16 Mayıs 2017 Salı

Parlak Yıldızlar ve Çekirdek Meseli (Öykü)

Parlak Yıldızlar ve Çekirdek Meseli


 
 

“Karnım aç. Bakkala kim gidecek?”
  Cem dikkatini bilgisayar ekranından  çekerek sesin geldiği yere baktı. Uzunca siyah saçlı, buğday tenli kadın banyo kapısının önünde duruyordu. Beyaz şort, beyaz kolsuz tişört giymişti. Sol elinde sarı bir baş havlusu tutuyordu.
  “Çayı ben koyarım.”
  Cem sevgiyle beş yıllık karısı Merve’ye baktı. Abartılı bir şekilde omuzlarını silkti ve yerinden doğruldu.
  “Ne alınacak?”
  “Bilinen şeyler. “
  Cem genç kadına bakarak gülümsedi ve kapıya doğru yürüdü. Yerler biraz tozluydu. Ayakkabıları iz bırakıyordu. Bu doğaldı. Yazlık evleri dört buçuk aydır kapalı duruyordu. Kahvaltıdan sonra onları sıkı bir temizlik bekliyordu.
  “Su da almak lazım.”
  Kadın başını salladı. “Bekçiye söyleriz.”
  Cem kapıdan çıktı. Sabahın erken vaktiydi. Sahil tarafına baktı. Bir kişi görebildi ancak. Bekçi değildi. Arkadan tanıdık biri gibi de gelmiyordu. Kel kafalı, tombiş bir amcaydı. Cam göbeği mayosuyla arkasını ona dönmüş denize bakıyordu. Herkes uykudaydı. Cem ve Merve gece yolculuğuyla gelmişler ve henüz yatağa girmemişlerdi. Edirne’den Çeşme’ye gelmek on saat araba sürmek demekti.
  Bütün site uykudayken ortalarda gezinmek çok hoştu. Gece üçten önce yatılmadığı için pek nadir yaşadığı bir şeydi. Adımlarını bakkala doğru sürerken zihninde çelişkili düşünceler belirdi. İnternetten gazeteleri okumuştu dizüstü bilgisayarında. Haberler bir garipti. Nesi garipti diye düşününce gariplik adeta içi boş bir yağ tenekesine dönüştü. Garipliği kuvvetle hissediyor, ama onu ifade edecek nesnel kanıtlara ulaşamıyordu.  Boşluk güçlü bir semboldü ama. Enigmanın göbeğiydi.
  Zihnini zorlarken aklı gece araba sürdüğü anlara gitti. Direksiyondaydı. Yol, altında sıradan bir şekilde kayıyordu. Bu sıradanlık reel ortamı sanala kaydırıyordu biraz. Sanki arabayı kendi kullanmıyordu. Elinde bir joystick tutuyordu.
  Bu arada canı bira çekiyordu. Bu çok gerçekti. İster oyunda, ister gerçek hayatta olsun canı bira içmek istiyordu. Merve sağında oturuyordu. Yüzü kırk beş derece pencere tarafına çevrikti. Parlak siyah saçları yüzünü örtmüştü. Dudakları hafifçe aralıktı. Cem o anda kadını nasıl arzu ettiğini hatırlayarak içini çekti. Bu iç çekişte içiçe arzu nesneleri imgeleri saklıydı. Bakkaldan bira da alacaktı. İçmek için erkendi. Çok erkendi, ama bugün tatillerinin ilk günüydü. Böyle zamanlarda kaideler istisnalara çok saygılı davranır, asla fiyakalarını bozmazdı.
  Cırcır böceklerinin sesleri kuş cıvıltılarına karışıyordu. Denizden gelen tuzlu ve iyotlu havayı solumak çok hoştu. Tatil başlamıştı. On bir koskoca gün burada aylaklık yapacaklardı. Merve yaptığı çeviriye devam ederdi. Birazdan deniz banyosu yapmak üzere olduğunu ve sabah saatin alarmının yedide çalmayacağını bilerek yapılan çeviriler insanı çok yormazdı.
