaşarlanmış işsizler, iş arayan kaçaklar, hırsızlık malı satan bitirimler, o biçimler, örtülü parlakçılar, acemi dolandırıcılar ve daha bin çeşit müşteri dükkâna arzı endam eyleyerek günü renklendirirdi.

  Yetmiş sonlarında Amsterdam hâlâ hippi devrini yaşamaktaydı. Yazarımız ünü yurt dışına taşan The Festival of the Fools gösterilerini asla kaçırmazdı. O yılların Melkweg’ini, orada iş tutan Türkleri, George (Cüneyt) Arkın’ın Kara Murat filmlerini oynatan Rex sinemasını 2013 yılının Kasım’ında yayımladığı Alsancak Börekçisi adlı anı-romanda ayrıntılarıyla anlattı.

  1978 –1981 yılları arasında Rozengracht’taki belediyeye ait spor mekânının ünlü siması oldu. Gönüllülük bazında bu yıllarda yeni başlayanlara antrenörlük yaptı. Sonra gözde bir idman yeri olan Splash’e kapılandı. Burada yıllarca yarışmalarda jürilik yaptı. Sonunda bir ara 1985’te fitnıstan bıktı ve Wushu’ya (kung fu) başladı. Beş yıl sonra yeniden fitnıs idmanlarına döndü.
  Sadık Yemni 1978 –1980 yıllarında pazarlarda döner satma, mobilya taşımacılığı, temizlik işleriyle iştigal ettikten sonra nihayet bir baltaya sap oldu. Bulduğu iş demir yollarında köprücülüktü.

  Gene o yıllarda babasının eskiden verdiği iki altın öğütü de dinlemeyerek hem memur oldu hem de evlendi.  1980 – 1989 yılları arasında demiryollarında çalıştı. Yazları bikinili kızların bolluğu nedeniyle pek keyifli bir iş olan köprücülük sonbahardan itibaren kesintisiz bir kimsesizlik pelerinine bürünmekteydi. Yemni bu kimsesizlik saatlerini okuma, yoğun düşünme ve yazmayla doldurdu.

  1984 yılında Amsterdam’da kurulan Haber Gazetesi’nde aylık makaleler yazmaya başladı.
Aynı yıl Amsterdam’da Türkçe yayın yapan MTV’de, Migranten TV- Göçmenler Televizyonu’nda çalışmaya başladı. Söyleşiler ve sanatçı portreleri yapıyordu. İki işi de gönüllü olarak icra ediyordu.

  1985 yılında Utrecht şehrinde kurulmuş olan İlke Dergisi’nde yazmaya başladı. Söyleşiler ve makaleleler, arada da öyküler yayımlıyordu. 1986 yılında Hollanda çapında yapılan belediye meclisi seçimlerine Türkler de katıldı. Çeşitli bölgelerden 14 kişi seçildi. Yemni o sırada Hollanda Devlet Demiryolları’nda çalışıyordu. Trenler bedavaydı. Bu nedenle iş ona havale edildi. Böylece belediye meclisine seçilen üyelerin 14’üyle de yaşadıkları yerlerde teke tek söyleşi yapma şansına erişti. Yıllarca Türkçe medyanın önemli bir direği olan İlke Dergisi o yıllarda kapandı.

  Bu arada iki kez Amsterdam’dan temelli kaçma girişiminde bulunmayı ihmal etmedi. Bu tebdili mekân harekatının ilki Avusturalya’ya, Sydney’ye icra edildi. Yemni bir seri serüvenin ardından gözü arkada kalarak Amsterdam’a geri döndü.

  1984’te Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde karnavaldan fena halde etkilenerek sürekli kalmak için bir deneme daha yaptı. Neredeyse başarıyordu. Gene olmadı. Kıl payıyla Amsterdam kazandı.

  1985’te ilk kez baba olma saadetine erdi. Bunu 1987’de basılan ilk kitabı olan Demirden Gaga (De ijzeren snavel) izledi. Çoğu demiryolu işçilerinin hayatlarını anlatan sekiz öyküyle edebiyat arenasına çıktı.

  1987 yılında İlke Dergisi bir öykü yarışması düzenledi. Bu yarışmayla beraber Yemni (1987-2012) Hollanda’da Türkiyeli göçmenler için yapılan yapılan bütün yarışmalarda jüri üyesi ya da jüri başkanı oldu. Çeyrek yüzyılda yapılan bütün yarışmaların kara kutusudur.

  1993’te Amsterdam’ın Gülü (De Roos van Amsterdam) ve 1994’te Amsterdam’ın Şövalyeleri (De Ridders van Amsterdam) başlıklı polisiye kitapları yayımlandı. Bu kitaplar Euro-Türk’ün göçmenlik tarihindeki ilk dedektifi olan Orhan Demir’i yarattı. Bu kitaplar vesilesiyle umuma sunduğu görünür ve görünmez Türkler - zichbaar, onzichbaar Turken, kasıtlı cahillik - opzettelijke onwetendheid vb. terimleri göçmenlik tarihinde yerini almıştır.
  Hollanda Sağlık Bakanlığının inisiyatifiyle yazdığı on skeç, filme çekilip TRT-INT tarafından defalarca yayınlandı.

  Gene o yıllarda şu anda artık mevcut olmayan Opstap projesi kapsamında 4-6 yaşları arası çocuklar için öyküler yazdı. Bu öyküler Türkçe ve Hollandaca olarak yayımlandılar.
  Bunu takip eden yıllarda Yemni’nin Hollanda’da ikisi Şaban Ol, biri Nahit Güvendi tarafından sahneye konmuş Karagöz Hollanda’da, Gece Vardiyası ve Paradigma adlı üç tiyatro oyunu vardır.

