ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2017 Perşembe

Bir Bilimkurgu Öyküsü: Eski İstanbul Müzesi

Eski İstanbul Müzesi





Bir masalı bilimsel postule kuyusuna attım. Sonra kuyuyu ters yüz edip rokete yükseltgedim ve yüzümü göğe çevirdim. En parlak yıldızlardan biri göz kırpttı. Bir  kurt deliğinden geçip yanına vardım. Neden kâinattaki bunca uzak bir yer bu kadar tanıdık geliyor? Bigbangdaşlık soluyorum adeta. 
Diğer Kıyı Öykünmeleri – Yazi Meyyın


  “Bir şey mi oldu?”
Siyah saçlı genç kadının sol arkasında duran sarı dev balon bütün göğün yarısını kaplamıştı. Güneş ardında kaldığı için gölgesi müthişti.
  “İyi misin?”
Ağzımdan kelime çıkartabilecek durumda değildim. Nutkum tutulmuştu. Ansızın düşünce silsilemin önünden çekilen paravana nedeniyle yepyeni bir zihnin ufkuna dahil olmuş gibiydim.  
  “Sen... İyi misin?”
  Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum, ama yeni gerçeklik ufkunun uyanışı muazzamdı. Baskındı. Kendimi bir uzay istasyonunda gördüm. Bir uzay mekiğindeydim. Yanımda ikisi kadın beş altı kişi daha vardı. Hepimiz astronot giysiliydik. Başlıklarımızın şeffaf siperliklerinin ardındaki yorgun yüzlerimiz neşe ve mutluluk ışıyordu. Çok büyük bir iş başarmıştık. Güneş sisteminde bir gezegene ilk kez insan ayağı değmişti. Dünyanın en yeni kahramanlarıydık.
  “Başardık çocuklar.”
  Bunu diyen kestane rengi saçlı kadın astronottu. Adı Manuella, hayır Mana. Meksikalı kadın astronottu. Kaptan yardımcısıydı. 39 yaşındaydı ve bekârdı. Defalarca yinelenmesine rağmen her telaffuz edildiğinde içimizde sevinç yaratan bir sözcüktü. Büyük bir badire atlatmış ve ölümden kıl payıyla sıyrılmıştık. Şimdi önümüzde büyük bir heyecan ve sevgiyle bizi bağrına basmak için bekleyen bir dünya vardı. Aileler, dostlar, ün ve servet. Karımı, üç yaşında bıraktığım kızımı düşündüm. Kızım şimdi altı yaşındaydı. Babası motorları olan, uzayda hareket eden dev bir konserve tenekesi içinde geçirilen üç koca yılı bitirmişti. Sevincim tarif edilemez boyuttaydı. Birazdan iki haftalık karantina için yörüngedeki bir istasyona alınacaktık. Kenetlenme işlemi neredeyse tamamlanmıştı. Daha geniş ve  özellikle dünya manzaralı değişik bir yere duyduğum özlem yer kabuğunda bulduğu bir çatlaktan yükselen mağma gibiydi.  
  “Şimdi nasıl?”   
  O sarı top normal boyutlarına dönmüştü yeniden. Terasta hemen arkalarındaki masada oturan genç çift alçak sesle bir şeyi tartışmaktaydılar. Kısa saçlı sarışın adam kadının elini tutmuştu. Kumral kadını arkadan görüyordum. Sutyeninin askılarını belli eden zeytin yeşili dar bir tişört giymişti. Öne eğilmişti. Başının duruş şeklinden ağlamak üzere olduğunu hissediyordum. Daha sonraki masa boştu. Başımı sola çevirdim. İçerideki masalardan bazılarında oturan insanlar vardı. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, bordo renkli yelekli garson kapının ağzında durmaktaydı. Kimse bir şey istemediği için düşüncelere dalmıştı. Yirmi başlarında falan olmalıydı. İsmini çıkaramadığım bir futbolcuya benziyordu.
  “Geçti değil mi?”
  Geçti kelimesi sanki geçişlen komutu gibi olmuş tekrar uzay gemisine dönmüştüm. Bu defa belleğim daha harlıydı.
  “Koyaanisqatsi. Koyaanisqatsi’ye ne oldu? Arkadaşlarım. Karım ve kızım… Sen kimsin? Burası… Belleğim niye tutuk?”
  Kobalt mavisi gömlek giymiş, siyah saçlı genç kadının yüzündeki endişe yerini bir çeşit kararlılığa bırakmıştı. Gözlerinde anlayış zerreleri kıpırdaşıyordu. İnce dudaklar, azıcık kemerli bir burun ve iri siyah gözler. Güzel değildi, ama dokunaklı bir çekiciliği vardı.
  “Neyi bilmek istiyorsun?”
  “Kimsin sen?”
  Kadının yüzünde beliren tereddüt kısa sürdü. Dürüst yan hakim olmuştu sanki.