  O haberlerde ne vardı?
  Hohle Welt vardı. 
  Cem aklının dürtüsü üzerine sırıttı. Rahmetli babası ‘Oyuk Dünya’teorisinin en ateşli savunucularından biriydi. Dünyanın içi oyuktu. Orada eskiden de, şimdi de Agarthalılar yaşıyordu. Kutuplardaki deliklerden girilebilen iç dünyanın suni güneş şeklinde kendi ışığı bile vardı. Evinde kendi çizdiği bir sürü harita bulunmaktaydı. İç mimar olduğu için kalemi kuvvetliydi. Bazıları renklendirilmiş olan haritalarla büyümüştü. Cem bir Şambala çocuğuydu, ama şu anda içi oyuk dünyaya inanmıyordu. Dünyadaki mağara silsilerinin karmaşıklığı, derinliği  ve birbirleriyle ilintisi onun gözünde jeolojik normaliteydi.
    Solundan gelen su sesiyle başını çevirip o tarafa baktı. Bir kadın bahçesini suluyordu. Turuncu renk şort giymiş orta yaşlarda şişman bir kadındı. Daracık beyaz tişörtü belindeki yağların bütün siteyi kaplamasını güç bela engelliyor gibiydi. Bakışları karşılaşınca Cem kadına selam verdi.  Kadın ona kim olduğunu çıkaramıyormuş gibi baktı ve sonra dikkatini yere verdi. Koca göt karı bir selamı çok görmüştü. Cem ve Merve bu sitede yeniydi. Sık sık gelip uzun kalamadıkları için herkesi tanımıyorlardı. Ayrıca bazı evler çok sık sahip değiştiriyordu. Yine de kaba bir davranıştı.
  Feyz Market sabah çok erken olduğu için boştu. Burada her zaman görmeye alıştığı kısa boylu, siyah zeytin gözlü, esmer adamın yerine ince uzun boylu, çiçekli pamuklu kumaştan elbise giymiş yaşlı bir kadın vardı. Boyu, ince tabanlı spor ayakkabılarına rağmen en az bir seksendi. Esas garabet içeride satılan mamullerdeydi. Sanki okullara resim malzemesi satan bir kırtasiyeciye girmiş gibiydi. Cem şaşkınlıkla raflara baktı. Boyalar, eskiz defterleri, tuvaller... Tablet bilgisayar bile satılıyordu.  Ne olmuştu bu markete ya? Kim olduğunu çıkaramadığı birine benzettiği kadın ona gülümsedi ve “İyi sabahlar.” dedi.
  “İyi sabahlar. Şey ben buraya… Ekmek, peynir, sucuk…” Az kalsın bira yerine ‘Geğirik tahlisiye sandalı’diyecekti. Babasının lafıydı. Bunun için duraklamıştı.
  “Çiğdem alın.”
  “Ne?”
  “Ayçekirdeği.”
  Cem kadının tezgâhın altından alıp ona uzattığı pembe paketli ayçiçeği paketine bakakaldı. Merve delisiydi. Kendisi de severdi. Soracağı bin kadar soruyu erteleyerek arka cebinden cüzdanını çıkardı.
  “Ne kadar?”
  “İndirimde. Bir lira yeter.”
  Cem cüzdanındaki yegâne tekliği kadına uzattı ve onun uzattığı pakete dokundu. Bu dokunmayla inanılmaz bir güç harekete geçti. Cem bir anda o mekândan silindi ve kendini bir arabada buldu. Yazlık ve o garip marketle ilgili anıları iyice geriye çekilmişti.
