distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2020 Perşembe

ZOMBİNAME - Gün Batımında İki Güneş


ZOMBİNAME
GÜN BATIMINDA İKİ GÜNEŞ


  Oturduğum yerde huzursuzca kımıldandım. Bir şeyler... Bir şey yolunda değil sanki. Şöminede sönmeğe yüz tutmuş alevlerin yüzüme yolladığı samimi ısı dalgaları, kız belli bardağımdaki demli çayın rengi, sevgilimin geçen yaş gününde aldığı boz renkli yün çoraplardan soldakinin baş parmağım hizasındaki ten rengi leke,  birinde kaykıldığım kahverengi iki deri koltuk, yerdeki el örmesi halının üzerindeki akrep desenleri, arkamdaki kütüphanedeki kitapların ciltli sırtlarında basılı exlibrisim ve diğer sayısız konfor hareketliliği içinde ters giden bir şey var.
  Parmağımla sağ kulağımdaki plastik nesneye dokundum. Pink Floyd’un The Final Cut albümünden Your Possible Pasts  adlı parçanın melodileri bir şişeye tenekeden dökülen zeytin yağı gibi kıvamlı ve zahmetsizce beynime akıyor. Birazdan en çok sevdiğim bir diziyi izleyeceğim. Bir çay daha. Keyfime diyecek yok. O halde niye kurup durumaktayım? Ha... Dizinin son bölümünde ne olduğunu unutmuşum. Ondan mı acaba huzursuzluğum?
  Yeni bölüm başlasın hemen hatırlarım. Hep öyle olur. Günlük hay huy içinde bunlar normal. Dilin ucunda duran ve sadece başkaları anlatınca hatırlanan fıkralar gibi.
  “Peki ya diğer şeyler? Esas dizi?”
  Sağıma soluma bakındım. Sesin sahibini göremedim. Parazit atak olmalı yine. Sinsi virüsler gibi her yere sızan sesler. Eğilip çay bardağımı aldım. Soğumuş çay içmeyi severim. Buzlu çayı da. Çayı her ısıda içebilirim yani. O kadar çay hastasıyım ki, dondurması yapılsa ona bile fitim.
  Çayın tadındaki bozukluğu neye yormalı? Sanki birisi bana çaktırmadan içine birkaç damla sirke damlatmış gibi.
  “Peki ya diğer belirtiler?”
  Parazit sese aldırış etmeden ayağa kalktım, ama bunu niçin yaptığımı hatırlamıyordum. Birkaç adım atayım hemen aklıma gelir. Hep öyle olur. Belki bu arada bir ayna bulmalıyım.
  “Aferin, kafanın dibindeki nohut ışıldadı yine.”
  Dilimin ucunda bir küfür nemlendi, ama dışarı salmadım. Yaşım çok genç, ama biraz batıl itikatlıyımdır. Şu anda uğursuzluk getirir diye düşünüyorum. Kulaklığımı çıkarıp sehpanın üstüne bıraktım. Aralık duran oda kapısına baktım. İçim üşüdü. Çocukluğumda özellikle rüyalarımda aralık duran kapılardan çok korkardım. Bir şeyin arkası, göremediğin şeylerin cepleri sürpriz doludur. Çoğu da ehven değildir. Korkutur, acıtır, hüsrana uğratır ve yerinden koparır insanı. Burada rahatım. Çok rahatım. Keyfim de gıcır. Öyle kalmak istiyorum. Orada duran, kapının arkasındaki, haneme davetsiz olarak gelen o şeyleri görmek istemiyorum.
  “Gelen melen yok ahmak.”
  İçimden ‘uyma ona’ diye fısıldayan dürtüye aldırmadan sesimi yükselttim. “Ne oluyor peki?”
  “Gelen yok, gidiliyor. Gidiyorsun.”
  “Nereye?”
  “Müziği dinle.”
  Gayri ihtiyari sağ elim kulağıma gitti. Kulaklığım sehpanın üstünde bıraktığım yerde durmaktaydı. Müzik devam ediyordu. Kulağımda kulak varcasına ama. Ses ses yükseltici kutulardan geliyor gibi yankılanmıyordu odada. İngilizce sözlerin tercümesi mutlak sıfır ısısında. Bu arada albümün en sonuncu parçasına gelmişiz. ‘Gün Batımında İki Güneş’ adlı son parça çalıyor. Zaman nasıl hızlanmış. Kayıt dışı, kayıp zaman. Topu topu üç adım attım odanın içinde. Her adımım bir çeyrek saat sürmüş gibi.
 “Korku,
O sesleri asla duymayacaksın,
O yüzleri asla görmeyeceksin.
Dişlerin bile buharlaşacak.
Sonunda çok az kimsenin bildiği şeyi kavrayacaksın.
Küller ve elmaslar, düşmanlar ve dostlar,
Sonunda hepsi bir ve tek olacak.”  
  Saksafonun harika sesi şu anda kulağımda ruh törpüsü. Hayır böyle bitemez. Hayır. Şöminede ateş, kulağımda melodi ve bardağımda çay varken olmaz. Hayır..!

*

  “Kendine geliyor.”
  Bana bakan yüzler aşina. Hepsi yoldaşım kanka dostlarım. İçimdeki korku yatışıyor. Kalp atışlarım normale döndü bile. O neydiyse, geldi ve geçti. 
  “Nasılsın?”
  Yerden doğrulup çevremdekilere baktım. Ana belleğim hâlâ yetersizdi. O odayı, çayın tadını ve müziğin kalbimde yarattığı titreşimi hatırlıyordum. Kelime haznemi daracık karanlık bir mahzenden spotları ışıl ışıl yanan olimpik bir stadyuma çevirmişti. Ve oraya dönmek istiyordum. Ben değil, ben ait olduğum yerdeyim. Ben değil, o nohut kadar küçücük ışıltı. O istiyor. Ne kadar güçlü avazı.
  “Nasılsın?”
  “İyiyim.” Dedim etrafımdakilere. Yüzüme hepsi aynı şekilde bakıyor. Göz bebekleri donuk, mimiksiz. Kimsenin ağzı kımıldamıyor, ama üzerime arı kümesi gibi kelimeler üşüşmüş durumda. Benim için endişeleniyorlar. Bazıları başıma gelen arızaya talipmişçesine istekle ayrıntıları soruyor.
  “Dedim ya... Çay vardı, şömine yanıyordu. Müzik vardı. Benim değil... Babamın... Evet, babamın çok beğendiği bir albümü dinliyordum. Ufukta batan iki güneş vardı. Sonra...”
  “Tekrar bize döndün sevindik.”
  Sevenlerimin bu kadar bol olması ne kadar güzel bir duygu. Az önceki cinsten bir atağı en son iki ay önce de geçirmiştim. O da birkaç dakikalık bir zaman balonunun içine üflenmiş saatler şeklinde seyretmişti.     
  “Krizi atlattın. Çok sevindik.”
  “Sağolun dostlarım.”
  Benle beraber sekiz kişilik bir gruptuk. Sokakta yürümeye başladık. Eskiden İstanbul denen şehirdeyiz. Gökdelenlerin dibindeki sokaklardan birinde amaçsızca yürümeye başladık. O odanın etkisi silinmeye başlamıştı. Su çekiliyor. Böylesi iyi. Çünkü ben artık o gerçekliğe ait değilim. Dört buçuk yıldır kalbim eskisi gibi koşuşturmuyor. Gencim. Damarlarımda bir zamanlar fokurdayan kan şimdi tembelce gezinen yoğun ve soğuk bir sıvı. Midem sıcak yemek öğütmeyeli yıllar oldu. Soğuk ve çürümüş ete talim ediyorum. Gözlerim sıradan görüşünü yitireli yıllar oldu. Dışarıdan yönetilen bir sistemle görüyor ve duyuyorum ben de diğerleri gibi.
  Anladınız değil mi?
  Ben bir zombiyim.
  Neden böyle olduğumuz için çok çeşitli faraziyeler sürüldü ortaya. Hiçbiri sonuçtan daha önemli değil artık. Birlikteyken bahsini etmeyiz hiç. Bir zombi anı yaşar. Geçmiş karanlıktır, gelecek kesif bir sis  gibidir.. Az önce geçirdiğim şömineli, çaylı krize rağmen onlardan bir şey ummak saflıktır. An her şeydir. Zombilerin kolektif belleği An yakıtıyla çalışan bir motordur dense abartma olmaz.
  Az önce başıma gelen şey zombilerde çok nadir raslanan bir şey. İnsan olduğumuz zamanları böylesine ayrıntıyla hatırlama ve bizzat deneyimleme. Bu beni bir şekilde grubumda lider yapıyor. Hiç lafı edilmez, ama herkeste geçmişin özlemi bir şekilde hâlâ yaşıyor. O ışıltılı nohutun acarlığı.
  “Arkadaşlar yeni kaynak bulundu.”
  Hemen önerilen yöne doğru yürümeye başladık. Bu müthiş bir şeydi. Şanslıysak uzun zamandan sonra ilk defa taze et ve sıcak kan tadacağız. Şehir nüfusunun yarısından fazlası zombiye dönüştü. Teknolojinin yardımıyla sağ kalan ve korunaklı yerlerde yaşayan insanlar var. Sayıları bayağı fazla. Taze et kaynağımız. Onlardan küçük bir grubun yeri tespit edilmiş. Şimdi oraya baskına gideceğiz. Direnecekler haliyle. Ama bizimle başa çıkmaları mümkün değil. Sonunda onlara da ufukta aynı anda batan iki güneşi göstereceğiz.
                                                                                                             Amsterdam, Nisan 2012

13 Nisan 2017 Perşembe

Bir Bilimkurgu Öyküsü: Eski İstanbul Müzesi

Eski İstanbul Müzesi





Bir masalı bilimsel postule kuyusuna attım. Sonra kuyuyu ters yüz edip rokete yükseltgedim ve yüzümü göğe çevirdim. En parlak yıldızlardan biri göz kırpttı. Bir  kurt deliğinden geçip yanına vardım. Neden kâinattaki bunca uzak bir yer bu kadar tanıdık geliyor? Bigbangdaşlık soluyorum adeta. 
Diğer Kıyı Öykünmeleri – Yazi Meyyın


  “Bir şey mi oldu?”
Siyah saçlı genç kadının sol arkasında duran sarı dev balon bütün göğün yarısını kaplamıştı. Güneş ardında kaldığı için gölgesi müthişti.
  “İyi misin?”
Ağzımdan kelime çıkartabilecek durumda değildim. Nutkum tutulmuştu. Ansızın düşünce silsilemin önünden çekilen paravana nedeniyle yepyeni bir zihnin ufkuna dahil olmuş gibiydim.  
  “Sen... İyi misin?”
  Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum, ama yeni gerçeklik ufkunun uyanışı muazzamdı. Baskındı. Kendimi bir uzay istasyonunda gördüm. Bir uzay mekiğindeydim. Yanımda ikisi kadın beş altı kişi daha vardı. Hepimiz astronot giysiliydik. Başlıklarımızın şeffaf siperliklerinin ardındaki yorgun yüzlerimiz neşe ve mutluluk ışıyordu. Çok büyük bir iş başarmıştık. Güneş sisteminde bir gezegene ilk kez insan ayağı değmişti. Dünyanın en yeni kahramanlarıydık.
  “Başardık çocuklar.”
  Bunu diyen kestane rengi saçlı kadın astronottu. Adı Manuella, hayır Mana. Meksikalı kadın astronottu. Kaptan yardımcısıydı. 39 yaşındaydı ve bekârdı. Defalarca yinelenmesine rağmen her telaffuz edildiğinde içimizde sevinç yaratan bir sözcüktü. Büyük bir badire atlatmış ve ölümden kıl payıyla sıyrılmıştık. Şimdi önümüzde büyük bir heyecan ve sevgiyle bizi bağrına basmak için bekleyen bir dünya vardı. Aileler, dostlar, ün ve servet. Karımı, üç yaşında bıraktığım kızımı düşündüm. Kızım şimdi altı yaşındaydı. Babası motorları olan, uzayda hareket eden dev bir konserve tenekesi içinde geçirilen üç koca yılı bitirmişti. Sevincim tarif edilemez boyuttaydı. Birazdan iki haftalık karantina için yörüngedeki bir istasyona alınacaktık. Kenetlenme işlemi neredeyse tamamlanmıştı. Daha geniş ve  özellikle dünya manzaralı değişik bir yere duyduğum özlem yer kabuğunda bulduğu bir çatlaktan yükselen mağma gibiydi.  
  “Şimdi nasıl?”   
  O sarı top normal boyutlarına dönmüştü yeniden. Terasta hemen arkalarındaki masada oturan genç çift alçak sesle bir şeyi tartışmaktaydılar. Kısa saçlı sarışın adam kadının elini tutmuştu. Kumral kadını arkadan görüyordum. Sutyeninin askılarını belli eden zeytin yeşili dar bir tişört giymişti. Öne eğilmişti. Başının duruş şeklinden ağlamak üzere olduğunu hissediyordum. Daha sonraki masa boştu. Başımı sola çevirdim. İçerideki masalardan bazılarında oturan insanlar vardı. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, bordo renkli yelekli garson kapının ağzında durmaktaydı. Kimse bir şey istemediği için düşüncelere dalmıştı. Yirmi başlarında falan olmalıydı. İsmini çıkaramadığım bir futbolcuya benziyordu.
  “Geçti değil mi?”
  Geçti kelimesi sanki geçişlen komutu gibi olmuş tekrar uzay gemisine dönmüştüm. Bu defa belleğim daha harlıydı.
  “Koyaanisqatsi. Koyaanisqatsi’ye ne oldu? Arkadaşlarım. Karım ve kızım… Sen kimsin? Burası… Belleğim niye tutuk?”
  Kobalt mavisi gömlek giymiş, siyah saçlı genç kadının yüzündeki endişe yerini bir çeşit kararlılığa bırakmıştı. Gözlerinde anlayış zerreleri kıpırdaşıyordu. İnce dudaklar, azıcık kemerli bir burun ve iri siyah gözler. Güzel değildi, ama dokunaklı bir çekiciliği vardı.
  “Neyi bilmek istiyorsun?”
  “Kimsin sen?”
  Kadının yüzünde beliren tereddüt kısa sürdü. Dürüst yan hakim olmuştu sanki.
 “Adın Doğan Başatura.” Dedi. “Bu kentte doğdun. Mars’a yollanan  Koyaanisqatsi adlı gemideydin. Uzman navigatör olarak. Bir sorun çıktı… Gidiş yolculuğunun son haftasında yerle bağlantınız koptu. Sonra… Çıkageldin. Bunun ne kadarını hatırlayabiliyorsun şu anda?”
  “Dört gün boyunca yerle ilişki kuramamıştık. Dönüş yolunda. Mars’a indik. Ben ana gemide kalan ekipteydim. Sonra dönüş yolunda…”
  Dönüş yolunda çekilen sıkıntıların ayrıntısı doluştu beynime. Durmadan bozulan ve tamir isteyen aparatlar bizi hayatımızdan bezdirmişti. Birkaç kez ciddi yıkımın eşiğinden dönmüştük. Mars kayıtları silikti ama. O anlara ait görüntüler yoktu beynimde. Mars’ı düşündüğümde gördüğüm Mars filmlerinden sahneler doluşuyordu bellek ekranıma. Tatsız bir şeyi duymak üzere olduğum duygusu çok güçlüydü. Kaçınılamazı ıskalayamazdım.
  “Belleğimde… Ne oldu? Daha önce, adınız ne?”
  “Serpil. Liseden arkadaşınım.”
  Serpil’i hatırlıyordum. İlk kez bir arkadaşın partisinde öpüşmüştük. Çok önceydi. Başka serüvenler yaşamış ve evlenmiştim. Şimdi altı yaşında olması gereken bir kızım vardı.
  “Sen o değilsin.” Dedim. “Çünkü kızı en az on beş yıldır hiç görmedim. Tek bir kez uzaktan bile. Zaten çok kısa süren bir ilişki yaşamıştım.”
  Genç kadın gülümsedi. “Ben oyum.”
  “Anlatıcak mısın her şeyi?”
  “Bir şey daha içer miyiz? Yeşil çay?”
  “İyi.”
   Kadın garsona bir işaret yaptı. Delikanlı başıyla olumlayarak içeri girdi.
  “Şu anda neredeyiz Doğan?”
  Omuzlarımı silktim ve “Kadıköy’deyiz.” Dedim. “Deniz Yıldızı kafesinde.”
  “Hangi yıl?”
  “2024 eylülü.”
  “Mars yolculuğu ne zaman başlamıştı?”
  “2021. Unutulmaz bir yıldır yaşamımda.”
  “Bizler için de öyle oldu.” Genç kadın konuşmasına ara verince sessizliği soğuk bir şeyler doldurmaya başladı. Duymak üzere olduğum şeyden korkmaya başlamıştım.” 2021 doğru. 2 Haziranda yola çıktınız. Bir yıl iki ay sonra yerle ilişkiniz kesildi, ama bu 4 gün sürmedi. Tam 143 yıl sonra geri geldiniz.”  
  “Yani?”
  “Mars’a inilmedi ve şu anda 2165 yılındayız.”
  Yaşadığım şok bayağı ağırdı. Filmlerde ve öykülerde bu tür haberleri duyanların abartılı davranışlarını biraz küçümserdim hep. Gerçek başkaydı.
Soğuktu. Aşılamaz naturalıydı.
  “Evliydin ve yolculuğa çıktığında üç yaşında bir kızın vardı. Kızın mutlu ve uzun bir hayat yaşadı ve bundan 51yıl önce 96 yaşında vefat etti. Ardında çocuk bırakmadı. Karın ondan çok önce geçti gitti eski tabirle.”
  Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde yüzüne bakınca kadın devam etti.
  “Ansızın kapımıza dayanınca önce yabancı bir tasallut sandık normal olarak. Keşif gemimiz sizin geminizin gerçekliğini saptayıp bize bildirince içeri girip duruma baktık. Sekiz astronottan sadece ikisi sağdı. Sen ve Mana denen Meksikalı kadın. Geminizi uzayda imha etmeye karar verdik. Çünkü bir kurt deliğinden geçip kimbilir nelere gitmiş ve geri dönmüştünüz. Başka türlü bu kadar zaman aynı yaşta ve sağ kalamazdınız. Düşman taraftan bize açılan kapının anahtarı olabilirdiniz. Sizleri yeryüzüne getirmek konusunda Birleşik Dünya Güvenlik Konseyi oylama yaptı. Exobiyologlar da karşıydı. Uzaydan bize öldürücü virüs taşımanız ihtimali vardı. 14’e 12 ile yaşamanıza karar verdiler. Bir çeşit vefa borcu. Gemiyi imha ettik. Sizleri yeryüzüne getirdik. 143 yıl takdir edersin ki çok uzun bir zaman. Dünya inanılmaz derecede değişti. Sana buraya uyum sağlatabilmek için uygun bir yer bulduk ve ortamı uyarladık.”
  “Bu... Burası uyarlanmış bir yer mi yani?”
  Genç kadın gülümsedi. Bakışlarında içtenlik ve merhamet vardı. “Dünyada artık beton yığınlarının içine sıkışmış yoğun hayat birimleri yok. Robot yapımını robotlara bıraktık. Bütün elektronik ve mekanik düzenlemeleri de. İş hayatı, ticaret, ekonomi, tarım, teknoloji denen anlayış çok değişti. Buna uyum sağlamanız mümkün değildi. İnsan kalıbından çok taştı Doğan bey. Bu taşma, gelişme uzaya pek fazla yansımadı.  Yeryüzünü değişik bir şekilde deneyimlemeye başladık. İnsanlar ilk kez kesiksiz bir huzur ve güvenlik ortamındalar. Eski aile düzenini anımsatan kümeler kuruluyor ve yenileniyor. Kimsenin aç açıkta ve bakımsız kalması mümkün değil. Hapisane diye bir kurum yok artık. Suç yok çünkü. Uzay fethi duygusu da çok yavaşladı. Her zaman küçük gruplar çıkıp bunu savunuyorlar, ama genel ruh hali değişti. Güneş sistemini kolonileştirdik. Daha ötesi şu sıralarda pek fazla ilgi çekmiyor. Sadece marjinal gruplar, çok sınırlı harcamalarla evrenin çeşitli yönlerine açılıp durmakta. Şu ana kadar hiçbiri bir başka zekayla temas kuramadı. Mesafeler hâlâ çok fazla. Sizi yutan kurt deliği de bir daha görünmedi.”
  Etrafıma bakındım. Kulaklarım uğulduyordu. “Burası Istanbul değil mi yani artık?”
  Garson çayları getirince kadın gülümsedi ve teşekkür etti. Sonra çay fincanının içine bir küpçük şeker attı. Kaşıkla karıştırdı.  “Artık ne Istanbul, ne New York, ne de Sanghai var. Küçük şehirlerin tamamı yeni ortama uyarlandı. Dünya üzerindeki yirmi bir eski metropol müze olarak korundu. Pek revaçta olan müzeler değildir onu söyleyeyim. Çünkü insanların beyni değişince, hisleri de güçlendi. Büyük şehirlerin eskiden kalan ışımasından rahatsız olanların sayısı arttı. Ziyaretçisi giderek azalan yerler oldular.”
  Beşiktaş vapur iskelesine telaşla koşuşturan insanlara, denizde seyreden vapurlara ve bir simit parçası kapmak için hazırlanan martılara baktım.
  “Peki bu insanlar?”
  Kadın çayından bir yudum aldı ve “Müzeler eksiksiz noksansız mazinin aynasıdırlar.”
  “Bu insanlar... Sen, şu arka masada oturanlar, nesiniz peki?”
  “Elimi tut.”
  Otomatikman dediğini yaptım. Kadının elinin ısısı, yumuşaklığı, rengi her şeyiyle normal bir insan eliydi.
  “Çayından bir yudum alın.”
  Dediğini yaptım. Şeker koymayı unuttuğum için biraz buruktu, ama bildiğimi tanıdığım yeşil çaydı.”
  “Bir fark hissedebildin mi?”
  “Çok başarılı bir simulans yani?”
  Öyle bir şey yok artık. Bunlar öykülerde ve eski filmlerde kaldı. Zihinlerimizi yenileyince ve teknolojik sıçramaları arkamıza alınca çevremizdeki evreni bayağı interaktifleştirdik. Bu nedenlerle bir yerde sıkış sıkış oturmamıza gerek kalmadı. Cetvel ve pergelle çizilen içkapatıcı düzenlikler sonsuza kadar bitti. Amorf yapılanma söz konusu. Artık aynı anda sayısız yerde olmak mümkün. Ne temel ihtiyaç, ne de prestij olarak bir sıkıntı kalmadı. Yalnızlık sadece sözlükte varolan bir kelime. Bunalım, depresyon, paranoya ve Koyaanisqatsi de öyle.  Hopi dilinde çılgın yaşam, karmaşık yaşam, dengesiz yaşam, parçalanmış yaşam anlamına geliyor değil mi? Bütün bunlar mazide kaldı. Yumak aileler, akrabalıklar kuruldu. Her şey gerçektir. Şu gördüğün martılar, deniz suyunun tadı, şu garson, ben, hepimiz gerçeğiz. 0 ve 1’lerle bir ilişiğimiz yok.”
  Kadının sözlerini kelimesi kelimesine doğru olduğunu seziyordum. “Benim rahatsızlığım nedir peki?”
  “Beynin bizden farklı. 8000 yeni fiil var şu anda gündemde. Eskiden bir çırpıda elli fiil kullanabilenlere entelektüel denildiği zamanları hatırla. Diller değişime uğradı. Aparat kullanımı bayağı çetrefilleşti. Beyinlerin hipokamp bölgesi çok değişti.Kıvrımları inanılmaz arttı. Eğitim doğuştan ölüme kadar kesiksiz sürmekte. Her an yıkılıp giden, göz açıp kapayana kadar yenilenen sistemin göbeğinde yaşanıyor. Maharet haleleri yardımıyla bunların içine uyum sağlıyoruz. Sokaklar eskisi gibi birbirlerine diğer sokaklar aracılığıyla bağlanmıyor. Sayısız geçitler, emiciler, taşıyıcı alanlar var. Bunların içindeyiz. Her şey molekül molekül hesaplanıyor. Aşk ve seks de bu tür bir sürecin içinde. Eşleşme kriterleri çok değişti.”
  “Moleküler muhabbet yani?” dedim.
  “Aynen öyle. Yiyecekler içecekler, iç organlarımızın salgıları falan da değişti. ve Maddiyatı yeniden yorumlamış yatay bir medeniyetiz. Teorik matematik öğrenme yaşı üçten başlıyor. Manyetik alan sorunu da başka bir kalem. Beyinlerimiz ve bedenimiz bu alanlara adapte oldular. Senin gibi zamanında üst düzey zekalı olan, iki üniversite bitirmiş, çok sıhhatli biri ki, kaç bin kişi içinden Mars misyonu için seni seçtiler, sen bile bu ortama uyum sağlayacak durumda değilsin. Daha... Daha saatlerce anlatabilirim Doğan. Seni uyarlamak için çok çabaladık. Olmuyor. Bu son testti. Olmuyor. Az bellekli bir bilgisayara en yeni programların yüklenememesi gibi biraz. Maalesef aramıza katılman mümkün değil. Bu nedenle yeni bir karar aldık.”
  Kadının yüzüne bakakaldım. Kalbim heyecanla atmaya başlamıştı. Çöpe mi atılacaktım acaba?
  “Burada, bu şehir 184 yıl önce dünyaya gözünü açtığın yer sonuçta, Eski Istanbul Müzesi’nde kalacaksın. On beş milyon insanla birlikte. Metrolar, taksiler, otobüsler, oteller, restoranlar, hastaneler ve aklınıza gelen her şey kullanımda. Sana aylık 3022 lira maaş bağlanacak. Birinci sınıf sağlık sigortan, sıfır kilometre bir araban ve kalacağın bir evin olacak. Semti ve eşyalarını kendin seçebilirsin. Bunun için ayrıca ikramiye verilecek. Arabalara dikkat et seni ezebilirler. Birisi yumruğunu indirirse burnun yassılaşacak. Yediğine içtiğine de dikkat et. Her şey gerçek. Ben de burada olacağım. Bir şey daha. O gördüğün simulasyon filmlerini unut. Burası gerçek. Tıpkı evrenimiz gibi şehir sonlu, ama sınırsız. Hiçbir zaman gerçeklik dışına taşmayacaksın yani.” Kadın bunu derken pantolonunun arka cebinden aldığı bir kartı bana uzattı.   
  “Telefon edersen gelirim ziyaretine. Hayatımda ilk öpüştüğüm erkeksin.”
  Karttaki  ismini yüksek sesle okudum. “Serpil Candan. Şirket danışmanı.”
  İçimden sen o kız değilsin demek geçti, ama bezgince yüzüne baktım.
  “Müze bekçisi mi oldum yani?”
  Kadın gülümsedi. “Sayende müzeye ilgi artacak sanırım. Bir şey daha... Sana hoşuna gidecek bir sürprizim var. Mana. Bir iki dakika içinde buraya gelecek. O da aynı durumda. Yalnız kalmayacaksın. Milyonlarca hayat var ayrıca çevrenizde.”
  Genç kadın doğruldu. Orta boylu, mevzun vücutlu genç bir kadındı. Taş çatlasa otuz yaşındaydı ve Serpil’in inanılmaz derecede benzeriydi. Çantasını açtı. Krem rengi kalınca bir zarf çıkarıp bana uzattı. “Bir otele yerleş. Kendine ev ara. Döşe. Sanırım Mana beraber oturalım teklifine itiraz etmeyecek. Çünkü Eski New Mexico Müzesi’nde yalnız kalmaktansa burada olmayı yeğledi. Erkekler yer konusunda sanılanın aksine daha ısrarcı oldukları için sana o tarafa gitmeyi önermedik. Kadın burada turist sayılır yani. Ona göre davran.”
  Serpil bana dostça sarıldı. Bedensel hususiyetleri tanıdık bildik kadınlardan farksızdı. Ten kokusu, parfümü de öyle.
  “Hoşçakal Doğan. Belki görüşürüz yine.”
  “Güle güle Serpil.”
  Genç kadın kollarını çözerek memnuniyetle gülümsedi ve sol gözünü çapkınca kırparak çekti gitti. O kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeriye Mana girdi. Üzerinde alacalı bulacalı ince bir yazlık elbise vardı. Kestane rengi uzun saçları, makyajsız esmer yüzüyle çok hoş görünüyordu. Gemideki kılığından çok farklıydı. Kısa topuklu beyaz ayakkabıları çok yakışmıştı.
  Kadın etrafa bakındı. Beni görünce neşeyle el salladı ve olduğum yere seğirtti.  
  Ayağa kalkıp kadını karşılamaya hazırlandım.
  “Doğan seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin.”
  “Ben öyle Mana.”
   Kadın sımsıkı sarılınca ben de aynı şekilde karşılık verdim. Parfümü başımı döndürmüştü. İnsanlarla birlikte havaya yükselen dev sarı balona bakıp içimi çektim. İki kadından hangisinin daha gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünmekteydim. Bunu yapabilseydim şehri dolduran bunca insanın nereden geldiğini de sorabilirdim.
                                                                           Aralık 2009 Amsterdam

  






























26 Aralık 2016 Pazartesi

Ağrı'ya Korku Dolu Yolculuk - Ağrıyan Roman - İnceleme



Ağrı/yan Korku Dolu Yolculuk!
POETİK HABER
2012-10-10

Meral Afacan BAYRAK, Fantastik Romanın dünyaca ünlü yazarlarından Sadık Yemni’nin Ağrıyan romanının kurgusal evrenine ışık tutan bir yazı kaleme aldı. Dikkatinize sunuyoruz..
KARAKÜLAH SERİSİNİN İLKİ: AĞRIYAN Meral Afacan BAYRAK Bugünlerde kişisel bunalımlarını anlatan yazarlardan ya da fazla toplumcu, mesajcı kitaplardan sıkıldıysanız; size alternatif olabilecek farklı bir kitaptan söz etmek istiyorum. Ülkemizde fantastik edebiyatının öncü isimlerinden, dünyaca ünlü yazar Sadık Yemni’nin 2012 içinde çıkan kitabı Ağrıyan, İthaki yayınları etiketiyle okuruna kavuştu. Kara Külah diye adlandırdığı serinin birincisidir Ağrıyan. Distopya türünün başlangıcı olan bu roman: “İzmir Üçlemesi”nin (Muska 1996, Yatır 2005, Öte Yer 1997) devamı niteliğindedir.

Romanda rastgele seçilmiş beş kişinin bir arabayla yaptığı seyahatten söz edilir. Kahramanlar, Antalya’ya 20km mesafeden yola çıkar. Ağrı’ya doğru yol alırlar. Çok geçmeden bu yolculuğun, normal bir yolculuk olmadığı anlaşılır. Kıyamet provasını andıran sahnelerin yaşandığı serüven başlar. Uluslararası bir teknik ekip, Ağrı civarında araştırma yapmaktadır. Sarp ve ekibi bu araştırmacılara ulaşmaya çalışır. Yabancı zekâların kadim istilası mı, yoksa bir UFO kalıntısı mı mevcuttur, bilinmemektedir. Bu durum anlaşılana kadar süregelen bir panik havası hakimdir. İnsanlar endişe içinde beklemektedir. Bu serüvende bilimsel verilerin kullanılması kadar, kurgusal açılımların pike yaptığını görüyoruz. Okurken başka boyuta geçiren bir havası var. Okuru metinden koparıp sık sık başka odalara daldırıyor. Önceki romanlara göre daha özenli ve edebi bir dil ve anlatım tercih edilmiş. Doğrusu bu okur olarak beni memnun etti. Camiilerin, kütüphanelerin vs. yerlerin öykülere romanlara daha çok girmesini arzu eden biri olarak, kitapta yer yer kahramanların yolu camiye düşmektedir. Kahramanımız Nesrin, korku anında Fatiha suresinden başlayıp, bilinçli bir şekilde Allah’a sığınıyor: “Bir sona doğru yürüyorum duygusu, nefes aldığı hava gibiydi. Her hücresini boyamış kırmızı ve acı bir boyaydı adeta. O yarım adamın zerrelere ayrılıp kendini hava şeklinde soluttuğu düşüncesinden sıyrılamıyordu. Korku ve dehşet tozları. Sen bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. İçinden bildiği duaları okurken Fatiha suresinden başlamıştı. Annesi ve yakın akrabaları şu anda sağsa, onların da manevi yanını dileyen yanı cayır cayırdı. Esas ve üçüncü köprüyü birazdan geçecekti. Gazabına uğramış sapıkların yolundan değil. Âmin.”

Dünyaya doymadan gözü açık bir şekilde ölen birinin yaşayan biriyle söyleşi yaptığını düşündünüz mü hiç? Farz edin ki konuştu: “Saygıdeğer merhum efendi, siz ne diyorsunuz? Kendinizi nasıl bilirdiniz? Şok refleksleri ağırlaştırmıştı. Sahne burada kopmalıydı. Ama olmuyordu bir türlü. “Ben… Göz açıp kapayana kadar geçti gitti. Ne desem ki…” “Yani kısaca bir fikrinizi alsak.” “Hayat bir seyir mumu gibi. Yana yana bitiyor.” “Bayağı veciz bir açıklama. Merhuma çok teşekkür ediyoruz. Başka soru sormak isteyen var mı?” Annesi şoku bitiren düğmeye basıverdi. İki günlük mevta kocasıyla yapılan söyleşiye dayanamayıp bayılmıştı.” Yani olağanüstü bir konuşma yapmamış olsa bile, bir ölünün yeniden dirilişi “çok şey”dir. Cesedin dillenişiyle, insanoğlunun algısının açıklığı ya da körlüğü sınanmaktadır. Ceset-insan arasında mesajın yerine ulaşması açısından paralellik olmak zorundadır. Bazen yeniden dirilişimize olan inancımızı sorgulatan sahneleri gözümüzün önünden geçiriveren usta yazar, yer mekân zaman kaydırmalarını sık sık kullanıyor.

Bu okurun muhayyilesini diri tutmaya çalışan bir taktiktir. Sadık Yemni’nin bu alanda başarılı olduğunu düşünüyorum. Ela namaz kılan bir karakter mesela. “Muska”ve “Çözücü” deki namaz kılan karakterlerden farklılıkları var. “Sarp her gönle köprü olabilen bir yapıya sahip” biri olarak badireleri atlatırken yolda yolcuların yoldaş olma hasletinin altı çizilmiş sanki: “Ekipte inançlı bir Müslüman daha olmasını isterdi şimdi. Arkadaşlarından bir şikâyeti yoktu. Hepsi de temiz, güvenilir insanlardı. Sadece terminoloji birliğiydi kastı.” Aynı hal dilini paylaşmak adına anlaşmak önemlidir. “İnancımız olmasa akseden yüzümüz de olmazdı.” Yani aynalar ne işe yarardı sevgili okur? İnanmayan, arayışını sürdüren tipler de mevcut romanda. “Her edimimizi merak eden bir tanrıyı hayal etmeyi hiçbir zaman layığınca başaramadım,” diyen ateist o adam… Belki üç adım ötemizde duruyor. Kısaca “insanoğlu”nun elleriyle yapıp ettiklerinin nelere mal olacağını göreceğiniz dehşetli sahneler…

“Sizi intihara sevk eden saik sadece iş yoğunluğu ve tekdüze yaşam değildi. Ayakları çıplak yaratıklar…(Burada bence sizin işgücünüze muhtaç patronlar kastedilmiş, siz olmasanız onlar da olmaz.)sizlere endeksli olduklarını defalarca dile getirdiler. İş yoğunluğuna karşı çıkmadınız. Hep kabullendiniz. Bir kez olsun ‘ben bugün çalışmıyorum lan’ dediniz mi? (Kendi kendinize demişsinizdir ama bunu dillendirmeyi kim cesaretle üstlenir sevgili okur?) Niye ağır çalışma saatlerine karşı çıkmadınız. Hep kabullendiniz. Niye?...(Felaketin nedenleri üzerine sorgulamalar) Ceza korkusundan mı? Yoksa içinizde sinsi sinsi buna layık olduğunuzu fısıldayan bir ses mi vardı? (Bir tür yüzleşmeye çağrı yapan satırlar, fantastik dünyayla gerçek dünya arasındaki kopmaz ilintiye, işaret ediyor.)

Ağrı’da kontrolden çıkan şey insanlığın vicdan deposuydu kısacası,” dedi Sarp…” Sonra: “Çatlağı kapatıp sızıntıyı keseceklerine deliği daha da büyüttüler. Felaket oldu. Gördüğümüz gibi, en arızalı yanımızdan türemişsilerle baş başa kaldık. Dünya dışı bir durum değil yani. İçimizdeki, kalplerimizdeki oyuk dünyadan geldiler.” Romanın bir diğer paragrafında: “Bir aralar ünlü olan o şarkının sözleri nasıldı? Masum değiliz hiçbirimiz,”dedi Sarp. “Karşı çıkmadığımız sürece hepimiz biraz suçluyuz. Ayrıca yeni oyuncular ve yardakçıları bizim oylarımızla yüzleri maskeli olarak sahnedeydiler.” Diyor.

Gerçek dünyada da böyle değil midir? İnsanoğlunun kendini sigaya, sorguya çekmesi gerek. Yoksa insanlıktan çıkma durumlarıyla baş başa kalınır. Son olarak bu romana dair söylenebilecek çok şey olmasına rağmen, Sadık Yemni’nin romanları gibi, yeni öykü kitaplarını da okumak istiyoruz diyorum. 

17 Kasım 2016 Perşembe

Vehmin Distopik Çıkmazı

Vehmin Distopik Çıkmazı

Geçmişi denetleyen geleceği, şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.
                                                                                                             Orwell – 1984

Özgürlük mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir.
                                                                                              Yevgeni Zamyatin - Miy

İnsan gerçekliğe ancak onu yeniden yaratarak tahammül edebilir.

Esaret ve serbestlik çoğu kez hafızanın oyunudur.

Köle ile Kul arasında elmastan yapılmış ve saç teli kalınlığında bir duvar bulunmaktadır.
                                                                                                                  Yazi Meyyın



İkiz Tepeler

 İki tepe ve aralarında yemyeşil ormanlarla kaplı bir vadi hayal edin. Birinci tepenin üstünde yaşayan ahalinin oluşturduğu sistem bireylerin tek tek mutluluğunu inşa etmeye soyunmuş olsun.  Bunu kolektifçi zihniyetle, müksüzleştirerek, mükemmel bir işbölümü, tıkır tıkır çalışan gönüllülük düzeniyle ve herkesi eşit kılmaya çalışarak yapabileceği gibi, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya kitabında olduğu üzere sınıfların varlığını memnuniyetle kabul ettirerek, insanları sanrı verici, kaygılardan uzaklaştırıcı ilaçların yardımıyla bilim ve sanattan azade bir şekilde hayal âleminde yaşattığı bir ortamla yapsın. Sonuç kaçınılmaz olarak er ya da geç aşağı kayıp hızla o vadiden geçip karşı tepenin üstündeki diğer sisteme taşınmaktır. İkinci tepeyi anlatmaya başlamadan önce ünlü Matrix (1999) filminin bir sahnesindeki Ajan Smith’in, Neo’ya söylediği şeyleri hatırlayalım.

‘Birinci Matrix’in, içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel ve insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun?’

Tanınmış İngiliz felsefeci John Gray Matrix filmi üzerine kaleme aldığı denemesinde şunları söyler:

‘Ananevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de MP3.

Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur. Matrix filminin bir mesajı varsa teknolojinin sihir olmadığıdır. Filmin konusu daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzuların en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı rotadır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.’

İkinci tepede de Yevgeni Zamyatin’in aşırı ‘Biz’leştirilmiş toplumu ya da George Orwell’ın 1984’ündeki gibi bir ortam yaratılmış olsun. ‘Biz’ de ortak amaçlar ve tek doğru var. Bunun dışına çıkan ve bir gelecek hayali olan hain. Teknoloji ve bürokrasi cenderesi tarafından sıkıştırılmış bir toplum. Cinsellik kararlaştırılmış saatlerde birlikte yaşanıyor. Sözümüze 1984 ile devam edelim. ‘Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Bilgisizlik kuvvettir’ sloganlarıyla kurulmuş bir düzen. Tek partinin mutlak hükümranlığı söz konusu. Çift taraflı televizyonlar. Her saniye gözetlenme. Uykusuzluk. Düşsüzlük. Sürekli savaşma atmosferinin neden olduğu manevi harabiyat. Dağarcıklardaki kelimelerin giderek azalması. Sevgisiz, gammazcı, köle ve sadist birey imalathanesi ortamı. Totaliteryen rejimin her an ve her köşeden bireyin üstüne çullanması. Bitimsizce kuşatılmışlığın uyuşturucu, zihinsel olarak kötürümleştirici etkisi. Ve tabii o anlı şanlı ‘Büyük Birader’.

2011 yılında Roman Kahramanları dergisi için kaleme aldığım bir denemede ‘Büyük Birader’le pek de hayali sayılamayacak! bir söyleşi yaptım. Bu konuya girmeden önce İkiz Tepeler’in yamaçlarına ait film ve kitaplara kısaca değinmek istiyorum.


Distopik Yamaçlar

Yevgeni Zamyatin’in 1920’li yıllarda yayımladığı Biz adlı romanı daha sonra gelecek eserler için örnek teşkil etmiştir.  Ayn Rand’ın 1938 yılında yayımladığı Ben (Anthem) adlı kitabı buna örnek gösterilir. A. Huxley 1932 yılında Cesur Yeni Dünya’yı yayımladığında kendisine yöneltilen aynı eleştiriyi reddetmiş ve ‘Biz’i bu eseri yazdıktan yıllar sonra okuduğunu söylemiştir. G. Orwell’in kırk sonları yayımladığı 1984’ünde kendinden önceki yapıtlardan esinlendiği çok açıktır. Bu son derece normaldir. Bir intihal söz konusu olmadıkça esinlenme zinciri yapıtların tekamülü için çok sıhhatli bir olgudur. 

Fahrenheit 451 ve yıllar sonra yeniden çekilen versiyonu olan Equlibribrium üzerine çok yazıldı. Burada yamaçlarda ışıldayan ve bahsi pek az geçen yapıtlardan bazılarına eğileceğim.

Logan’s Run - Bunlardan biri William Francis Nolan ve George Clayton Johnson’ın aynı adlı kitabından 1976 yılında yapılmış olan Logan’s Run (Türkiye’de Hayal Şehir adıyla gösterildi) adlı filmdir. 23. yüzyılda artan çevre kirliliği kitlesel ölümlere neden olmuş ve sağ kalanlar için yalıtılmış ve steril bir ortam kurulmuştur. Burada yaşayanlar doğumlarından itibaren bu kapalı ortamda tabiri caizse vur patlasın, çal oynasın şeklinde bir hayat sürdürürler. Yaş sınırı otuzdur. Otuz yaşına gelenler bir törenle yok edilir. Herkesin elinde kalan zamanını gösteren sayılar vardır. Bir grup bu yaş sınırına karşı çıkmak için örgütlenmiştir. Polislerden biri bu kimseleri yakalamak ister, ana bilgisayar tarafından bu iş için görevlendirilir, ama dışarıdaki dünyanın çekimine girer ve hayatında ilk kez tabiatı, doğan güneşi, ağaçları görür. Onlar içeride yaşarlarken kirlenen doğa kendini yenilemiş ve yeniden içinde yaşanır hale gelmiştir. Polisin şimdi yapacağı iş bu bilgiyi içeridekilere anlatmak ve herkesi dışarıya çıkarmaktır.

The Long Walk – Stephen King 1979 yılında Richard Bachman müstear adıyla yayımladığı otoriteryen ve distopik bir romandır. 1966 ile 2000 arasında gençler için yayımlanmış en iyi 100 roman içindedir. Yakın gelecekte ABD’de şu andakinden epey farklı bir rejim vardır. Her yıl yüz genç Uzun Yürüyüş denen bir yarışa katılır. Halk tarafından milyarlarca dolar bahislere neden olan çok popüler bir yarıştır. Bu yarışta kurallar çok basittir. Yüz genç bir noktadan yürümeye başlar. Uyumak yoktur. Yemek içmek yürürken yapılmaktadır. Hacet gidermenin ise saniyeler içinde bitirilmesi gereklidir. Gençleri yol boyunca jipli askerler takip etmektedir. Duran, yere yıkılan, yürüyemeyen üç ikazdan sonra infaz edilmektedir. Bu yarışı bir kişi kazanacaktır. Geriye kalan doksan dokuz genç ölüme mahkûmdur. Kazanana ömrü boyunca arzu ettiği her şey sağlanacak ve haliyle çok ünlü olacaktır.

The Running Man -  Stephen King’in 1982 yılında yine Richard Bachman müstear adıyla yayımladığı otoriteryen ve distopik bir romandır. Yakın gelecekte ABD’de çevre epey kirlenmiştir. Rejim şirketokrasi ile idare edilmektedir. Hükümet yerine General Atomics’in adı geçer. Televizyon yayınları halka yalan yanlış haber vermekte ve yarışma programlarıyla milleti uyutmaktadır. Ben Richards adlı kahramanımız bu şirketin aleyhine konuştuğu ve eleştirdiği için iş bulamamaktadır. Küçük kızı hastadır. Ona ilaç alamamaktadır. Bu nedenle adam ‘Zirveye Tırmanış’ adlı ölümcül bir oyunda yer almaya karar verir. Bu oyunda yarışanlar önce halka tanıtılmakta, aleyhinde tanıtım yapılmakta ve şehirde bir yere bırakılmaktadır. Serbest kaldıktan on iki saat sonra av başlayacaktır. Silahlı profesyonel izsürücüler onu takip edecek ve buldukları yerde kameraların önünde işini bitireceklerdir. Sağ kaldığı fazladan her saat ve öldürdüğü her izsürücü için fazladan para kazanacaktır. Otuz gün yakalanmazsa av sona erecektir. Tabii böyle bir şey şimdiye kadar hiç gerçekleşmemiştir. Ben sanılandan güçlü çıkar. Bazı kimseler tarafından gammazlandığı gibi, yardım gördüğü de olur. Zaman zaman yakalanmasına ramak kalır. General Atomics’in halktan sakladığı sırları öğrenir. Bunu faş eder ve öykünün sonunda bir uçağı ele geçirerek bunu televizyon binasına doğru sürer. Bu öykü aynı başlıkla filmleştirildi, ama yapılan ağır distopik ortamı minimalleştirmekten, karikatürleştirmeden başka bir şey değildi. Yetmiş beş kilo ağırlığındaki verem eşiğindeki Ben Richards rolünü yüz on beş kiloluk Arnold Schwarzenegger’in oynamasından bile bu belli olmaktadır. 

Battle RoyalThe Long Walk’un ABD’de filminin çekilmemesi çok ilginçti.  Running Man filminin kitabın okurlarında yarattığı hayalkırıklığından sonra belki o da benzer sonuca ulaşırdı, ama yapılmaması çok ilginçti. Kitabın yayımlanmasından yirmi yıl sonra Japonlar Koushun Takami’nin romanı Battle Royale’i filme çektiler. Yönetmen Kinji Fukasaku’du. Japonya’da otoriteryen rejim iş başındadır. Anarşi kol geziyor. 42 adet öğrenci iradeleri dışında bir adaya götürülüyor. Burada ellerine tuhaf ve alakasız silahlar tutuşturup birbirlerini öldürmeleri söyleniyor. Kırk bir kişi ölecek ve ancak bir kişi adayı canlı olarak terk edebilecektir. Battle Royale, The Long Walk- Uzun Yürüyüş’ün yirmi yıl sonra Japonya’da kendine has kültürel renklerle ortaya çıkışıdır.


Büyük Birader

‘Büyük Birader Sizi Gözlüyor ‘ sloganı artık film ve kitaplarda yer alan bir sözcük değil. Televizyon programlarının yanı sıra kelimenin tam anlamıyla hayatımızın çok önemli bir yanını muştuluyor. 1984’ün yazarının ülkesinin başkentinde dünyanın adam başına en çok gözetleyici kamerası düşmekte. Londralılar sabah akşam her saniye gözetleniyor. Kredi kartlarımız alışveriş topografyasını, telefonlarımız konuşma metinlerimizi ve koordinatlarımızı bildiriyor.

Buna gönüllü olarak katlanıyoruz. Kendi özgür irademizle kredi kartımızı ve telefon markamızı seçmekteyiz.

Peki kimdir bu Büyük Birader? Benle yaptığı hayali söyleşide bir sorum üzerine şöyle demişti:

‘İnsan iradesi komut almayı ve vermeyi özgürlük telakki eder. Çünkü özgür düşünce geçmişi yoktur. Ben bir ütopya özüyüm. Seçilmiş, ince elenmiş bir fikirler yumağı. Bilimi ve tekniği kullanarak mükemmel, tepeden tırnağa kontrolü, hiçbir şeyin aksamadığı, tek merkezden idare edilen, durağan sistemleri özleyen hastalıklı yanlarla  beslenirim. Petrolü, ham maddeyi, gıdayı, suyu ve havayı kontrol araçtır. Esas öz ütopik girdaptır. Ben, biz buyuz. Sizler bunu hayal edersiniz, ben uygularım.’

Bizim hayallerimizi uygulayan ve geniş bir ekrana aksettirerek bize izleten büyük abiler!


Bize ait bir yer

Ünlü distopik film ve romanların belli ülkelerden çıktığı görülmekte. İngiltere, Amerika, Rusya ve Japonya. Endüstri, teknoloji, atom bombası, emperyalizm, turbo kapitalizm, Faustvari Batı medeniyeti ve sosyalizm.

Dünyada doğal kaynaklar azalıyor, nüfus çoğalıyor. Çevre kirliliği giderek artıyor. Tohumlar büyük biraderlerin depolarında korunuyor. Kıymetli metaller, su, petrol vb. savaş nedeni olmaya devam ediyor. Dünya ülkeleri kaynakları bölüşme denklemi merkezli olarak bölgesel bazda yeniden yapılanıyor. Yakın gelecekte bizi gerçek anlamda distopik ortamların beklediğini anlamak için çok efor harcamaya gerek yok. Yolda olanın ayak sesleri şu anda bile duyulmakta.

Bir zirvede uyuşturulmuş, bu nedenle mutlu, kafasını hiçbir şeye takmayan, küçük şeylerin esiri olduğunu farketmeyen, bilime, sanata kapalı bir hayat içinde sadece haz peşinde koşan bir dünya var. Diğer zirvede sürekli bir düşmanın varlığı söylemiyle nefretin, korkunun esiri olmuş, insanlıktan iyice sıyrılmış, totaliter, otoriter bir rejimin kıskacında, her saniye duyguları ve hareketi kontrol altında olan bunalmış insanların dünyası bulunmakta. Yüz gencin uzun yürüyüşe çıktığı, anne ve babalarının bununla gurur duyduğu, üzerlerine bahislerin oynandığı, kırk iki genç kız ve erkeğin bir ıssız adadan canlı çıkabilmek için kırk birini öldürdüğü acımasız ve sarp yamaçlar var. Korku hâlâ dağları bekliyor yani.

Peki o sözünü ettiğim vadi? 

Yakın gelecekte insanları distopik yamaç ve zirvelerden sakındıracak, hakkaniyetli ortamları tesis eden bize ait bir yer olacak mı?

                                                                                                                                                               2014 - Balçova

                                         ------------------------------------