 “Adın Doğan Başatura.” Dedi. “Bu kentte doğdun. Mars’a yollanan  Koyaanisqatsi adlı gemideydin. Uzman navigatör olarak. Bir sorun çıktı… Gidiş yolculuğunun son haftasında yerle bağlantınız koptu. Sonra… Çıkageldin. Bunun ne kadarını hatırlayabiliyorsun şu anda?”
  “Dört gün boyunca yerle ilişki kuramamıştık. Dönüş yolunda. Mars’a indik. Ben ana gemide kalan ekipteydim. Sonra dönüş yolunda…”
  Dönüş yolunda çekilen sıkıntıların ayrıntısı doluştu beynime. Durmadan bozulan ve tamir isteyen aparatlar bizi hayatımızdan bezdirmişti. Birkaç kez ciddi yıkımın eşiğinden dönmüştük. Mars kayıtları silikti ama. O anlara ait görüntüler yoktu beynimde. Mars’ı düşündüğümde gördüğüm Mars filmlerinden sahneler doluşuyordu bellek ekranıma. Tatsız bir şeyi duymak üzere olduğum duygusu çok güçlüydü. Kaçınılamazı ıskalayamazdım.
  “Belleğimde… Ne oldu? Daha önce, adınız ne?”
  “Serpil. Liseden arkadaşınım.”
  Serpil’i hatırlıyordum. İlk kez bir arkadaşın partisinde öpüşmüştük. Çok önceydi. Başka serüvenler yaşamış ve evlenmiştim. Şimdi altı yaşında olması gereken bir kızım vardı.
  “Sen o değilsin.” Dedim. “Çünkü kızı en az on beş yıldır hiç görmedim. Tek bir kez uzaktan bile. Zaten çok kısa süren bir ilişki yaşamıştım.”
  Genç kadın gülümsedi. “Ben oyum.”
  “Anlatıcak mısın her şeyi?”
  “Bir şey daha içer miyiz? Yeşil çay?”
  “İyi.”
   Kadın garsona bir işaret yaptı. Delikanlı başıyla olumlayarak içeri girdi.
  “Şu anda neredeyiz Doğan?”
  Omuzlarımı silktim ve “Kadıköy’deyiz.” Dedim. “Deniz Yıldızı kafesinde.”
  “Hangi yıl?”
  “2024 eylülü.”
  “Mars yolculuğu ne zaman başlamıştı?”
  “2021. Unutulmaz bir yıldır yaşamımda.”
  “Bizler için de öyle oldu.” Genç kadın konuşmasına ara verince sessizliği soğuk bir şeyler doldurmaya başladı. Duymak üzere olduğum şeyden korkmaya başlamıştım.” 2021 doğru. 2 Haziranda yola çıktınız. Bir yıl iki ay sonra yerle ilişkiniz kesildi, ama bu 4 gün sürmedi. Tam 143 yıl sonra geri geldiniz.”  
  “Yani?”
  “Mars’a inilmedi ve şu anda 2165 yılındayız.”
  Yaşadığım şok bayağı ağırdı. Filmlerde ve öykülerde bu tür haberleri duyanların abartılı davranışlarını biraz küçümserdim hep. Gerçek başkaydı.
Soğuktu. Aşılamaz naturalıydı.
  “Evliydin ve yolculuğa çıktığında üç yaşında bir kızın vardı. Kızın mutlu ve uzun bir hayat yaşadı ve bundan 51yıl önce 96 yaşında vefat etti. Ardında çocuk bırakmadı. Karın ondan çok önce geçti gitti eski tabirle.”
  Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde yüzüne bakınca kadın devam etti.
  “Ansızın kapımıza dayanınca önce yabancı bir tasallut sandık normal olarak. Keşif gemimiz sizin geminizin gerçekliğini saptayıp bize bildirince içeri girip duruma baktık. Sekiz astronottan sadece ikisi sağdı. Sen ve Mana denen Meksikalı kadın. Geminizi uzayda imha etmeye karar verdik. Çünkü bir kurt deliğinden geçip kimbilir nelere gitmiş ve geri dönmüştünüz. Başka türlü bu kadar zaman aynı yaşta ve sağ kalamazdınız. Düşman taraftan bize açılan kapının anahtarı olabilirdiniz. Sizleri yeryüzüne getirmek konusunda Birleşik Dünya Güvenlik Konseyi oylama yaptı. Exobiyologlar da karşıydı. Uzaydan bize öldürücü virüs taşımanız ihtimali vardı. 14’e 12 ile yaşamanıza karar verdiler. Bir çeşit vefa borcu. Gemiyi imha ettik. Sizleri yeryüzüne getirdik. 143 yıl takdir edersin ki çok uzun bir zaman. Dünya inanılmaz derecede değişti. Sana buraya uyum sağlatabilmek için uygun bir yer bulduk ve ortamı uyarladık.”
  “Bu... Burası uyarlanmış bir yer mi yani?”
  Genç kadın gülümsedi. Bakışlarında içtenlik ve merhamet vardı. “Dünyada artık beton yığınlarının içine sıkışmış yoğun hayat birimleri yok. Robot yapımını robotlara bıraktık. Bütün elektronik ve mekanik düzenlemeleri de. İş hayatı, ticaret, ekonomi, tarım, teknoloji denen anlayış çok değişti. Buna uyum sağlamanız mümkün değildi. İnsan kalıbından çok taştı Doğan bey. Bu taşma, gelişme uzaya pek fazla yansımadı.  Yeryüzünü değişik bir şekilde deneyimlemeye başladık. İnsanlar ilk kez kesiksiz bir huzur ve güvenlik ortamındalar. Eski aile düzenini anımsatan kümeler kuruluyor ve yenileniyor. Kimsenin aç açıkta ve bakımsız kalması mümkün değil. Hapisane diye bir kurum yok artık. Suç yok çünkü. Uzay fethi duygusu da çok yavaşladı. Her zaman küçük gruplar çıkıp bunu savunuyorlar, ama genel ruh hali değişti. Güneş sistemini kolonileştirdik. Daha ötesi şu sıralarda pek fazla ilgi çekmiyor. Sadece marjinal gruplar, çok sınırlı harcamalarla evrenin çeşitli yönlerine açılıp durmakta. Şu ana kadar hiçbiri bir başka zekayla temas kuramadı. Mesafeler hâlâ çok fazla. Sizi yutan kurt deliği de bir daha görünmedi.”
  Etrafıma bakındım. Kulaklarım uğulduyordu. “Burası Istanbul değil mi yani artık?”
  Garson çayları getirince kadın gülümsedi ve teşekkür etti. Sonra çay fincanının içine bir küpçük şeker attı. Kaşıkla karıştırdı.  “Artık ne Istanbul, ne New York, ne de Sanghai var. Küçük şehirlerin tamamı yeni ortama uyarlandı. Dünya üzerindeki yirmi bir eski metropol müze olarak korundu. Pek revaçta olan müzeler değildir onu söyleyeyim. Çünkü insanların beyni değişince, hisleri de güçlendi. Büyük şehirlerin eskiden kalan ışımasından rahatsız olanların sayısı arttı. Ziyaretçisi giderek azalan yerler oldular.”
  Beşiktaş vapur iskelesine telaşla koşuşturan insanlara, denizde seyreden vapurlara ve bir simit parçası kapmak için hazırlanan martılara baktım.
  “Peki bu insanlar?”
  Kadın çayından bir yudum aldı ve “Müzeler eksiksiz noksansız mazinin aynasıdırlar.”
  “Bu insanlar... Sen, şu arka masada oturanlar, nesiniz peki?”
  “Elimi tut.”
  Otomatikman dediğini yaptım. Kadının elinin ısısı, yumuşaklığı, rengi her şeyiyle normal bir insan eliydi.
  “Çayından bir yudum alın.”
  Dediğini yaptım. Şeker koymayı unuttuğum için biraz buruktu, ama bildiğimi tanıdığım yeşil çaydı.”
  “Bir fark hissedebildin mi?”
  “Çok başarılı bir simulans yani?”
  Öyle bir şey yok artık. Bunlar öykülerde ve eski filmlerde kaldı. Zihinlerimizi yenileyince ve teknolojik sıçramaları arkamıza alınca çevremizdeki evreni bayağı interaktifleştirdik. Bu nedenlerle bir yerde sıkış sıkış oturmamıza gerek kalmadı. Cetvel ve pergelle çizilen içkapatıcı düzenlikler sonsuza kadar bitti. Amorf yapılanma söz konusu. Artık aynı anda sayısız yerde olmak mümkün. Ne temel ihtiyaç, ne de prestij olarak bir sıkıntı kalmadı. Yalnızlık sadece sözlükte varolan bir kelime. Bunalım, depresyon, paranoya ve Koyaanisqatsi de öyle.  Hopi dilinde çılgın yaşam, karmaşık yaşam, dengesiz yaşam, parçalanmış yaşam anlamına geliyor değil mi? Bütün bunlar mazide kaldı. Yumak aileler, akrabalıklar kuruldu. Her şey gerçektir. Şu gördüğün martılar, deniz suyunun tadı, şu garson, ben, hepimiz gerçeğiz. 0 ve 1’lerle bir ilişiğimiz yok.”
  Kadının sözlerini kelimesi kelimesine doğru olduğunu seziyordum. “Benim rahatsızlığım nedir peki?”
  “Beynin bizden farklı. 8000 yeni fiil var şu anda gündemde. Eskiden bir çırpıda elli fiil kullanabilenlere entelektüel denildiği zamanları hatırla. Diller değişime uğradı. Aparat kullanımı bayağı çetrefilleşti. Beyinlerin hipokamp bölgesi çok değişti.Kıvrımları inanılmaz arttı. Eğitim doğuştan ölüme kadar kesiksiz sürmekte. Her an yıkılıp giden, göz açıp kapayana kadar yenilenen sistemin göbeğinde yaşanıyor. Maharet haleleri yardımıyla bunların içine uyum sağlıyoruz. Sokaklar eskisi gibi birbirlerine diğer sokaklar aracılığıyla bağlanmıyor. Sayısız geçitler, emiciler, taşıyıcı alanlar var. Bunların içindeyiz. Her şey molekül molekül hesaplanıyor. Aşk ve seks de bu tür bir sürecin içinde. Eşleşme kriterleri çok değişti.”
  “Moleküler muhabbet yani?” dedim.
  “Aynen öyle. Yiyecekler içecekler, iç organlarımızın salgıları falan da değişti. ve Maddiyatı yeniden yorumlamış yatay bir medeniyetiz. Teorik matematik öğrenme yaşı üçten başlıyor. Manyetik alan sorunu da başka bir kalem. Beyinlerimiz ve bedenimiz bu alanlara adapte oldular. Senin gibi zamanında üst düzey zekalı olan, iki üniversite bitirmiş, çok sıhhatli biri ki, kaç bin kişi içinden Mars misyonu için seni seçtiler, sen bile bu ortama uyum sağlayacak durumda değilsin. Daha... Daha saatlerce anlatabilirim Doğan. Seni uyarlamak için çok çabaladık. Olmuyor. Bu son testti. Olmuyor. Az bellekli bir bilgisayara en yeni programların yüklenememesi gibi biraz. Maalesef aramıza katılman mümkün değil. Bu nedenle yeni bir karar aldık.”
  Kadının yüzüne bakakaldım. Kalbim heyecanla atmaya başlamıştı. Çöpe mi atılacaktım acaba?
  “Burada, bu şehir 184 yıl önce dünyaya gözünü açtığın yer sonuçta, Eski Istanbul Müzesi’nde kalacaksın. On beş milyon insanla birlikte. Metrolar, taksiler, otobüsler, oteller, restoranlar, hastaneler ve aklınıza gelen her şey kullanımda. Sana aylık 3022 lira maaş bağlanacak. Birinci sınıf sağlık sigortan, sıfır kilometre bir araban ve kalacağın bir evin olacak. Semti ve eşyalarını kendin seçebilirsin. Bunun için ayrıca ikramiye verilecek. Arabalara dikkat et seni ezebilirler. Birisi yumruğunu indirirse burnun yassılaşacak. Yediğine içtiğine de dikkat et. Her şey gerçek. Ben de burada olacağım. Bir şey daha. O gördüğün simulasyon filmlerini unut. Burası gerçek. Tıpkı evrenimiz gibi şehir sonlu, ama sınırsız. Hiçbir zaman gerçeklik dışına taşmayacaksın yani.” Kadın bunu derken pantolonunun arka cebinden aldığı bir kartı bana uzattı.   
  “Telefon edersen gelirim ziyaretine. Hayatımda ilk öpüştüğüm erkeksin.”
  Karttaki  ismini yüksek sesle okudum. “Serpil Candan. Şirket danışmanı.”
  İçimden sen o kız değilsin demek geçti, ama bezgince yüzüne baktım.
  “Müze bekçisi mi oldum yani?”
  Kadın gülümsedi. “Sayende müzeye ilgi artacak sanırım. Bir şey daha... Sana hoşuna gidecek bir sürprizim var. Mana. Bir iki dakika içinde buraya gelecek. O da aynı durumda. Yalnız kalmayacaksın. Milyonlarca hayat var ayrıca çevrenizde.”
  Genç kadın doğruldu. Orta boylu, mevzun vücutlu genç bir kadındı. Taş çatlasa otuz yaşındaydı ve Serpil’in inanılmaz derecede benzeriydi. Çantasını açtı. Krem rengi kalınca bir zarf çıkarıp bana uzattı. “Bir otele yerleş. Kendine ev ara. Döşe. Sanırım Mana beraber oturalım teklifine itiraz etmeyecek. Çünkü Eski New Mexico Müzesi’nde yalnız kalmaktansa burada olmayı yeğledi. Erkekler yer konusunda sanılanın aksine daha ısrarcı oldukları için sana o tarafa gitmeyi önermedik. Kadın burada turist sayılır yani. Ona göre davran.”
  Serpil bana dostça sarıldı. Bedensel hususiyetleri tanıdık bildik kadınlardan farksızdı. Ten kokusu, parfümü de öyle.
  “Hoşçakal Doğan. Belki görüşürüz yine.”
  “Güle güle Serpil.”
  Genç kadın kollarını çözerek memnuniyetle gülümsedi ve sol gözünü çapkınca kırparak çekti gitti. O kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeriye Mana girdi. Üzerinde alacalı bulacalı ince bir yazlık elbise vardı. Kestane rengi uzun saçları, makyajsız esmer yüzüyle çok hoş görünüyordu. Gemideki kılığından çok farklıydı. Kısa topuklu beyaz ayakkabıları çok yakışmıştı.
  Kadın etrafa bakındı. Beni görünce neşeyle el salladı ve olduğum yere seğirtti.  
  Ayağa kalkıp kadını karşılamaya hazırlandım.
  “Doğan seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin.”
  “Ben öyle Mana.”