  Kendi  arabalarıydı. Merve uyuyordu. Saatte doksan altı kilometre hızla güneye doğru yol alıyorlardı. Bu hız normaldi de, kendisinin bu arada uyumuş ve uyanmış olması şoke edici bir durumdu. Son kilometreleri hiç hatırlamıyordu. Kimbilir kaç dakika uyumuştu. Otuz metre kadar önünde bir kamyon gidiyordu. Cem midesi kasılarak, tüyleri diken diken olarak aynadan arkaya baktı. Arkasındaki far ışıkları da bayağı uzaktaydı. Sabahın 03.24’ünde ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederek Merve’ye baktı. Kadının yüzü biraz pencere tarafına çevrikti. Parlak siyah saçları yüzünü örtmüştü. Kiraz dudakları hafifçe aralıktı. Başka zaman olsa bu içinde arzu uyandırırdı. Yalnız şu anda hissettiği korkuyla yıvışık bir suçluluk duygusuydu. Kendini değil kadını da öldürmek üzereyken şansına uyanmıştı.
  Cem birden kendini çok yalnız hissetmişti. Gözleri dolmuş durumdaydı. Kısa bir tereddütün ardından kadını uyandırmaya karar verdi. Sağ eliyle Merve’nin sol omuzuna dokunduğunda yine o enerji harekete geçti ve kendini bakkal dönüşü yolda buldu. Deminki şişman kadın bahçe sulamayı bırakmış ve içeri girmişti. Kimseye rastlamadan geri döndü. Yol boyunca elinde tutuğu ayçekirdeği paketine bakınca ayıktı. Merve sırf çekirdeklerle dönerse bozulurdu. Yakındaki diğer bir markete gitmek amacıyla durdu. Etrafına bakındı ve geriye doğru sadece bir adım atabildi. Diğerlerine benzer bir hışımla harekete geçen enerji onu bir başka mekâna taşıdı.
  Benzincideki tuvaletteydi. Büyük aynada yüzüne bakıyordu. Hemen sağında uzun boylu bir delikanlı yüzünü yıkıyordu. Siyah tişört ve kot pantolonluydu. Tişörtündeki gitar resminin altındaki yazıyı aynadaki görüntüsü sayesinde okudu. ‘Hardrock is still alive’. Yirmi başlarındaki delikanlının gözleri uykusuzluktan kan çanağı gibiydi. Bütün gece araba sürmek zor işti.
  “Yolculuk nereye?”
  Kısa kumral saçlı delikanlı ona doğru bakacak oldu, ama vazgeçti. Hiçbir şey olmamış gibi ellerini lavaboya silkeledi ve çıkışa yakın duran hazneden bir kâğıt havlu çekip elini sildi. Tek kâğıt yetmişti. Kapıyı açıp gitti. Bu sahne Cem’in kanını dondurmuştu. Aklı, sağırlık, vurdum duymazlık gibi nedenlere iltifat edemiyordu nedense. Delikanlı aynadan ağzının oynadığını ve ona doğru baktığını görmüştü. En sağ dipteki ayakta su dökme yerinde duvara en yakın pisuarda duran orta yaşlı adama baktı. Orta boylu, biraz kilolu, saçları kırlaşmış biriydi. Bu sıcak havada parlak gri kumaştan takım elbise giymişti. ‘Ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla’ kuralını boşa çıkarmak istercesine gayretli bir çalışma içerisindeydi. Cem adamla konuşmayı düşündüyse de vazgeçti. Altın vuruşu tek başına yapmak istemiyordu. Midesinde portakal büyüklüğünde bir buz parçası var gibiydi. Gidip kapıyı açtı ve dışarıya çıktı.
  Merve erkekler tuvaletinin önünde onu bekliyordu. Dar beyaz tişörtü, siyah kot pantolonuyla bir içim suydu, ama yüzü bozuktu. Yüzündeki korku tayfı yüklü ifade her şeyi açıklıyordu. Bir şey olmuştu. Telafisi olmayan, kurulu düzenin yapısını A’dan Z’ye değiştiren, günlük yaşam denen şeyi alaşağı eden bir şeydi galiba Allah hayıra çıkarsın.

*

  “Ne oldu ya?”