  1995’te yayımlanan De Amulet (Muska) adlı kitabı göçmen Türkiyelilere bir ilki yaşattı. Bu kitap 305 kitap arasından seçilerek çok prestijli edebiyat ödülü olan AKO Edebiyat Ödülü’nün aday listesine girdi.

  Muska 1996 yılında Metis Yayınları tarafından basıldı ve Türk edebiyatında fantastik edebiyatı okura edebiyat değeri olarak kabul ettiren ilk kitap oldu. Bu türün kapılarını ciddi okura açtı. Tanınmış yazarları bu alanda eser vermeye teşvik etti.

  1996-97 yıllarında Türkiye’nin X Files’ı denebilecek olan bir dizi için Sır Dosyası senaryoları yazdı. Elinde kullanılmamış 26 öykü bulunduğu için bunları bir gün Türkiye’de dizi yapma hayalini hâlâ muhafaza etmektedir.

  2000 yılında Hollandaca olarak yayımlanan De Vierde Ster - Dördüncü Yıldız adlı romanı zamanın ruhunu faş eden ve En Yeni Dünya Düzeni’nin habercisi bir yapıt olarak değerlendirildi.     
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              
  2001-2004 yılları arasında lise öğrencilerine fizik ve kimya dersleri vererek eski mesleğini yad etti. İkinci kuşak göçmen gençlere Türkçe dersleri verdi.

  2002, 2003 – 2004 yıllarında birçok derneğin bir araya gelmesiyle oluşan ortak panellerin organize ettiği öykü ve Şiir yarışmalarında jüri üyesiydi.

  Türkiye’de 2002 yılında Metros, 2003’te Çözücü, 2004’te Ölümsüz ve 2005’te Yatır adlı romanları (Everest Yayınları) yayımlandı.

  2005 Şubat’ında Türkiye’de ilk kez yayımlanan (Metis yayınları) 1002. Gece Masalları adlı fantastik öykü derlemesinde Bekleme Odası adlı öyküsüyle katıldı.

  2005 yılında UETD-Avrupa Türk Demokratlar Birliği çerçevesinde Hollanda Türk Yazarlar Birliği Başkanı oldu.

Bu süre içinde çeşitli etkinliklerinin içinde en kayda değenleri şunlardır:
2006’da Hollanda’daki ilk Türk think tank’i olan Fikir Yongalama Kulübü’nü kurdu. Yıllarca moderatörlüğünü üstlendi. Avrupa’da benzeri çok az olan bu kulüp şu 2011’de Amsterdam Tartışmaları adını aldı ve şu anda faaliyetlerine devam etmektedir.

2005 yılında Kopenhag Kriterleri’nin yanı sıra Konya Kriterleri’nin de konuşulması gerektiğini savunan bir yazı yayımladı. Arama motorlarından bu konu hakkında kolaylıkla bilgi edinebilirsiniz.

2007 yılı başında yazar Atilla İpek’in teknik yardımıyla ODA Edebiyat ve Felsefe Dergisi’ni kurdu. İki ayda bir yayınlanan dijital dergi bünyesinde özellikle genç yazarları barındırdı. www.odasanat.org’tan eski sayılara göz atılabilir.

2009 yılında Platform Dergisi’nin katkısıyla Hollanda’da Türkçe yazan yazarlar tarihinde ilk kez buluştular. Birinci Türkçe Yazarlar Platformu 30 küsur Türkçe yazan yazarı bir araya getirdi.

  İki politik cinayetin ardından 2002-2006 yılları Hollanda’sının gerilimli havasını, yabancı düşmanlığının körüklenmesini anlatan Muhabbet Evi adlı romanı 2006 yılında Everest Yayınları tarafından basıldı.

  2006 yılında Yemni köşe yazarlığına döndü. Ayda bir kere yayımlanan Hollanda Zaman Gazetesi’nde profesyonel saikle aylık makaleler yazdı. Zamanın ruhunu, Avrupa’da hortlayan ırkçılığı ve suni olarak yaratılmış olan İslamofobi ortamını yansıtan 14 makale yazdı. Daha sonra Yemni’nin yazılarına son verildi. 

  2007 yılında Yemni lise anılarını baz aldığı Durum 429 (Everest Yayınları) kitabını yayımladı.

  2009 yılında Hayal Tozu Gölgecisi (Everest Yayınları) adlı öykü kitabı yayınlandı.  
  O yıllarda çeviri yapmaya başladı. Bernleff’in Buiten is het Maandag- Dışarısı Pazartesi adlı kitabını Türkçeye kazandırdı. Bunu Sandra Roeloff’un Bir İdealistin Anıları adlı kitabı ve 5 ünlü Hollandalı öykücüden birer öykü çevirisi takip etti.

  Yine 2009’da dijital olarak ayda bir yayınlanan Gölge Dergisi’de kısa öyküler yazmaya başladı. Hâlâ devam ediyor. Özellikle Gölge Dergisi sayesinde yazdığı öykülerinin sayısı 100’e ulaşmak üzere. 

  2009 -2011 yıllarında yine eski mesleğine döndü. Hollanda’da Türkçe olarak yayımlanan Platform Dergisi’nde dosya yazıları, denemeler yazdı. Dergi için söyleşiler yaptı. Mizah yazıları döktürdü.