   Kadın sımsıkı sarılınca ben de aynı şekilde karşılık verdim. Parfümü başımı döndürmüştü. İnsanlarla birlikte havaya yükselen dev sarı balona bakıp içimi çektim. İki kadından hangisinin daha gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünmekteydim. Bunu yapabilseydim şehri dolduran bunca insanın nereden geldiğini de sorabilirdim.
                                                                           Aralık 2009 Amsterdam

  






























30 Aralık 2016 Cuma

KEDİMİNİCİ - Fantastik bir kedileme öyküsü

KEDİMİNİCİ


İki gözü doğuştan kör olan Badem adlı kediye…


  Sonunda cesaretimi topladım ve renkli basıcıdan çıkardığım on bir fotoğrafın durduğu zarfla birlikte alt kat komşumun zilini çaldım. Cumartesi öğleden sonrasıydı. Dışarıda cehennemi bir yaz sıcağı hüküm sürdüğü için in cin top oynamaktaydı. Komşumun az önce arabasıyla geldiğini görmüştüm.Tam zamanıydı. Bütün hazırlıklarım tamamdı. Araştırmalarımda ilerledikçe, elimdeki kanıtlar arttıkça hevesim kırılmaktaydı. Son günlerde tuhaf rüyalar görüyordum. Biraz daha beklesem belki de şimdi yapmak üzere olduğum şeyden vazgeçebilirdim.
  Bu an için bir ayı aşkındır hazırlanmaktaydım, ama kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Benden on beş santim kısa, kırk kilo hafif bir kadından korkuyordum. Bu nedenle bir yanım sürekli, ‘Zili çaldın artık kaçabilirsin’ diyordu. Açıkça pişmandım. Yanlış bir iş yapmıştım. Zile dokunan parmağım bir çuval inciri berbat etmişti.
 “Buyrun.”
  Genç kadının üzerinde krem rengi yazlık bir elbise vardı. Ayakları
çıplaktı. Biraz çekikçe olan kahverengi gözleri muzipçe denebilecek parıltılara sahipti. Yüzünde gelişime şaşırmış bir ifade yoktu. Bu bana çok beklenen bir hamleyi yapıyorum duygusu vermekteydi.
  “Bu şerefi neye borçluyum Sedat bey?”
  “Sizle, biraz… Biraz konuşsak Deniz hanım.”
Kadın bir buçuk yıldır sokakta karşılaştığında tek tük iki kelime ettiği komşusunun ilk ziyaretinde yanında kocaman bir zarf getirmesi çok normal bir şeymiş gibi davranmış ve buna fazladan dikkat sarfetmemişti.
  “Vaktiniz müsaitse tabii.”
  Kadının kaşlarını çatarak ne hakkında diye sormasını boşuna beklemiştim. Belki konuyu beğenmez beni kapıdan defederdi. Şu anda böyle bir şeyi ne kadar istediğimi anlatmam mümkün değildi. Bu buğday tenli, orta boylu, genç kadından açıkça tırsmaktaydım. Yüzyüze gelince bunu daha derinden fark etmiştim.
  “Gelin içeri.”
  Kapıdan oturma odası görünmekteydi. Kirli beyaz iki divan. Bir masa ve üzerinde tembel tembel yalanan yaşı geçkince bir tekir kedi. Kedi bütün duygularımın özeti gibiydi. Buraya gelmeme neden olan şey de kedilerdi zaten. Kediler ve Leyla hanım.
 “Şöyle oturun lütfen.”
Kadının işaret ettiği koltuğa oturdum. Bana hâlâ ne istediğimi sormaması rahatsızlık veriyordu. Zarfı sağ yanımdaki sehpanın üstüne bıraktım. Az sonra kadına yapmayı düşündüğüm fotoğraf kanıtlı şov gözümde bayağı değersizleşmişti birden. Evin halini gördükten sonra umutsuzluğa kapılmıştım. Bütün kapıları salona açılan bir evde saklanabilecek pek az delik olabilirdi.
  “Şey için geldim Deniz hanım. Kediler. Kediler ve …”
  Ve karşı apartmandaki komşumuz Leyla hanım diyecektim, ama kadının aşırı rahat tavırları kendime güvenimi sarsmıştı.
  “Anlıyorum. Öncesinde bir demirhindi içmek ister miydiniz? Kendim hazırlıyorum. Sıcaklarda buzlu içecek olarak çok iyi gidiyor.”
  Demirhindi çok sevdiğim bir içecekti. Başımla olumladım. Kadın oturma odasına açılan mutfağa gitti. Kapı olmadığı için onu görebilmekteydim. Buzdolabını açtı ve büyük bir şişe aldı. Oradan iki uzun bardağa içkileri koydu. Bana doğru geldi. Otuz başlarında hoş bir kadındı. Serbest muhasebeci olduğunu duymuştum. Davranışları çok normaldi. Ona isnat edeceğim suçlamayı çelen hususlardı bunlar.
  “Buyrun. Afiyet olsun.”
  “Sağolun.”
  Buz gibi içkimden bir yudum aldım. Tadı nefisti. Deniz hanım karşımdaki divana oturdu. Masanın üzerinde yatan tekir kedi bize aldırışsızca yalanmayı sürdürmekteydi.
  “Buraya şey için geldim Deniz hanım,” dedim. “Bazı şeyler garip. Çok garip. Ben belki biliyorsunuz üç aydır işsizim. Vaktim vardı yani. Dikkatimi çeken şeyler oldu.”
  Kadın en rahat tavrıyla içkisini yudumladı ve bardağını kedinin yattığı masanın üzerine koydu. “Ne gibi?” Yüzünde hinoğlu hinliğin zerresi bile yoktu. Kendinden emin ve huzur içindeki görünümü nedeniyle giderek cesaretsizleşmekteydim.
  “Sizi dinliyorum.”
  Sehpanın üzerinde duran zarfı alıp içindeki renkli fotoğrafları çıkardım.
  “Ben bir bankada çalışıyordum. Sistem analizcisiydim. İşim grafiklerledir. Boş kalınca… Daha önce fark ettiğim, ama pek şey yapamadığım doneleri bir araya getirdim ve bir sonuca vardım. Bunu sizinle paylaşmak istiyorum.”
  Kadın yüzüyle ‘olur’ anlamına bir işaret yapınca “Kedilerden başlayalım Deniz hanım, “ dedim. “Herkes sizi bu mahallede kedi hamisi olarak tanıyor. Ve… Şu anda kaç kediniz var evde?”
  “Sadece bu, Ezo var şu anda?”
  “Diğerleri nerede peki?”
  Kadının yüzündeki ‘Hangi diğerleri?’ bakışı ne kadar hakikiydi. En üstteki fotoğrafı gösterdim. Kadının ön balkonu görünmekteydi. Balkonda tam dört kedi vardı. Bir sürü de su ve yemek kabı.
  “Bu fotoğrafı iki hafta önce çektim Deniz hanım. Balkonunuzda beslediğiniz dört kedi vardı. Şimdi aradan günler geçti. Yoklar. Ansızın kayboldular. Daha önceki fotoğrafa bir göz atalım. Bu sekiz dokuz gün önce. Bahçede balkondaki beyaz patili tekir kedi hariç biri kırmızımsı olan iki başka kedi daha var. Şimdi onlar da yok meydanda. Elimde kedi maması kabı her tarafı dolandım. Gözüme ilişmedi. Biri dişiydi ve beş yavru yapmıştı. Seslerini duyuyordum. Sonra birden sessizleştiler.”
  Kadın hiç istifini bozmadan beni dinliyordu. “Yani?” dedi ben sözlerime ara verince. Diğer fotoğrafları göstermeye başladım ve “Kedileri besliyor, bazılarını hadımlaştırıyor ve evsiz kedilere yuva buluyorsunuz, ama döngü çok hızlı,” dedim.
  “Birçok kedi ansızın yok olmuş durumda. Fotoğraflarla sabit. Bir gün önce balkonda, bahçede olan kediler ertesi gün yoklar. Bunlar mahalle kedileri. Civardaki evleri gezerler. Her tarafa baktım, o kırmızı tüylü kediyi hiçbir yerde göremedim örneğin. Beş yavrunun miyavları da ansızın kesiliverdi. Önce en üst kattaki avukattan şüphelendim, ama adam tatildeydi o sırada. Kedileri hiç sevmez malum.”
  Kadın gösterdiğim fotoğrafları merakla izliyordu. “Hepsi bu mu?” dedi sonuncuya sıra gelince.
  “Bir şey daha var.” dedim kararlı bir sesle.
  Kadının rahat tavırlarında bir patron algılamıştım sanki. İnce bir hesaplılığın adım adımlığı desem abartma olmaz. Halleri ‘Peki ne kadarını biliyorsun’ ışımaktaydı. Kadın belki soğukkanlı bir psikopattı. Biraz sonra elinde bir bıçakla gelecek ve…
  “Leyla hanım. Karşı apartmanın ikinci katında oturuyordu. Bir kez sizi konuşurken gördüm. Sokak kapısının önünde. Kadın ertesi gün kayboldu. Biliyorsunuz. Polis araştırması yapıldı. Boşandığı kocasından şüphelendiler. Cep telefonu dahil evinden hiçbir şey almadan çıkmış gitmişti. 29 Nisan günü. Pazardı. Ertesi gün işine de gitmemiş.”
  “Sonra?”
  “Kendisiyle birkaç kez karşılaştık. Kedi konusunu o açtı. O da kedileri çok seviyordu ve sizin kedileri himaye etmenizi çok taktir ediyordu. Yalnız en son gördüğümde fikrini değiştirmişti. Kaybolan kedilere dikkatimi çeken o oldu. Yeni kediler geliyordu. Doğanlar falan, ama sizin çevrenizde olan kediler bir an gelip… Bir an gelip sırra kadem basıyordu. Leyla hanım bunu çok garip bulmaktaydı. Sizle konuşacağını söylemişti bana. 28 Nisan günü. Akşamı sizi konuşurken gördüm. Ertesi gün Leyla hanım yeryüzünden silindi adeta.”
  “Tam olarak ne demek istiyorsunuz Sedat bey? Kedilerin ve Leyla hanımın gaybından ben mi sorumluyum yani?”
  “Evet. Muhtemelen öyle.”
  Kadın gülümseyince esmer yüzünde yumuşak ve bağışlayıcı bir ifade oluştu. Bütün beklentilerime rağmen kadın azılı bir psikopatın iç hesaplılığının zerresini dahi ışımamaktaydı. Bana karşı kızgın da değildi sanki. Anlayışla sözlerimi dinlemekteydi.
  “Ayağa kalkın lütfen.”
  Kadının dediğini yaptım.
  “Ben burada oturacağım. Bütün odalar salona açılıyor. Bir bakın etrafa. Burada böyle şeyleri saklayacak ne çatı katı odaları, ne de derin mahzenler var.”
  Kadın sözlerinde haklıydı. Bakmadan da öyle olduğunu görüyordum, ama kayıp yirmi kadar kedi ve hatta Leyla hanım bir yerlerde saklı önsezimi engelleyemiyordum.
  “Bir şekilde…” dedim ve sözlerimi tamamlamadım.
  “Leyla hanım hoş bir kadındı. Bekardı. Onu beğeniyordunuz değil mi?”
  Deniz hanımın mahallenin doksanlık ninesi gibi bilmiş bilmiş konuşması çok rahatsız edici değildi. Haklıydı çünkü. Leyla hanımı çok beğeniyordum ve sırra kadem basmasaydı, ona birlikte çıkmayı teklif edecektim.
  “Öyle de… Nerede o şu anda Deniz hanım?”
  Kadın yine gülümsedi.
  “Siz Leyla hanıma abayı yakmışsınız belli. Kendisiyle 28 nisan akşamı konuştuğumuzda pek lafını etmedi. Ama ertesi gün geldiğinde dilini yokladığımda onun da size karşı benzer duygular hissettiğini gördüm. Bana sorarsanız bayağı iyi bir çift olabilirdiniz.”
  Hâlâ ayakta duruyordum. Yerime oturdum. Birden halsizleşmiştim. Kadının Pazar günü buraya gelmesi, gayb âlemine buradan geçtiğini ispat etmez miydi? Deniz hanımı bu kadar rahat yapan şey neydi? Delilik mi? Yoksa sakinleştirici ilaç falan mı kullanmaktaydı? Kadını kedileri ve bir insanı parça parça doğrayan ve azar azar çöpe atan bir sapık olarak hayal edemiyordum artık. Bu algım konuşmamızın seyri nedeniyle bozulmuştu. Daha karmaşık bir aracın dümenindeydi Deniz hanım. Ben böyle bir şeyi duymaya, daha da kötüsü deneyimlemeye hazır mıydım? Hayır. Değildim. Hemen buradan gitmeli ve sonra ne yapacağıma karar vermeliydim. Belki polise başvururdum. Elimdeki deliller işe yaramazdı biliyordum. Susardım o zaman. Susar ve en kısa zamanda bu lanet sokaktan taşınırdım.
  “İkiniz de kedileri seviyorsunuz üstelik.”
Kendimi engelleyemedim ve “Leyla nerede biliyor musunuz?” dedim.
Kadının kahverengi gözleri hafifçe irileşti. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.     
  “Sokak kedilerinin hallerine çok üzülüyorum,” dedi.
 “Arabaların altında eziliyorlar. Susuzluktan ve açlıktan ölüyorlar. Kötü muamelelere maruz kalıyorlar. Bu nedenle bazılarına olsun daha güvenli bir ortam ve iyi niyetli bakıcılar sunmak lazım. Leyla da böyle düşünüyordu. Pazar sabahı erkenden buraya kaybolan kediler için geldi. Ona durumu izah ettim. Anlayışlı kadın. Ne demek istediğimi fevkalade iyi idrak etti.”
Hissettiğim halsizliğin olağanüstü bir gerçeği duymak üzere olmamdan kaynaklanmadığını keşfetmiştim bu arada. Demirhindi ilaçlıydı. İçine beni kaderimle buluşturacak bir uyuşturucu madde konmuştu.
  “Kendisi sağ ve afiyette şu anda, merak etmeyin.”
Kadının arkasında üç kapı vardı. Onlardan birinden çıkacak ve “Sana nasıl oyun oynadık.” diyecek bir kadını hayal ettim.
  “Ayağa kalkın tekrar.”
  “Halim yok. İçeceğe ne koyduysanız.”
  “Sandığınız gibi değil. Sizi uyuşturmadım. Siz kendinizi uyarlıyorsunuz.”
  “Nasıl yani?”
Deniz hanım yerinden doğruldu ve yanıma geldi. “Göreceksiniz.” Uzattığı elini tutarak doğruldum. Eli ne kadar sıcaktı. Sıcak ve bir şey daha. Sıcak ve yabancı. Evet. Evet. Alışılmadık bir ünite. Dokunmakla geçen yabancı bir bilgi. Neyse ki, korkum abartılı değildi. Uysalca yüzüne baktım. Direnecek halim yoktu. Hipnozda gibiydim.
  “Kediyi alın.”
  “Ne?”
  “Kediyi kucağınıza alın. Ezo kaç gündür sizin gelmenizi bekliyor. Arkadaşlarını özledi. Ancak kapıyı bir kedi açabilir size. Onun için hayvanı beklettim burada.”
Beynimin içinde soğuk nefesli soru işaretleri uçuşmaktaydı. Dediğini yaptım. Koca hayvanı kucağıma aldım. Kedi memnuniyetle mırlamaya başlamıştı.
  “Gelin şimdi.”
  Sessiz bir ‘nereye?’ sözcüğü salarak arkasından yürüdüm. Aralık duran kapılardan birinden odaya girdik. Odadaki tek eşya uzun bacaklı bir sehpa ve üzerindeki cam kavanozdu. Bir litre hacmindeki kavanozun metal kapağı vardı. İçi boş gibiydi. Dibinde yosun benzeri yeşil bir şeyler vardı.
  “İşte orada. Aradığın her şey.”
  Kavanoza bakarken bir değişiklik oldu, etrafımdaki perspektif yamuldu, gözlerim karardı. Bir şey kucağımdaki kediyi ve beni tuttu kaldırdı. “Dinle.”
Gördüğüm şeyin ne olduğunu kavramam saniyeler aldı. İki metre eninde, bir metre boyunda bir göze bakmaktaydım. O’ydu. Deniz hanımın gözüydü. Kadın devleşmişti birden. Eve nasıl sığardı o zaman. Kavanozu düşündüm. Başka bir şey olmuştu. Ben küçülmüştüm.
  “Kavanoz bir âlem. Göreceli olarak 100,7 kilometre kareye tekabül eden bir alana sahip. İki katlı bir ev, ekilebilecek bir arazi, korular, göller, çimenleriyle çok hoş bir habitattır. Minileştirdiğim bütün kediler orada. Kendilerine sınırsız gibi gelen arazide gönülleri istediği gibi yaşıyorlar. Dişilerin yüzde doksan sekizi kısır. Böylelikle aşırı üreme gibi bir sorun söz konusu değil. Fare ve diğer av hayvanları da bol. Sizi de oraya ekleyeceğim. Leyla hanım gelmenizi bekliyordu. Sevinecek. Eviniz hazır. Bütün konfora sahip. Kileriniz tıka basa yiyecek dolu. Tavuğunuz horozunuz var. Bahçenizde de envai çeşit sebze. Kitap, dergi, dvd oynatıcı vb. gibi vakit geçirmenize yardımcı olacak her şey düşünülmüştür. Diğer yandan hava temiz. GDO yok. Savaş yok. Terör yok. Yeni Dünya Düzenin tehditkârlığı yok. Kitlelerin nasıl kurnazca imha edildiğini görmeyeceksiniz. Fitne, fesat, Ateş ve kan sizden ırak kalacak. Asla işsiz ve aşsız da kalmayacaksınız. Dünyanızda ne görüştüğünüz yakın akrabalarınız, ne de arkadaşlarınız var. Leyla hanım da çocuksuz ve yalnız biriydi. Bu sayede beni keşfettiniz. Orada ise sevgiliniz ve kedilerinizle mutlu ve mesut olacaksınız.”
  “Siz kimsiniz? Dünya dışı bir zeka mısın?”
  “Ben mi? Bunun ne önemi var.”
  İşin bu tarafını bilmemenin psikolojim için daha hayırlı olacağını hemen hissettim. Israr etmeyecektim.
  “Şimdi ne olacak peki?”
  “Siz de ansızın sırra kadem basacağınız için bu etrafın dikkatini çekecek. Böylece artık bu mahalleden ayrılma zamanı geldi demektir. Kavanozumu alıp yeni bir mahalleye gideceğim. Merak etmeyin habitatınız garantide. Haydi gidin ve yeni yaşamınızın tadını çıkartın.”
Ayağım çimenlere değince korkum azaldı. Kaslarıma yeniden takat yüklenmişti. Tertemiz havayı içime çekerek etrafıma bakındım. Ezo bir yerlere doğru koşmaktaydı. Gözümle onu takip ederken Leyla’yı gördüm. Bana doğru yürüyordu. Üzerinde en son gördüğümdeki çiçekli yazlık elbisesi vardı. Ne kadar güzeldi.
  Adımlarım irademin dışında hızlandı. Kadın da aynı şeyi yapmaktaydı. İlk buluşmamızın böyle bir ortamda gerçekleşecek olması akıl almaz bir şeydi. Az sonra kadın bana sımsıkı sarıldığında iyi ki az önce kapıyı çalmışım diye düşünmekteydim. Aşk asla pişman olmamaktır demiyorlar boşuna.
                                                                                                                                                                    Balçova - 2013