  Merve kocasının yüzündeki dehşet bezeli derin şaşkınlıkta, bir süredir içinde yaşadığı şoktan çıkış olmadığının kesin işaretlerini okudu. Şok açtığı yelpazesini son kertesinde durdurmuştu. Olay buydu işte.
  “Sen de hissediyor musun?”
  Merve, Cem’i ilk kez gördüğü ânı hatırladı. Altı yıl önce bir resim sergisinde soyut bir yapıtın estetik gizemine vâkıf olmaya çabalarken yanında bitmiş ve “Ne kadar bakılsa da yüzeyin altı seçilemiyor.” demişti. Babası gibi iç mimardı. ‘İki boyutlu yüzeye yüklenen tonilato’ diyecekti sonradan.  Üzerinde tenine yakışan koyu kahverengi bir deri ceket ve yüzünde bir görüşte kalbini ısıtan bir gülümseme vardı. 
  “Kimsenin…  Kimsenin bize aldırdığı yok.”
  Merve’nin gözleri dolmuştu. “Büfeden ayçekirdeği alacaktım. Adam suratıma bile bakmadı. Yakında duran diğerleri de. Bu yani… sonra koşarak buraya geldim.”
  “Ben aldım.”
  Genç kadın Cem’in elindeki pembe ambalajlı torbaya bakakaldı. Bu yeni şaşkınlık salvosunda olumlu bir yük, pozitif bir akı vardı sanki.
  “Ne zaman aldın?”
  “Tam emin değilim. Şeydendi. Feyz market’ten.”
  Merve sağından konuşarak geçip erkekler tuvaletinin kapısına doğru yönelen iki delikanlıya bakıp içini çekti. Erkekler onu her ortamda fark ederdi. Hele böyle saçları aşağıya salınmış durumdayken. Başlarını bile çevirmemişlerdi.
  “Ne yapıcaz?”
  Cem etrafa bakınarak, “Arabaya gidelim.” dedi.
  Genç kadın içi acıyarak gülümsedi ve “Araba yok Cem.” dedi. “Her yere baktım.”
  Cem’in iri siyah gözlerinde beliren ‘peki ne yapmalı’ ışıması içini acıttı yine. Sağına soluna bakındı ve aniden aklına gelen şeyi söyledi. “Gel yürüyelim şöyle.”
  Adam uzattığı elini tuttu. Genç çift el ele yürüyüp benzinciyi çapraz geçtiler. Gece yolculuğu yapan uykulu yüzlü insanların, kapısı açık duran arabaların arasından geçerken sadece bir küçük pekinez köpek ve dört yaşındaki cin bakışlı bir kız çocuğu onları fark etti. Köpek kıykıyladı. Küçük kız da el salladı. Kızın yanında oturan annesi telefonuna vermişti dikkatini. Kızın bu hareketini fark etmedi. Merve birileri tarafından fark edilmeyi soğuk havadaki bir şömine ateşi gibi çekici buluyordu. 
  “Telefonun yanında mı?”
  Benzinciden çıkmış, trafiğin aktığı yöne doğru yürümüş ve elli metre kadar ilerideki toprak yola saparak sürülmemiş tarlaya girmişlerdi. Az ileride bahçeli evler görünüyordu. Ana yoldan ayrılınca birçok şey canlanmıştı. Yıldızlar daha çoktu ve parlaktı. Toprak kokusu ve tüten yaseminler burnunda keyif sonatı çaldırıyordu.
   “Yok.” dedi Cem. “Her şey arabada kaldı. Arabamız…”
  Merve’nin zihnindeki kaygı zaman merkezli bir anafor kaynatmaktaydı. Araba konusu bekleyebilirdi. Adamın sözünü kesti.