  Bunca değişik iş deneyimi ve medya geçmişi Yemni’ye Avrupa’nın, Türkiyeli göçmen toplumunun nabzını tutma şansını verdi. Batı’nın İslamofobi Tezgâhı, Çokkültürlülük Mavalı, Dinler Arası Diyalog Fesadı, yabancıların temel sorunları, Türk girişimcilerin dinamizmi, yeniden canlanan İpek Yolu, Türkçe icra edilen medyanın gücü, üçüncü ve hatta dördüncü kuşağın vizyonu, Türkiye imajının grafiği, Neo-Oryantalizm, Yeni Haçlı Seferleri, 1. Gladyo ve 2. Gladyo( FETÖ) faaliyetleri gibi meselelere daha derinlemesine bakabildi.

  Yemni 4 Kasım 2012 tarihinde Amsterdam’a ayak bastıktan tam tamına 37 yıl sonra Ha gayret-cumburlop yöntemini kullanarak İzmir’e döndü. 40. yılına girdiğinde Amsterdam’da otuz yıl ikamet ettiği evini boşalttı. Malının mülkünün bir kısmını hibe etti. Kalanını doğaya teslim ederek 6 Kasım 2014 yılında bu hayatta sahip olduğu fiziki nesneleri 1m3’lük bir hacme sığar hale getirdi. Böylece yeni bir mahlas kullanmaya hak kazandı. ‘Bir Metreküplük Adam.’   

  2012 yılında Arafor, Ağrıyan, Zihin İşgalcileri, Sınav Hortlağı, Korkulobin, Zaman Tozları-2 ve Kuşadası’ndan Sevgilerle başlıklı 7 kitap yayımlayarak eski rekorunu aşarak kendini bile şaşırttı.

  2013 yılında ise Nar Kitap’tan 5 kitap yayımladı. Muska, Yatır ve Çözücü’ye yeni baskılar yapıldı. Yazarın listesine iki yeni kitap katılmıştı. 20. kitap İfrit 18.19 ve 21. kitap olan Alsancak Börekçisi.

  2014 yılı yazarın en verimli yıllarından biri oldu. İki roman döktürdü. 2014 yazında yazar Gezi Olayları ve özellikle 17-25 Aralık 2013 tarihindeki Hukuk Darbesi’nin etkisiyle MİT ile FETÖ arasındaki mücadeleyi konu alan Kayıp Kedi adlı bir roman yazdı. Türk edebiyatında roman tarzında bir ilktir. Kayıp Kedi Nisan 2015’te  Kırmızı Kedi Yayınları tarafından basıldı. Yeni Dünya Düzeni’nin müslümanlığı, aile düzenini ve ulus devletleri  yıkmaya yönelik en yeni tezgâhlarını anlattığı Nazarzede Kliniği de Ekim 2015’te  Erdem Yayınları’ndan çıktı.  

 2015’te eski kitaplarından bazıları da yayımlandı. Bunlar: Amsterdam’ın Gülü (2015 – Palto Yayınları) ve Durum 429’dur.

  2016 Martında Ela adlı yapay zekâ romanını bitirdi. Şu anda raflarda. Mart ayında İtibar Dergisi’nin 54. sayısında Üçüncü Kapı adlı medeniyet telakkisi muhteviyatlı makalesi yayımlandı. Aynı derginin Haziran sayısında yine bu bağlamda Balonlu Vadi adlı makalesi yayımlandı.

  Yemni yazı TekinsizX  serisi için kaleme aldığı kısa metrajlı novellaları kaleme almakla geçirdi. Yüzümün Son Kitabı, Fotonella ve Arama Motoru başlıklı üç kitabı yayınevine teslim etti. Arada 15 Temmuz gecesini konu alan 93. Yıl Marşı adlı bir öykü yazdı.  Bu öykü Erdem Yayınları’nın Yekpare Demokrasi adlı kitabında yer aldı.



Kısacası hayat yazı makamında devam ediyor.

                                                                                                                                                                                                     1 Ocak 2017


  Müzmin Bağlantısız biri olarak kısa bir Sadık Yemni Portresi
 Yemni kendini müzmin bağlantısız biri olarak görüyor ve bunun bağımsızlığa düşkün yapısına uygun olduğunu düşünüyor. Kendisinin tuttuğu bir futbol takımı yok. Hiç olmadı. Ülkemizde eğitimle atılan standart format dışında bir ideolojiye kapılanmadı. O bahsi geçen formattan da sıyrılalı, yani Kemalist Matrix’ten çıkalı bir hayli oluyor.

Yazar üst kimliğini ‘Yerli ve Milli’ olarak nitelendiriyor. Bu serbestiyet sayesinde zaman zaman onurlu asgari müştereklerde farklı görüş ve mensubiyetten insanlarla işbirliği yapabildi. Bunlardan en öğündüğü güzel Türkçemizin gurbette yaşatılması ve zengin kullanım kazandırılması amacıyla içinde yer aldığı organizasyonlardır.

Yemni şu anda 2. Kurtuluş Savaşı verildiğini görüyor ve Türkiye’nin bu savaşı mutlaka kazanacağını düşünüyor. Yazar, Anadolu’nun medeniyet telakkisi bağlamında dünyaya edecek sözü olduğuna ve  Yeni Türkiye davasına inanıyor.  Türkiye’nin, Anadolu’nun yepyeni bir paradigmanın beşiği olması ihtimalinden büyük bir heyecan duyuyor. 
                                                    -----------------------------





28 Ekim 2016 Cuma

Sadık Yemni'yle Polisiye Edebiyat Üzerine Söyleşi

SADIK YEMNİ İLE POLİSİYE EDEBİYAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Ayraç Dergisi - Hüseyin Çelik


1 - Polisiyeye başlama serüveninizle başlayalım. Kimyacı olmanız bekleniyordu muhtemelen fakat siz Amsterdam’a gittiniz ve olanlar oldu. Şimdi karşımızda Türkçe polisiyenin önemli isimlerinden biri var. Neler oldu?
Sıkı bir polisiye-casus roman-filmleri takipçisiydim Amsterdam’a ayak bastığımda. Kısaca polisiye okuma geçmişimi özetlemek istiyorum.

Çocuk yaşlarından itibaren Sherlock Holmes, Nat Pinkerton, Fantoma, Arsen Lüpen ve Cingöz Recai serüvenleri okuyan biriydim. Robert Louis Stevenson’un Define Adası -Treasure Island’ı da beni etkilemişti, ama  ve Dr Jekyll ve Mr Hyde – Strange Case of  Dr Jekyll and Mr Hyde hayal gücüme çok derin bir çentik atmıştır.  Dr Jekyll ve Mr Hyde’ı, Stevenson 1886’da yayımladı. Kütüphanemizde olan kitap sanırım 1942’de Hamdi Varoğlu’nun Türkçe çevirisiyle ve İki Yüzlü Adam başlığıyla yayımlanan nüshaydı. Kabı 1959 yılında bile eskiydi.

Okuduğum ilk polisiyeler arasında yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lar da vardı. O yaşlarda bile yerli yapım Mike  Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Hızlı yazıldığından kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu.

Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12- 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur. Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma  ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullanmaktayım.

Sherlock Holmes’un  ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir milliyetçi Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantoma’nın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.

 En çok okuduğum yazarlar arasında Agatha Christie ve Carter Dickson da vardı.  Zekâlarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman, Shell Scott ve James Bond da en sevdiğim roman karakterleri arasındaydı. James Bond kitap ve filmleri bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum.

Bir gün elime Len Deighton’un The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı kitabı geçti. Altmış sonlarıydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda milletçe stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka.

Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünya insanını çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle sarsılırken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. İki kutuplu dünyanın karşıtlık yerine bir konsensüsle kurulmuş olduğu tezini destekler mesajlara sahipti. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, sıradışı politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve ince gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak  bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti.

Bunun yanı sıra babam kariyerine polis olarak başlamıştı. O zamanların polis koleji mezunuydu. İstanbul’da kırklı yılların sonunda komiser muavini olarak işe başlamıştı. Onun bir anısı vardı. En az yirmi kez dinlediğim için kendi başımdan geçmiş gibi sinematografik bir kayıt var şimdi belleğimde. Bu kayıt babamın gözünden işin ilginç tarafı. 

Olay 1950 yılında İstanbul’da, ben henüz babamın ileride yiyeceği besinlerde dağınık ve seyrek moleküller halinde mevcutken, bir gece nöbeti sırasında vuku bulmuştu. Babam kolejden yeni mezun bir komiser yardımcısı. Sabaha karşı üç buçuk sıralarında peder bey bürosunda uyuklarken ön kapı açılmış ve içeriye elinde mezardan taze çıkarılmış kefenli bir ölü taşıyan iri yarı bir adam girmiş.  Adam hızlı adımlarla babama doğru yürümüş ve kokuşmuş cesedi üstüne bırakıvermişti.
   “Çabuk bu adama söyleyin, benden aldığı borcu geri versin”
  Babam rüya gördüğü bir halden kokuşmuş cesetle sarmaş dolaş bir durumda şokla uyandığını anlatırken o anki şaşkınlığının bir kısmını yeniden yaşardı. Meğerse otuz beş yaşlarındaki adam o semtin delisiymiş. Ara sıra geceleri el ayak çekildiğinde mezarları kazar bir ceset çıkartır ve en yakındaki karakola bu şekilde teslim edermiş. Sabıkası gırlaymış.

Böyle bir gardropla Amsterdam’a ayak bastım. Gece Klubü kapıcılığından börekçiliğe, konfeksiyoncuktan Demiryolu işçiliğine kadar değişik işlere girdim çıktım. Gurbetteki ikinci yazımda, 1977’de Alsancak Börekçisi adlı bir börekçide çalışıyordum. Sabahları ilk müşterilerim bütün gece kumar oynamış Türkiyeli pokerciler oluyordu. Onlardan Türk yeraltı dünyasına ait haberleri alıyordum. Kim ne kadar uyuşturucu getirmiş, kim kimi zımbalamış, esas sebep neymiş vb. Yabancı mafyaların artan eksilen etkinliği konuşuluyordu. Çin mafyasını, Türk mafyası, onu Rus mafyası takip ediyor, PKK seksen ortalarından itibaren yeraltı âlemindeki kalıcı yerini perçinliyordu.

Sonra dünyayı gezmeye başladım. Yaşam deneyimim çeşitlendi. Ufkum genişledi. Memlekette aldığım standart formasyon gereği kapalı ve dar bakışlıydım. Zamanla emperyalliğe evrildim.

Böylece bir an geldi, bir şeyler yazayım dedim ve ‘Amsterdam’ın Gülü adlı bir polisiye roman yazdım. Babama ithaf ettim. Bilimkurgu, gizem, fantastik, mizah, füturistik dram, deneme türlerinde de eser verdim, ama polisiyeden hiç kopmadım.   


2 - Polisiye türü, Türkçede nasıl bir tarihsel süreç yaşadı? Diğer birçok türde olduğu gibi form olarak benzerlik gösterse de muhteva ve yaslandığı felsefe olarak Batı edebiyatındaki örnekleri ile farklılık gösterdiğini söylemek mümkün mü?
1880’e kadar uzanan bir tradisyondan söz ediliyor malum. Ahmet Mithat Efendi’nin Esrâr-ı Cinayat’ı genellikle milat kabul ediliyor. Server Bedi, Hüseyin Nadir, İskender Fahrettin, Selami Yurdatap, Murat Akdoğan gibi ilk polisiyecilerimiz var.

Osmanlı Devleti cihanşümul karakterli devasa bir yapıydı. Dört dörtlük bir kayıt devletiydi. Eski belgeler iyi incelense bunun öncesinde de 17. ve 18. yüzyıla ait ilginç polisiye kayıtlarının bulunabileceğini düşünüyorum. Sadece polisiye değil, Osmanlı’nın, özellikle 2. Abdülhamid’in kurduğu casus teşkilatının faaliyetleri başlı başına bir polisiye gelenek külliyatı potansiyelidir.  (Milli Amele Hizmet) MAH, Teşkilatı Mahsusa faaliyetlerinin kayıtları da ciddi bir kaynaktır.

Dedektif romanlarının popüler olması Batı’da tröstlerin, monopollerin doğumuyla eşzamanlıdır. Dedektif beton yığını şehirlere sıkışmış, yalnızlaşmış, yabancılaşmış, korkan insanı teskin eden, suçun cezasız kalmayacağına inandıran figürdür.

Endüstri realitenin ve kapitalist düzenin potansiyel katili ya da soyguncusu hesaplı kitaplı, planlı ve sabırlı bir icraatçıdır. Ketumdur. Mesele bir intikamsa, bunun soğuk yenmesi gerekli bir yemek olduğunun farkındadır.

Endüstri ve kapitalizm öncesi toplumlarda kurnazlık ve pusu daha ön planda durur. Pusu ve ölümcül tehdit çoğu kez önceden ilanlıdır üstelik. Kimin kime neden bir kötülük yapmak istediği birçok kimse tarafından bilinir. Merak edilen vukuatın ne zaman gerçekleşeceğidir.  Mekân olarak taşranın, kırsalın kullanıldığı eserlerde açıkça görünür.

 1800 sonları ve 1900’lerin hemen başlarında yazılan yerli polisiyelerde mekân dünya başkenti İstanbul olduğu için bu hal bir ölçüde değişmiştir. Batılı kitap örneklerindeki planlı ve ince hesaplı, Batıcılaşarak yerel kültüre yabancılaşmış, modernleşmiş katillere yer verilir.

Felsefe farkı önemlidir. Müslüman toplumlarda özellikle 2000’lerin öncesinde seri katillere rastlanmaz örneğin. Son ana kadar affedilme imkân ve vaadi örneğin, suçlunun cürmünü daha aşırıya vardırmasını engeller. Toplumsal kontrol mekanizması da suçun aşırılaşmasını ve yaygınlaşmasını engelleyen bir işleve sahiptir. Mahalle kültürünün hakim olduğu yerlerde suça teşvik katsayısı düşüktür. Sosyal kontrol mobesa kameralarının beceremediği şeyi becermiş ve ağır cürümlerin işlenmesini zorlaştırmıştır. Ancak bu kültürün özellikle metropollerde çözülmesiyle suçlar çeşitlenmiş ve aşırılıklara daha sık raslanır olmuştur. Bu çözülmede sosyal medya da giderek daha önemli bir rol üstlenmektedir.

Bizde özel dedektiflik müessesesi çok yenidir. Bu nedenle yerli polisiye roman öykü temelini polis aparatına dayandırmak zorunda kalır. Dayakla, falakayla, işkenceyle konuşturma gibi artık eskide kalan yöntemler de içerikte yer alır. 80’li 90’lı yıllarda olayların arka planında bir gladyonun varlığını hissederken, yakınlarda 2. Gladyo popülerleşmiştir. Bunlar Batıdaki örnekleriyle fark yaratır gibi görünse de zamanımızdaki Batı işi modern işkence hapishaneleri, Guantanamo örneğin, sinsi infazlar ve Batı adına çalışan taşeron gladyolar ve terör örgütlerinin eylemleri göz önüne alındığında örgütlü şiddet uygulama konusunda dünya çapında bir homojenleşmeden söz edilebilir. Küreselleşmenin doğal bir sonucudur aslında.

Şu anda dünyada küreselleşme ve sosyal medya sayesinde cürmün ülkeler arasında rahatça gezinebilmesi, yerel kimlikten belli ölçülerde sıyrılması durumu yaşanmaktadır. Batıda ve dünyada kapitalizm Neoliberalizme, demokrasi de şirketokrasiye evrilmiştir. Şirketokraside aynı aristokrasi zamanında olduğu gibi adaletin, mahkemelerin, medyanın dokunamadığı, karikatürlerinin bile yapılamadığı ayrıcalıklı kimseler vardır. Zaman zaman bu tarafa işaret eden kitaplar yazılmakta, diziler ve filmler çekilmektedir. 2014 yapımı True Dedective dizisi örneğin. Birinci sezonun finalinde icraatçı seri katil ele geçirilir, ama işbirlikçiler yüksek yerlerden olduğu için onlara dokunulamaz. Dedektiflerden biri ‘Onlar yakalanmayacak mı peki?’ diye sorduğunda partnırının verdiği cevap anlamlıdır. ‘Dünya öyle bir yer değil.’




3 - Polisiye okuyucusu olmak, illa ki politikayla, yasadışı örgütlerle ya da adli olaylarla ilgilenmeyi gerektirir mi? Ya da polisiyeye olan merakımız aslında siyasete ya da faili meçhullere olan merakımızın bir süreği mi?
Eğer günümüzde Orta Doğu’da büyük güçler kıyasıya vuruşuyorsa, ülkemiz bir yabancı ajan ve yerli işbirlikçi cennetine dönüşmüşse, terör örgütleri iş başındaysa, patlayan bombalarla algılar ve kararlar etkilenmeye çalışılıyorsa ve medya birinci güç olmuşsa, polisiye eserden beklentimiz de buna bir ölçüde ayak uydurmuş olmalıdır.

Türkiye  uluslararası güçlerin seri operasyonlar yaptığı, Üçüncü Dünya Savaşı şeklinde yorumlanan kapışmalar yaşanan bir bölgenin göbeğinde yer alıyor. Bir konu cenneti oluyor böylece. 90’lardaki siyasi cinayetleri, suikastları, faili meçhulleri ve terör ortamını düşünün. Son beş yıldaki Arap Baharı adlı tezgâhları, Mısır’ı, Ukraynayı, Türkiye’deki çalkantıları ve bugünlerin konjonktürünü birlikte ele alınca yazarlarımızın konu sıkıntısı çekmesi mümkün görünmüyor.

Orta Doğu’da süper güçlerin kapıştığı bir devri yaşıyoruz. Paylaşım savaşı olanca hoyratlığıyla sürüyor. İstihbaratın yetkinliği varkalmaya eşitlenmiş durumda. Morgenland’ın (Doğunun) en gaddar James Bond’ları, yakında Türkiye’den çıkacak. Siyasi polisiye yazarları için de aynı şeyi söyleyebilirim.  

Kapalı ortamda ustaca işlenmiş bir cinayetin araştırılması bulmaca çözmeyi seven beyinleri her zaman ilgilendirir. Akıcı metin, eğlenceli atmosfer, ilginç yaşam öyküleri ve heyecanlı bir final daima okur bulur, ama yukarıda saydığım nedenler bizi siyasi komplolara, dış kaynaklı operasyonlara ve faili meçhullere doğru itecektir. Çünkü dirliğimiz, birliğimiz ve düzenimiz ancak bu işlere akıl erdirmekle kazanılabilecek bir ödüldür. Dünya böyle bir yerdir. Er ya da geç bunun farkına varıyoruz. Kayıp Kedi (2015) adlı kitabım böyle bir farkındalığın sonucu yazılmış olan bir siyasi polisiyedir.  


4 - Polisiye romanın öteki romanlardan farkı nedir? Neden böyle bir ayrıma gidilmiş sizce? Nasıl ki her romanda aşk varsa, acı ya da mutluluk varsa, savaş, göç varsa cinayet de olacaktır. Biri çıkıp katili arayacaktır.
Bu ayırıma gitmek önemli ölçüde bilimin çeşitlenmesinin sonucudur. Keşfedilen türler, üretilen bileşikler, sayısı belirsiz mamüller sınıflara, çeşitlere, kısımlara, gruplara ayrılır ve öyle öğrenilirken edebiyatın bu dallanmanın budaklanmanın dışında kalması beklenemezdi.

Polisiye genel olarak thriller-tirildeme ailesine aittir. Kendisi de bir alt türdür. Dalları vardır. Dalları diğer türlere göre epey çoktur. Bilimkurgu-Polisiye, Mafya, Casusluk, Mahkeme –Avukat – Polisiyesi, Paranormal Polisiye, Mizahi Polisiye, Psikolojik Polisiye, Siyasi Polisiye,  Soygun, Seri Cinayetler, Politik Suikast konulu polisiyeler vb.

Tabii bir de şu var: İyi bir polisiye iyi bir romandır. Kurgusu muhkemdir, örgüsü dallı budaklı ve labirentlidir, ama metne doğallık duygusu hakimdir. Karakterler güçlü ışınımlara sahiptir ve buram buram gerçek hayat yansıtıyordur. Olay örgüsünden ne anlattığından bağımsız olarak edebiyat soluyoruzdur. Ben kalender meşrebim. Olursa böylesi olsun diyorum.


5 - Bununla birlikte polisiye türünün çok ciddi bir okur kitlesi var. En çok okunan kitaplar arasında her zaman bir polisiye ürünü bulmak mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Ucuz ve risksiz bir qua-serüven yaşama arzumuz. Okurken heyecan duymak, ama sorumluluk almamak güdüsü. Bu nedenle polisiye çok okunma, filmleştirme ürünü olmaya devam ediyor. Dedektif ya da araştırıcı bizim bir çeşit ‘Part Time Avatarımız’ gibidir. Bütün tehlikeyi ve acıyı o üstlenir. Dedektif romanlarını ya da filmlerini bir çeşit zihin egzersizi gibi gören okurlar da vardır. Bence en güçlü saik Part Time Avatarımız sayesinde heyecanlı, ama risksiz bir serüven yaşayarak, hormonlara adrenalin salgılatma arzudur.   

6 - Hikâyeyi kurgularken nelerden yararlanıyorsunuz? Mesela kahramanlarınız ve olaylar gerçek hayattan mı seçiliyor? Emniyet birimlerinin çalışmalarından, bulgularından, haberlerden istifade ediyor musunuz?
Gerçek hayata dair olan her an en yakınımdadır. Kurgumun temelinde gerçek hayat, hakiki karakterler oturur. Zamanında çok değişik işler yaptığım için bu benim için zor değildir. Kuleden bakarak yazan tiplerden değilim. Olaylara elden geldiğince ahalinin gözünden bakmaya çabalarım. Karakterlerimin çoğu da bu ortamların çocuğudur. Emniyet birimlerinin çalışmalarının medyaya yansıyan kısmından yararlanırım. Haberlerden de. Sürekli not alırım. Ne oluyor bitiyor haberdar olmak isterim. Konjonktürün nabzını dinlemeye çabalarım.

Amsterdam’da Alsancak Börekçisi adlı bir börekçimiz vardı. Oradaki çalışma hayatımı kitaplaştırdım.  (Alsancak Börekçisi 2013 – Nar Kitap) Kısa bir alıntıya göz atalım:  
 Anlı şanlı Laz Mustafa bir altmış boyunda, sıradan tipli biriydi. Zayıf ve çelimsizdi. Sokakta gören hiç kimse ünlü babayiğit Avadis’i vurduğunu tahmin edemezdi. Avadis’le aralık 1975’te İstanbul Kumarhanesi’nde tanışmıştım. İkisi bir arada Edi ile Büdü gibiydi.  Laz Mustafa çıkan karambolden istifade ederek adamı vurunca ünlenmişti. Artık namlı bir kabadayıydı. Olay sırasında Avadis de silahına davrandığı için Laz Mustafa bir yıl hapis yatıp çıkmıştı. Namlı kabadayı olması kısa zamanda herkes için bir sıkıntı haline gelmişti. Bir sürü yerden haraç istediği ve koparttığı söylenmekteydi.
*
Dükkân iyice dolduğunda Laz Mustafa hesabı ödeyip gitti. Arkadaşıyla kapıda iki ayrı yöne gittiler. Laz Mustafa Ten Kate pazarı tarafına yönelmişti. Kapıdan sokağa baktığında yüzünün her zamanki gerginliği geri dönmüştü. Yanında kapı gibi iki adam gezdirebildiği zamanlar geride kalmıştı. Dünyanın en uzun boylu insanlarının yaşadığı bir ülkede küçücük boyu ve çelimsiz yapısıyla kırılgan bir görünümü vardı. Üzerinde çifte tabanca, yedek şarjörler falan vardı ama sökmezdi artık. Dağlar şehre inmişti âhir zamanda. Korku sokakları bekliyordu. 
  Laz Mustafa’yı son görüşümüz oldu. Dört saat kadar sonra bir barda otururken yine ara sıra gelen bir müşterimiz olan on sekiz yaşındaki bir genç tarafından bir barda kafasından vurulacak ve ölecekti. O saatlerde börekçi hâlâ açıktı ama haber ancak ertesi sabah bomba gibi patlayacaktı.
40 yıllık göçümün daha 2. yılında böyle bir çevrenin içersindeydim.

1992 yılında Amsterdam’ın Gülü adlı bir polisiye roman yazdım. Bu kitap 1993 yılında De Rose van Amsterdam başlığıyla Hollanda’da basıldı. Bunu aynı kahramanın De Ridders van Amsterdam – Amsterdam’ın Şövalyeleri adlı ikinci kitabı takip etti. Amsterdam’ın Gülü 1997’de Metis Yayınları, 2002 yılında da Everest Yayınları tarafından Türkiye’de basıldı. Bu kitabın kahramanı Orhan Demir, Göçmen Türkiyeliler’in, Euro-Türk’ün tarihindeki ilk dedektifidir. Orhan Demir bir Kuzey Avrupa ülkesinde Akdeniz patentli üsluplu maçoluk sergiler. Ayrıca esprilektüel, edebiyat sever anlayışlı bir genç adamdır. Silah ve yumruk kullanımı asgari ölçüdedir. Amsterdam’ın Gülü bu yıl Palto Yayınları tarafından yeniden basıldı.

7 - Polisiyemizde bir dönem Batı’daki benzerlerinin akılcılığı öne çıkarmasına karşın sezgiyi yücelten yaklaşımlar ortaya konuldu. Yine bir dönem milliyetçi bir kimliğin vurgulandığı görülür. Modern Türk polisiyesi bağlamında ortak bir dilden,  kapsayıcı bir özellikten söz etmek mümkün mü? 
Dedektif ancak akıl, teknik donanım, hızlı ve doğru bilgi edinmenin yanı sıra sezgileri de denkleme katarak ortalama cürüm vakalarını çözebilir. Sezgi tek başına işe yaramaz. Bu tür kurgular masalı andırır ve inandırıcı etki yapmaz.  Sezginin ve paranormal yeteneklerin abartılmasıyla medyum dedektifler ya da polislere yardım eden medyumları anlatan romanlar yazılıyor. Batı da bu alandaki kitap, dizi ve filmlerin sayısı belirsizdir. Bizde bu tür henüz emekleme aşamasındadır.

Dedektif iflah olmaz derecede futbol meraklısı olabileceği gibi, bazen de şovenist denecek kadar milliyetçi olabilir. Tanıdığım dünya çapında 1 numaralı milliyetçi polisiye/casusluk kahramanı James Bond’tur. Her şey Kraliçe yani memleketi içindir. Arsen Lüpen de örneğin,
aslında bir hırsız olmasına rağmen yeri geldiğinde milliyetçi tavır gösterir. Modernitenin milliyetçiliği parlattığı zamanlarda yazılan romanlardır bunlar.

Ortak dili etkileyen birkaç nokta var. Biri çeviri dilinin aşılması süreci. Polisiye dilimizin, polisiye Türkçesinin bir ölçüde çeviri dili etkisinden  kurtulduğu da söylenebilir. İkinci olarak bir tradisyona yaslanma hali. Bundan söz etmek için belki biraz erken, 1880 – 2015 arasında polisiye roman yazmış yazarların kitaplarının çoğu yeniden basılıyor ya da sahaflarda bulunabiliyor. Bu türün tutkulu okuru bir sürekliliği hissediyor.

Kapsayıcı özelliğe önceki sorularda biraz değindim.  Bize haslık denen şey son 140 yıl içinde yazılmış polisiye metinlerinde yeterli ölçülerde mevcuttur, ama kapsayıcı nüve dağınıktır. Tümlenmiş değildir. Yakın gelecek için kapsayıcı özelliğin ölçütü, tarih ve siyaset bilincine, konjonktürü doğru okuma yetisine sahip olmak ve yakın gelecek için gerçekleşmesi muhtemel çıkarsamalar üretebilmek olacak.


8 - Türk ve dünya edebiyatında dikkatinizi çeken yazarlardan örnek vermek isteseydiniz kimleri sayardınız?
Uzun isim listesi vermek istemiyorum. Başlangıçta beni etkilemiş yazarlara biraz değindim. Türk edebiyatından Ümit Deniz ve Celil Oker’i sayabilirim. Dünya edebiyatından Per Wahlöö-Maj Sjöwal, Len Deighton ve John Le Carre.  Bir de, diğerlerinin yanı sıra Stephen King’in polisiye tarzındaki romanlarını da çok beğeniyorum.

9 - Bu türün kahramanlarını ve yaşana olayları dikkate alırsak kötülük ile iyiliğin, suç ile hukukun savaşından söz etmek mümkün. Nihai olarak polisiye edebiyat, okuruna ne söyler? İnsanın içindeki kötülüğü yok etmek, daha iyimser bir tabirle hafifletmek gibi bir misyonu yüklenir mi?
İyilik ve kötülüğün savaşı, zıtların kışkırtıcı birlikteliği kâinatı hayatta tutuyor. Bunlar olmasa söner ve donar biterdi. Biri diğerine çeşitli yüzdelerde galebe çalar. Bazen biri, bazen diğeri baskın çıkar. Asla kesin zafer yoktur. Suç ile hukuğun kavgası müzminleşmiştir. Bu kendini hukuğun üstünde görenler için de biraz geçerlidir. Çünkü onların da kendi kalibrelerinde rakipleri vardır. Bu zamanda nihai olarak polisiye edebiyat okuruna okkanın altına gitmemek için tetikte ve örgütlü durmayı öğütler.  

İnsanın içindeki kötülüğü hafifletmek gibi bir misyon iyi kotarılmış polisiye romanlarda daima mevcuttur. Suçlunun kendisi iç konuşmalar ve bilinç akışıyla pişmanlığını, cürmün geri çevirilemezliğinden dolayı hissettiği acıyı anlattığı pasajlar, filmlerde bu tür sahneler potansiyel suçluları etkiler bir nebze. Buna inanmayı seviyorum.  



10 - Polisiye edebiyatın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu türün okuyucusunu önümüzdeki yıllarda bekleyen gelişmeler ne olacak sizce?
Suçun doğası değişmeyecek. Kin, intikam, kıskançlık, menfaat, ihtiras, güç peşinde koşma ve her türlü suç işlemeye meyilli olmak aynı kalacak. Teknoloji bu güdülere yeni imkânlar sunacak. Aynı imkânları örgütlü polis güçleri de kullanacak. Minorty Report, I Robot, Robocop, Predestination, Inception gibi filmlerde anlatılan ortamlar gerçekleşecek. Avatar kullanımı söz konusu olduğunda ceza hukuku kendini buna uyarlayacak.

Siber dedektifler şu anda bile varlar. Milletin sosyal medya bildirilerini tarayarak bilgi topluyorlar. Bilgisayarına girerek özel kayıtları kopyalıyorlar. Dark Web’I düşünün. Bitcoin ödeyerek kiralık katil tutanlar var. Küresel boyutta bir izleme izlenme durumu söz konusu. Rakibin her anını kollayabilmek için teknoloji ve insan gücü azami ölçüde kullanılıyor.  Bu  arada insanlar yavaş yavaş her an her açıdan gözleme, panopticon düzeninin yanı sıra herkesin her an gözlendiği synopticon gerçekliğine doğru kayıyor. Synopticon tıpkı nomofobi benzeri bağımlılık yapıyor.

Bütün bunlara bir de yapay zekâ ve YZD, Yapay Zekâ Dedektifleri katılınca iş çığırından iyice çıkacak. Dünya artık asla eskisi gibi olmayacak. Niye hep aynı kalsın ayrıca? Öyle değil mi?

11 - Söz bir söz?
İnteraktifliği de ıskalamayalım. Polisiye zamanla bir miktar interaktifleşecek de kaçınılmaz olarak. Okur gerçek bir suçlunun araştırılması ve takibi sırasında eyleme dahil olacak. Bazı riskleri göze alarak örneğin bir suçlunun takibine bizzat katılacak. Bunun için yüklü bir aylık aidat ödeyerek emniyet teşkilatından ‘SİE, Suçlu İzleme Ehliyeti’ alınacak. Bu ehliyeti almak isteyenlerden psikolojik testlerden geçer not alması istenecek. Tabii bunların sahteleri de mevcut olacak. İşe SİE hackerları-kalpazanları da karışacak. İzleyici kafayı iyi çalıştırırsa, olay mahalline yakınsa katilin yerini ilk o tespit edecek. Çok şanssızsa bir sonraki kurban kendi olacak. Diğer bir izleyici onun intikamını almak için ipuçlarını takip edecek. En heyecanlı polisiyeler bunlar olacak muhtemelen. Online-çevrimiçi olarak dünya ölçeğinde anında izlenebilecek. Her yıl bunların en başarılılarına para ödülü verilecek.

Önce evlerde kuantum bilgisayarlarını kullanmaya bir başlayalım hele. Arkası çorap söküğü gibi gelir. Ne diyorsunuz? Biraz ExistenZ mi solumaya başladık?
4026                                                                    -----------------------