  “Bugün günlerden ne?“
  “Bir ara internetten…Hayal gibi. Bilmiyorum, ama aklımda kalan tarih 13 Temmuz 2014. Pazar günü. Yazlıktaydık. Ayçekirdeğini orada aldım. ”
  Merve ‘sanmıyorum’ yüz ifadesiyle adama baktı. “21 Haziran benim yaş günüm. 21 haziran 2014’te 29’a basacaktım. Yirmilerimin son yılı. Bunu kutladık mı? Annem o korkunç köpeği Bafbaf ve yerlere sarkan küpeleriyle geldi mi? Babam sana Galatasaray niye bu yıl şampiyon olacak konulu uzun bir söylev çekti mi?” Adam düşünürken genç kadın devam etti. “ 28 Mayıs 2014 evliliğimizin 6. yıldönümü. Kutladık mı? Sana ne hediye aldım peki? Biliyor musun, onca zaman öncesinden aklımda bir şey vardı. Sürpriz yapacaktım.”
  “Yani?”
  “Bir kaza yaptık Cem. Öldük. Tarih sanırım kaza şoku nedeniyle belleğimizde kendini silmiş gibiydi, ama şimdi yavaşça hatırlamaya başlıyorum. 2 Temmuz akşamı yedide yola çıktık. 2013 yılıydı. Üzerimizde bu giysiler vardı.”
  “2013’tü doğru.” Dedi Cem. “Mayısta da evliliğimizin beşinci yılını kutlamıştık. ”
   Buraya sabaha karşı üç buçuk-dört civarında vardık.  Sen de bunu hissediyorsun değil mi?”
  Cem başıyla onayladı. “Bir ara direksiyonda uyuduğumu fark ettim. Uyandım her şey yolundaydı. Sen uyuyordun. Her şey yolunda gibiydi. Sonra…”
  “Benzinciden iki kilometre kadar geride kaza yaptık. Bunu nasıl bildiğimi soracaksın. Çünkü arabayı ben kullanıyordum. Sen uyuyordun. Son hatırladığım şey bu benzincide durup bir kahve içmek ve ayçekirdeği almaktı. Bu gece o gece mi emin değilim. Senin daha ileriki tarihte bir gazete okuduğunu görmen önemli. Yazlığa varmış gibiydik sanki. Çünkü ben duşa girmiştim. Şampuan yoktu. Senin alışverişe gitmek için kapıdan çıktığını falan hatırlıyorum.  Bizden bir şeyler oraya ulaştı belki de ve buraya o ayçekirdeklerini taşıdı. Belki bu yoldan defalardır geçiyoruz. Bir sen kaza yapıyorsun, bir ben. Her seferinde ölüyoruz. Yollar çatal çatal. Aklım havsalam almıyor, ama iliğimde kemiğimde hissediyorum şu anda. ”
  Bir süre el ele konuşmadan yürüdüler. Merve tenlerinin hâlâ sıcak olduğunu hissetmenin ve ayakkabılarının toprak yolda çıkarttığı katırtıları duymanın hazzını yaşıyordu. 
  “Şimdi ne olacak?”
  “Gökte bu yıldızlar ve yanımızda çekirdekler olduğu sürece bilincimiz varlığını sürdürecek.” dedi genç kadın. Cem sessiz kalarak başıyla onayladı. “Her çekirdek bir zaman yüküne sahip. Saniye olsa çoktan biterdi. Dakika da değil. Yıldızların parlaklığından ve yaseminlerin kokusundan anlıyorum. ”
  Bir sonraki sessizlik dakikalarca sürdü.
  “Seni çok seviyorum Merve.”
  “Ben de seni. Aşkımız zaman eğiriyor.”
  “Doğru.”
  Parlak yıldızların altında yürümeye devam ettiler. Bir taş atımı mesafede duran ilk eve bir santim bile yaklaşamadılar. İkisi de bunun farkında değildi. Masallarda dere tepe düz gidildiği ve arkaya bakıldığında bir arpa boyu yol alındığı anlatılmaz mıydı? Belki bu tür gerçekliklerden ödünç alınmış bir tekerlemeydi bu. Meseleydi aslında, bir hâlden diğerine geçince mesel olmuştu.


                                                                                                                                                 Balçova – Nisan 2014      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder