13 Haziran 2017 Salı

ZOR KOPYA (öykü)





“Bir adı yok.” Dedi Can ve gülümsedi. “Olsa bize hissettirirdi.”
  Mutfak masasının üzerinde duran iki pipoya bakarak içimi çektim. Can Dökmeci liseden beri arkadaşımdı. Tek dostumdu. Son yıllarda işi icabı sık sık yurtdışına gittiği için az görüşür olmuştuk. Yarım saat önce ziyaretime gelmiş ve hayatımı sonsuza dek değiştirmişti. Anlattığı şey deli saçmasından da öteydi, ama her kelimesine iliklerime kadar inanmıştım.
  “Ne diyorsun? Olmaz dersen bizim turnusolcu Hikmet’e gideceğim. Seni kardeşimden fazla severim Ferhat. Çeyrek yüzyıldır sürekli görüştüğüm tek arkadaşımsın. Suzan’ı... Suzan’ı tanırsın. Beş yıldır falan görmemiştim. Dün ansızın evime geldi ve... Boşanmış. Şimdi biriyle berabermiş. Yıllar önceki sevgilim. Beraber sinemaya giderdik. Seni hatırlıyordu. Ne yaptığını falan sordu. Hâlâ güzel. Yanında iki adet gümüş çerçeveli ilkokul fotoğrafı vardı. Kısacası bu işe böyle girmiş oldum. O yüzden aklıma ilk sen geldin. Evet dersen. Ben buradan çıktıktan hemen sonra eski pipoyu bir yere gömecek ve her şeyi unutacağım. Kural böyle. Seçim serbest. Ya eskisi ya da kopyalanan gömülecek. Yenisi eskisinden kat kat...” Sağ elinin işaret parmağıyla yeni olana dokundu. “Babamın kapı gıcırtısı gibi gülüşünü, ter kokusunu, anlattığı komik fıkraları, hastalandığımda kapının kenarında durup endişeyle bana bakışını ve daha bir sürü inanılmaz sayıda ayrıntıyı hatırlayabiliyorum bu yeni pipo sayesinde. Annemi dün ziyaret ettiğimde hatırladığım şeylerle kadını şaşırttım. Rahmetli babam öleli neredeyse on yıl olacak. Her şey daha canlı şimdi. O yüzden eskisini gömeceğim. Seçim serbest. O bizden bir şey almıyor. Veriyor sadece.” 
  “Hayır dersem?”
  Can yüzümden bunu yapmayacağımı açıkça okuduğu halde anlayışla başını salladı. “Ben kapıdan çıkar çıkmaz bütün konuştuklarımı unutacaksın.”
  Arkadaşımın çekik koyu kahverengi gözleri dinginlik, ısrarsızlık, kendinden memnunluk ışıyordu. Üzerindeki kirli beyaz renkli gömlek esmer tenine yakışmıştı. Saçlarında tek tük beyaz telcikler vardı. Bir ticaret firmasının dış ilişkiler müdürüydü. İşinin verdiği stresten sıyrılmış hali etkileyiciydi. Babasının piposunu kopyalayan şeyden çok olumlu etkilenmişti. Son görüştüğümüzde yarım saat iş alanındaki sıkıntılardan söz edip durmuştu.
  Can’ı kapıdan uğurladım. Metalik renkli Toyota Corona’sına binmeden önce elini salladı.
  “Önümüzdeki ay görüşürüz belki. Bir iki arkadaşı da çağırır...”
  “Senin işlerin çıkar yine.”
  “Bakalım.”
  Arabanın ardından bakarken düşüncelerim kıpraşıktı bayağı. Heyecanım üst kertelere fırlamıştı. Pipoyu kopyalayanı hissediyordum. Hava basıncı ve yerçekimi gibi her yerdeydi. Can’la tasarladığımızdan çok önce bir cenaze töreninde görüşecektik. Buraya geliş nedeninin bilgisinden sıyrılmış olacaktı. Bense lanetli bir mutluluğun sarmalında dolanmanın şokunda. Ona kızgın değilim. Kader tek gidişli bir yoldur. Araya çizgiyi ben çizdim.

*
  Birkaç gün düşündüm. Bir sürü şeyi kopyalatabilirdim. Karım Meliha oğlumuz üç yaşındayken ölmüştü. Birbirimize sırılsıklam aşık olarak evlenmiştik. Oğlum Serdar aşk çocuğuydu. Meliha bir araba kazasında öldüğünde üç yaşındaydı. Şimdi altı yaşında. Ona yeni bir anne getirmedim. Annem ve babam tekrar evlenmem için çok ısrar ettiler. Henüz 42 yaşındayım. Taliplerim vardı. İçlerinde beğendiklerim de. Bir şey beni engelledi. Kısmet böylesineymiş.
  Düşüne düşüne sonunda iki nesnede karar kıldım. Çok sevdiğim rahmetli dedemin el yazması romanı. Karımın nışanlıyken bir kavganın ardından bana yazdığı uzun mektup. Bunlardan birini seçecektim. Dedem kitabını el yazısıyla saman yapraklı sarı bir deftere yazmıştı. Romanım diyordu dalgayla. Roman falan değildi. Hayatı boyunca başından geçen önemli bulduğu olayları tespih taneleri gibi arka arkaya dizmişti. Kendince gırgır bir üslubu vardı. Bana vasiyet etmişti. İşletmeci olmadan önce edebiyatla sanatla yoğun ilgim vardı. Bir ara yazmayı bile hayal ederdim. Sonra hayat gailesi denen çarkların içine girince işler değişti. Şimdilerde uzaklarda tüten bir vapur bacası gibi. Hoş, nostaljik, ama erişilemez uzak.
  Karımın mektubu ise inanılmaz dokunaklıydı. Okurken ağlamıştım. iyi kurulmuş cümlelerin içimde minik haset goncaları filizlendirdiğini hatırlıyorum. Meliha yazmalıydı aslında doktor olacağına. Esas yetenekli oydu. Aşkını, benden beklentilerini ne kadar etkin bir üslupla dile getirmişti. Ölümünden sonra her okuyuşumda beni yeniden ağlatan bir hitabet tarzı vardı. 
  İki benden yetenekli canım ciğerim kimsenin yazdığı metinlerden birini seçecektim. İkisinin de anıları beynimde giderek yavaşlamaktaydı. Oğlumun gözlerinde karımı görür gibi olduğumda içimde bir suçluluk duygusu serpiliyordu. Giderek Meliha’yı daha az düşünüyordum. Bu normaldi, ama içimi acıtıyordu yine de. Bütün yüz hatlarını aldığım dedemse her sabah traş olurken bana aynada başka şeyler fısıldamaktaydı. Sarı yapraklı kalın defterin boş sayfaları hışırdıyordu. Can’la ortak arkadaşımız turnusolcu Hikmet dedemi iyi tanırdı. Bir defasında yazılanları dijital ortama çıkarmak ve bir blogda yayınlamak için izin istemişti. Neden bilmiyorum, defteri vermemiştim. Oysa adamın ruhu şad olurdu. Birileri okur o yılların havasını solurdu. Bitmiş gitmiş bir yaşamın ardından bir iki e-posta alırdı. Garip bir kıskançlık saikiyle bir bahane uydurup arkadaşımı atlatmıştım. O ufuktaki silinmek bilmeyen baca dumanı nedeniyle belki.
  Sonunda dedemin defterini seçmeye daha yakın olduğumu gördüm. Eğer Meliha’nın mektubunu kopyalatırsam ömrümün sonuna dek anısıyla yaşamayı seçecektim belki de. Çok gençtim. Kendime yeniden bir aile hayatı kurmak istiyordum.  Suçluluk hissim aşırı içki sonrası akşamdan kalmalık hali gibi üzerime yüklenmişti, ama geçecekti biliyordum. O an uzak değildi. Bu akşam her an benle birlikte olan kopyacıya seçimimi bildirecektim.
  Kopyacım neydi? Dünya dışı bir zeka mıydı? Cin denen ışıktan yaratılma bir varlık mıydı? Mitolojilerde adı geçen olağanüstü bir varlık mıydı? Bu gibi sorular artık kafamı meşgul etmiyordu. Onu olduğu gibi, dünyanın manyetik alanı kadar doğal kabul ediyordum. Soluduğum oksijen atomları kadar buralıydı. Dünya yerlisiydi.
  Büromda gözüm bilgisayar ekranındaki rakamlarda bunları düşünürken şahsi ilişkilerim için kullandığım cep telefonum çaldı. Oğlumun bakıcısı Selma hanımdı. Serdar’ı arı sokmuştu. Hem de iki tane birden. Kadın hastahaneye götürmek üzereydi. Cumartesi olduğu için okul yoktu. Selma hanımla birlikte evdeydiler. Kadının sesindeki panik çok normaldi. Çünkü oğlum annesi gibi arı sokmasına karşı alerjikti.
  Arabamla on dakikalık mesafedeki hastahaneye vardığımda Serdar komadaydı. Selma hanım iki gözü iki çeşme başucunda durmaktaydı. Oğlum nefes alamadığı için ağzına hortum sokulmuştu. Anaflaktik şok demişti doktor. Solunum güçlüğünü yenmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Tam bunu alt etmeye başladıklarında bir başka sorun belirmişti. Kalp yetmezliği. Ben içeri girdiğimde kalp kasını desteklemek için yaptıkları iğnenin sonucunu beklemekteydiler.
  Oğlum sabaha karşı 4.04’de öldü. Selma hanımı taksiyle çok önceden evine yollamıştım. Başucunda yalnızdım. Bağlandığı yaşam ünitesindeki kalp eğrileri düz çizgiye dönüşmeden az önce, ben geldiğimden beri ilk kez gözlerini açtı ve bana baktı. Hem onu hem annesini aynı anda son kez görmenin sarsıntısıyla bir dilekte bulundum.
  Onu kopyala. Oğlumu kopyala. Ne olur. Ne olur.
*
  
  Aradan 18 yıl geçti. Bu akşam altmışıncı yaşımı ve emekliye ayrılmamı aynı anda kutluyorum. Küçük bir çikolatalı pasta. Altı adet mum. Mantarı açılmış bir şişe şampanya. Serdar’la beraberiz. Karşımda oturuyor. Her zamanki gibi sessiz, kıpırtısız, soluksuz. Sadece gözleri, annesinin gözleri mana ışıyor. Hâlâ altı yaşında.
  Annem ve babam üç yıl önce birer ay arayla öldüler. Bütün arkadaşlarımla ilişkimi zamanla sıfırladım. Kadınlarla ev dışında oluşan bozulan çok kısa süren ilişkiler kurdum. Artık torunları olmadığı için annemle babam bana çok nadir gelirlerdi. Onlarla aşağıda sohbet ederken oğlum yukarıdaki odasında sessizce beklerdi. Bana gelmesinler diye sık sık ziyaretlerine gitmekteydim. Evlenmemi, yeniden çoluk çocuk sahibi olmam için ısrar ettiklerinde bazen gerçeği onlara anlatmak istedim. Hep son anda caydım. O kopyacıyı iliğinde kemiğinde hissetmeden durumu normal kabul etmeleri mümkün değildi. Ruhi dengelerini bozmak istemedim ve ağzımı tuttum.
  Can’ı son kez oğlumun cenazesinde gördüm. Bana bir amaçla geldiğini unutmuştu gerçekten. Gözlerinde bir an bile buna işaret edecek yedek bir anlam yakalayamadım. Sonradan beni defalarca görmek istedi. Her seferinde atlattım. Bir yıl kadar sonra peşimi bıraktı. 
  Dedemin sarı yapraklı defterini oğlumun gömülmesinden bir hafta sonra turnusolcu Hikmet’e verdim. Hem şaşırdı, hem sevindi. Bana birkaç kez bloğunda yayınladığını bildirdi. Hiç cevap yazmadım. Merak ettiğim halde bakmadım. Sonunda o da benle ilişkiyi kesti. 
  Oğlumun gözleri hariç tek başına yaşamaya çok alıştım. O şey neyse oğlumu kopyalayarak diriltmedi. Gözleri canlı tutan bir ünite haline getirdi. Bu sabah ona masal okuduğumda bana sevgiyle gülümsedi. Hem o, hem Meliha aynı anda memnun memnun gülümsemekteydiler. Gözlerim doldu. Huşuyla kalbim beş kat genişlemişti sanki.
  Mumları üfledim. Bir defada söndüler. Oğlumun gözlerinde mutlu bir parlaklık var. Burada babasıyla beraber olmaktan hoşnut. Pastayı kesip tabağıma bir dilim koydum. Çatalla ucundan bir parça kesip tadına baktım. Çikolatalı vişneli pasta nefisti. Bir zamanlar üçümüz de çok severdik.
  Birazdan divanda yan yana oturup bir film izleyeceğiz. Şişede kalan şampanyayı içip bitireceğim. Belki divanda sızar kalırım. Uyandığımda beni seven gözlerin faunasında olacağım yine.
  Yarı dolu bardağımı kaldırıp oğluma ve Meliha’ya bakıp, “Şerefinize.” Dedim. Oğlumun verdiği candan karşılığı görmenizi isterdim. Yalnız değilim. Ailemiz on sekiz yıldır tümlenmiş durumda. O nesneleri kopyalayan şeye şükranlarımı sunuyorum. Asla pişman olmadım seçimimden. Bana en derinden istediğim bir şeyi verdi. Tutkulu isteklerin gerçekleşmesinin böyle sarsıntı verici yanları olması normal.
  Kimbilir kaç bin yıldır devam eden zincir bende durakladı. Yanımda oğlumun aslı ve kopyası birine gidip göstermem imkânsızdı. Böylece kısa bir öykü yazıp bu tür öyküleri seven bir E- Dergi’de yayınlattım. Dünden beri dijital ortamda salınmakta.
  Ben ölünce gözler de anlamlarından sıyrılacaklar. Onu besleyen koza toz olup dağılacak. Ben gömülünce sizler anlattığım öyküyü unutacaksınız. Biriniz hariç. Ne yapalım, kural böyle. 
                                                                                          Amsterdam, Haziran 2009
                             ----------------------------------------



 




H 499



                                                                                 

7 Temmuz Çarşamba – Özgürlük Parkı

   

“Lisede numaram 499’du.”
  Salih Keskin beyaz pamuklu elbise, beyaz çorap ve beyaz ayakkabılar giymiş kumral kıza bezgince baktı. On üç, ondört yaşında falan olmalıydı. Onlardan biriydi yine. Neyse ki, bugün 7 Temmuzdu. Yarın bütün bunlar mazide kalacaktı inşallah.
  “499 dedim.”
  “Anladım.”
  “Bana kızgın değilsin umarım.”
  Salih önce az ileride spor yapan orta yaşlı kimselere baktı. Sonra bakışlarını yeniden beyazlı kıza çevirdi. Simsiyah gözlü, elma memeli hoş bir kızdı. Daha sabahın 10.32’siydi. Kız sabahın üçüncü sırnaşığıydı. İlki altıyı birkaç dakika geçe uykusunun en tatlı yerindeyken gelmişti. İkinci de abisiyle kahvaltı ederken. Evde kalsa durumu belli ederdi. O nedenle sık sık bu parka gelir olmuştu. Burada tenha bir yerde oturup kediler ve kargalarla konuşması göze batmamaktaydı.
  “Değilim. Benim numaram başka.”
  Kız şaşırmıştı. “499 değil misin yani?”
  Salih içini çekti ve “Öyleyim de. Sınıf numaram değil. İş başka.”
  Kız meraklı bir yüz ifadesiyle gelip yanına oturdu. Salih hafif ter ve ten kokusunu almaktaydı. Saçlarını yeşil sabunla yıkamıştı. Anneannesi de öyle yapardı.
  “Nasıl yani?”
  Orta uzunluktaki saçları pırıl pırıldı. Teni ve kiraz dudaklarının kırmızı rengi sıhhat ışıyordu. Kız normalde Salih’in çok beğendiği tiplerdendi. Bu şekilde karşılaşmaları yazıktı.
  ”Adın ne senin?”
  “Ayla. 14 yaşındayım. Sen?”
  “Yaşıtız.” 
  Salih kızın uzattığı elini istemeden sıktı. Biraz nemli, serin bir teni vardı. Şimdi iş çığrından çıkacaktı. Kızın gözleri birden irileşti. Önce kaba etlerini  ondan uzaklaştırdı. Sonra ayağa kalktı.
  “Sen...”
  “Benim 499’um seninkinden farklı.”
  “Aman tanrım inanılmaz bir şey. İlk kez başıma geliyor.”
  “Benim de. 14 Mayıstan bu yana daha doğrusu.”
  Salih’in çok sakince ve bu tür şeylere alışkın bir şekilde konuşması kızı etkilemişti, ama yüzü allak bullaktı hâlâ.
  “Baştan biliyor muydun yani?”
  Salih başını salladı ve avucuyla bankın üstüne vurdu. Rahatlığı, onu olduğu gibi kabul etmesi kızı gevşetmişti, ama hâlâ vahşi bir ceylan gibi tetikte duruyordu.
  “Ne olmuş sana böyle?”
  Her şey iki ay önce SBS sınavlarına hazırlanırken başlamıştı. Evde özel ders alıyor, buna ek olarak da yakınlardaki bir etüde gidiyordu. Robert Kolej için 500 üzerinden en az 498 puan almak gerekmekteydi. İşi zordu yani. Ailece bu konular ele alınırken Nafize teyzesi hipnozla puan telkini yapıyorlar muhabetini açmıştı. Bu gerçekti. Kendisi bile bunu yaptıran iki üç kişi tanıyordu. Baştan beri muhalefet etmesi bir işe yaramamıştı. 497’yi geçebilmesi için bu tür bir takviye almasında karar kılınmıştı. Tanıdık çevrelerinin önerdiği bir profesöre gidilmiş ve ilk hipnoz seansı 14 Mayıs Cuma günü 14.00’de yapılmıştı. Başta doktor olmak üzere herkes çok iyi gitti diye kutlamıştı kendisini. Adam ona kadar sayıcam demişti. Sona gelmeden Salih ipi koparmıştı. Sonra gözlerini tekrar muayenehaneye açtığında aradan on sekiz dakika geçmişti sadece. Hiçbir şey hatırlamıyordu. Yapılan işlem de basitti zaten. ‘Sen bu yıl SBS sınavlarında 499 puan alabilirsin’ Telkin bundan ibaretti. Seans sonrası kutlama niyetine pastahaneye gidilmişti. O gece bu kız türü kimselerin ilkiyle karşılaşmıştı. Gece yarısı ikide. Yatak odasına gelen yaşıtı bir kızdı. Üzerinde uzun bir tişört ve siyah pantolon vardı. Ayla gibi çok sıhhatli ve gerçek gibi görünmekteydi. Uzun siyah saçlı, ince yapılıydı. Adı Safinaz’dı. Halası eczacıydı. Kız 4,99 gram saf morfinle intihar etmişti. Üç ay önce. Annesinin ve ablasının anlayışsızlığını protesto etmek için. Salih sonradan çok düşünmüştü. Kızın gerçek halini kavradığında neden ortalığı ayağa kaldırmamıştı? Kaç kez aklından geçirmesine rağmen Hipnoz-499 model ziyaretçilerinden kimseye söz etmemişti. Evde başkaları varken yapılan ziyaretlerde yüzünü bozmamayı çok çabuk öğrenmişti. Birkaç kez kendi kendine konuşurken yakalanmıştı haliyle. Bunu çok ders çalışmanın verdiği strese yorarak anlayışla karşılamışlardı. 
  Ayla anlattıklarını dinleyince üzerindeki yabansı çekimserlik yokoldu. Gelip tekrar banka oturdu. Bu defa ilki kadar yakınına sokulmamıştı yalnız.
 “Niye 500 değil?”
 “İlk akla gelen telkinin 500 puan için yapılmasıydı, ama anneannem aşırı mükemmellik engel çıkarır dedi. Uğursuzluk çekmesin diye 499 yaptılar.”
  “Öyle olmasa karşılaşamayacaktık.”
  “Safinaz da öyle dedi.”
  Ayla’nın yüzündeki belli belirsiz kıskançlık izlerini farketmek hoştu.
  “Hipnoz seni bize açtı yani?”
  “Öyle.”
  “Peki niye ben senin hayatta denen durumda olduğunu hemen farkedemedim?”
  “Bunu diğerleriyle de konuştuk.” Dedi Salih. “Sanırım hipnoz beni sizlere has bölgeye açarken aradaki farkı bir şekilde hissedilmez hale getirdi. Safi... Diğerleri de aynı fikirde. Bize yatkınsın diyorlardı.”
  “Şu ana kadar böyle kaç kişiyi tanıdın?”
  Salih düşündü. “15 - 20 kişi falan.” Dedi. “Bazen bütün gün kimse gelmez. Bazen de gün boyunca dört beş ziyaretçim olur. İyi ki okullar kapalı. Sınıfta yanıma gelseler ne yapardım bilmiyorum. Bazı kimseleri tek bir kez gördüm. Bir amca vardı. Piyango biletine 50 000 lira çıkmış. Son üç numarası 499’muş. Kayınbiraderi bileti ele geçirmek için onu öldürmüş. Adını unuttum şimdi. O adamı tek bir kez gördüm mesela. Safinaz bir ara haftada üç dört defa gelirdi. İki haftadır ortalarda yok. Dün ortalık sakindi. Kimse yoktu. Bazen öyle oluyor. Bugün arife diye başım kalabalık. Sen üçüncüsün. Daha öğlen olmadı.”   
  “Neden arife?”
  “Yarın SBS sonuçları açıklanacak. Puanlar belli olacak. Cevap anahtarı önceden yayınlanmıştı. Oradan da biliyorum, neredeyse eminim 450 puanı geçemeyeceğim. Eve hiç bozuntuya vermedim haliyle. Böylece hipnozun amacı hiçleşecek ve 499’larla ilişkim sona erecek.”
  “Bunu çok mu istiyorsun?”
  Salih ölü olup da bir şekilde ziyaretine gelebilen, fiziki olarak dokunulabilen, ama onunkinden başka gözlere kapalı olan varlıklardan baştaki kadar korkmuyordu. Alışmıştı hızla. Bazıları kızdı ve yaşıtıydı ayrıca. Bu yakınlarda çeşitli nedenlerden ölmüşlerdi. Bu hayat dolu insanların genç yaşta ölüp gitmiş olmaları çok yazıktı. Üzülüyordu. Onlara bağlanıyordu. Bu empati gücünü artırıyordu. Kendi kız kardeşi ölmüş gibi yeise kapılıyordu. Bir yanı bu alemle temasta kalmayı istiyordu, ama normal bir hayat sürebilmesi için onlardan tamamen kopmasının şart olduğunu düşünüyordu. Yaz tatili gibi uçucu bir serüven kalacaktı arkada. Saatler kalmıştı.
  “Evet. Bir şey daha var. Benim adım Salih Barış Saruhan. SBS yani. SBS gelecek yıla değişiyor. OKS olacakmış galiba. Benle bu yönden de ilintisi bitecek.”
  Kız sağ eline aralarında otuz santimlik mesafenin ortasına koyunca Salih son gün nasıl olsa diye düşünerek elini kızınkinin üstüne koydu. Serin ve nemli ten kızın ölü olabileceğiyle ilgili tek bir sinyal vermemekteydi. Salih ziyaretçilerinin genç yaşta ölmüş numarası yapan cinler olabileceğini de düşünmüştü. Anneannesi cinlerle ilgili neler anlatmazdı ki. Yemeklerin tadını değiştiriyor, bazı eşyaları yerinden oynatıyor, sevdikleri insanlarla evleniyor ve hatta çocuk bile doğuruyorlardı. Bu alemi tanımaktan bir şekilde memnundu. Yaşamı sıradan denen kanaldan sapmıştı. Bu alem eğlenceliydi, ilginçti. Kimseler inanmıyacak da olsa anlatacak olağanüstü anıları vardı. Kendine güveni bile artmıştı. Olgunlaşmıştı bu son bir ay içinde. Hipnozun esas hedefini ıskalasa da aslında büyük piyangoyu tutturduğunu düşünmekteydi. Ayrıcalıklı olmanın zevki başkaydı, ama eski halini de özlüyordu zaman zaman. 
  “Seni çok sevdim Salih. Keşke...” Gözleri karşılaşınca kız gülümsedi.
  Salih de kızdan çok hoşlanmıştı, ama yarını iple çekmekteydi. Dananın kuyruğu kopunca evdeki gerilimli bekleyiş bitecek ve bu gizli aleme açılan kapı örtülecekti. Çok düşünmüştü. 450 puanın bile altında kalacağından adı kadar emindi.
  Kız onun sessiz kalması üzerine içini çekti ve elini alttan usulca kaydırarak yerinden doğruldu. Bir şey demeden Mustafa Mazhar Bey caddesi tarafına doğru birkaç adım attı. Durakladı ve üzüntülü bir şekilde el sallayarak yoluna devam etti. Kızın yürüyüşünü izleyen Salih yerinden fırlayıp arkasından gitmemek için kendini güç tuttu. Normal hayatına dönmesine saatler kalmıştı. Bunu her şeyden çok istediğine inanmıyordu eskisi kadar. Ağzı bu lafları ediyor, ama yüreği durumu tasdiklemiyordu pek. 14 Mayıs hipnozu zihninin yepyeni bir bölgesini keşfetmesine vesile olmuştu. Kız ağaçların ardında kaybolunca az ilerisinde duran iki kargaya baktı. Acaba hayvanlar arasında da bu tür varlıklar var mıydı?

*

8 Temmuz Perşembe – Özgürlük Parkı

  Salih dün bu saatlerde oturduğu banka kurulmuştu. Yanına okumak için bir çizgi roman almışsa da henüz tek bir sayfasına bile dokunmamıştı. 446 puanlık sonuç evde ağdalı bir şok yaratmıştı. Özel ders, etüd ve hipnoz bir işe yaramamıştı. Çok açıkça söylenmiyordu tabii, ama bu hezimet sahip olduğu mutena imkânları değerlendirememiş olan Salih’in sicil defterine kara harflerle yazılmıştı. Okulun yanı sıra özel ders almaktan, etüde gidip saatler harcamaktan ne denli sıkıldığını düşündü. Hipnozla ona bu bunaltıcı ortamı değiştirecek bir şey sunmuşlardı. O da bitmişti şimdi. Alışacaklardı. Hep beraber. Birkaç gün sonra normal hayat iyice otururdu rayına.
  Annesi yaşında bir kadın elinde bir torba arkasında on kadar kedi az ilerisinden geçmekteydi. Saçları boyama sarışın olan bu kadını tanıyordu. Parkta ardında kediler biraz gezer sonra hayvanları beslerdi. Kediler velinimetlerini çok iyi tanımaktaydılar. Daha görür görmez üzerine koşuyor ve bir daha da yanından ayrılmıyorlardı.
  Bugün hava ağaçların altında bile çok sıcaktı. Salih gerinerek etrafına baktı. Spor alanında yaşlıca bir adam vardı sadece. Sarı plastik bir aparata oturmuş iki koluyla demir çubuğu aşağıya doğru çekiyordu. Beyaz kısa saçlı, kocaman göbekli bir adamdı. İki defa çekiyor, uzun uzun etrafı seyrettikten sonra iki defa daha çekiyordu. Sıcaktan hiç idman yapacak hali yoktu besbelli. 
  Salih’in canı içecek bir şey çekmişti. Sol arkasında duran büfeye gitmeyi düşünürken yerinde çakılıverdi. Tam karşısından Ayla geliyordu. Üzerinde sarı kısa bir etek ve uçuk yeşil bir tişört vardı. Ayakkabıları dünkü gibi beyazdı. Ayakları çorapsızdı. Çok güzeldi. Yüzü gülüyordu. 
  “Merhaba, çok sıcak di mi?”
  “Ama sen..?”
  Kız yanına oturdu. Bu defa kolu değecek kadar yakındı. Parlak kumral saçları yine yeşil sabun kokuyordu. “Beni beklemiyordun değil mi? Ben de öyle. İçimden bir hisle buraya gelince... Baktım ki, ordasın. 499 puan  tutturdun demek?”
  “Hayır. 446’da kaldım. Annem babam çok üzüldüler.”
  “O halde...”
  “Sana açılan hat hâlâ açık.”
  “Sevinmedin mi beni gördüğüne?”
  Salih sevinmişti kızı gördüğüne gerçekten. Başıyla olumladı. Dünden beri aklını yırtacak gibi geren soruyu sorma zamanı gelmişti.
  “Sen nasıl öldün Ayla?”
  “Araba kazasında. İstanbul’dan babamın arabasıyla Bursa’ya gidiyorduk. Babam hatalı bir şekilde öndeki arabayı solladı. Sonra her şey olup bitiverdi. Bir hafta önce sabah on civarı falandı. Benden iki yaş küçük kız kardeşim ve annem de benim gibi olay anında öldü. Onları kazadan sonra bir daha hiç görmedim. Kimbilir ne yapıyorlardır şimdi. Babam sağ. Gitmem hiç yanına. Küsüm ona. ”
  Salih’in dedesi kendi yaptığı radyolarla övünürdü. Osilatör, alıcı, verici, frekans, iyonosfer kelimelerini bebekliğinden beri duyardı. Hipnozun beynine yaptığı şeyin 499 FM gibi bir şey olduğunu sanmıştı önce. Frekans değişince etki kendini iptal edecekti. Şimdi beyninin sonsuza dek kanal 499’a kurulduğunu anlıyordu.
  Kız düşüncelerini okumuştu sanki. “Aynı okula gidicez.” Dedi. “Aynı sıralarda oturucaz. Beraber ders çalışıcaz, gezicez, tozucaz. Beraber büyücez kısacası.”
  Salih tevekkülle başını salladı. Kız sağ eliyle delikanlının hemen yakınındaki sol elini tuttu. Serin ve nemli yüzeyler. Canlı birine ait ten algısı Salih’i sarstı yeniden.
  “Bu gece istersen sana taşınırım. Bir bavulla. Çok eşyam yok zaten.”
  Salih elinde olmadan sırıttı. “Tamam.” Annesi ilk hipnoz seansından çıktığında ‘Artık yeni hayatın başlıyor.’ Demişti. Kadın haklı çıkmıştı. Daha 14,5 yaşındaydı. Bu geceden itibaren çok hoşuna giden bir kızla birlikte yaşamaya başlayacaktı. İşin en güzel tarafı bunun için izin almasına gerek yoktu. Özel dersler ve kurslarla aylarca bunaldıktan sonra yeterli puan tutturamayan SBSzedeler arasındaki en şanslı kimse oydu mutlaka. Teselli mükafatı muhteşemdi.
  Salih ani bir kararla ayağa kalktı. Kızın elini bırakmadığı için o da doğrulmuştu. “Şimdi gidelim bize. Önce senin bavulunu alırız.” Dedi.
  Kız mutlulukla gülümsedi ve elini sıktı. “Bavulum hemen şuracıkta. Kapıdan çıkınca telefon kulübesi var ya. Onun arkasına koydum.” 
  Parkın evlerine yakın olan giriş kapısından çıkarlarken parka ait olan kulağı işaretli iri beyaz köpek Ayla’ya bakıp dostça kıykıyladı. Salih bir ay öncesine kadar böyle bir yeni hayatı hayal bile edemezdim diye düşünmekteydi. Karnındaki kelebekleri hissetmeye başlamıştı.

                                                                            Amsterdam Eylül 2010

                                -------------------------


20 Mayıs 2017 Cumartesi

Vehimiçi Cinayetleri (öykü)




 

Hamdi bakırcı dış kapının açılma sesi üzerine daldığı hipnozdan sıyrıldı. Benliği saatlerdir içinde kıpırtısız durduğu iki metre çaplı tabanlı koni şeklindeki eşyasız taş hücreden oturduğu yere geçişlendi. Sağ elinde tuttuğu tabancada gevşemiş olan parmakları metal kabzayı güçle kavradı. En sonuncu aşamaya varmıştı nihayet.
  Önce holün ışığı yandı. Sonra ayak sesleri oturma odasına doğru yaklaştı. Ve sekiz adet yirmi voltluk lambası olan avize aydınlandı. Lambalardan biri bozulduğu için parlamamıştı.
İçeri giren otuz ortalarında, boyama sarışın bir kadındı. Onu görünce korkudan laçkalaşmış ve elindeki naylon torbayı düşürmüştü.
  “Ne olu..? Siz de kimsiniz?”
  Siyah pantolon üzerine beyaz ipek gömlek vardı üzerinde. Ayakkabılarını çıkarmış, kahverengi ev terliklerini giymişti. Bir altmış beş boylarında, balık etli, hoş bir kadındı. 
  “Anlatıcam Ayten hanım. Lütfen oturun şöyle.”
  “Ne yanımda, ne de evde para yok.”
  “Ben hırsız değilim. Oturun lütfen.”
  “İçeriye nasıl girdiniz? Adımı nereden biliyorsunuz?”
  “Anlatıcam hepsini.”
  Kadın takım elbisesinden, nazik konuşmasından etkilenmişti. Hırsızlık için orada olmadığından neredeyse emindi artık.
  “Elinden düşürdüğü çantayı yerden alarak hemen yakındaki sehpanın üzerine koydu ve  karşısındaki koltuğa ilişti. Yüzünde korkunun yanı sıra merak da vardı. Kim eve geldiğinde oturma odasında  iyi giyimli ve silahlı birini bulunca nedenini merak etmezdi.
  “Birazdan arkadaşlarım gelecek. Hemen anlatın lütfen.”
  Kadının blöf yapmaya kalkışması avizedeki bozuk ampulü üfürerek yanar hale getirmek kadar inandırıcıydı ve buram buram çaresizlik kokmaktaydı.
  “Bugün ayın ilk çarşambası Ayten hanım. Eczacılık fakültesinde öğrenciyken birlikte olduğunuz arkadaşlarınızla buluşma gününüz. Oradan geliyorsunuz. Kocanızla ayrılalı iki yıl oldu. Yeni biri yok şu sıralarda. Ve de saat on bir oldu neredeyse. Bu saatte kim gelecek?”
  “Siz bütün bunları nasıl... Nasıl biliyorsunuz?”
  “Daha başka şeyleri de biliyorum. Burada bir şer halkasını kırmak için bulunmaktayım.”
  Kadının yüzündeki büyüyen şaşkınlıkta Hamdi’nin anlamını kestiremediği bir sinyal belirmişti sanki.
  “Ne halkası?”
  “Bundan üç ay önceydi. Kâbuslar görmeye başladım. Ben, karım ve iki oğlum arabamızla şehir dışında bir yerde giderken trafik kazası geçiriyorduk. Ben kazayı hafif bir sıyrıkla atlatırken, onların üçü de ölüyordu. Ekipler gelip kapıyı kaynakla kesip beni dışarı çıkarana kadar saatlerce onların kanlı cesetleriyle başbaşa kalıyordum. Bu kâbusu her gece görüyor ve kan ter içinde çığlıklar atarak uyanıyordum. Sonra da tekrar uykuya dalmam çok zor oluyordu. Karım ve çocuklarım delirmeye başladığımı düşünmekteydi. Uyku eksikliği ve stres nedeniyle iş yerimdeki verimim çok düşmüştü. Patron beni eski günlerin hatırına işten atmıyordu. Bunun çok uzun süreceğini tahmin etmiyordum. Durumum çok kötüydü yani. Tam o sırada yanıma birini verdiler. Genç, sempatik ve dinamik biriydi. Nadir Şentay. Patronun benim yerimi alması için işe aldığını düşünmekteydim. Günlerim, belki de saatlerim sayılıydı artık. Çaresizdim. Bir gün Nadir’le öğle yemeğine çıktığımızda anlayışlı tavırlarından etkilenerek karım hariç kimsenin bilmediği sırrımı açtım. Şaşırtıcı derecede bir olgunluk gösterdi. Gözlerinde ne acıma, ne de keçileri kaçırdığımı düşündüğünü belli eden bakışlar belirmişti. Böyle vakalara daha önce raslandığını, bu tür istenmeyen durumları tedavi eden birini tanıdığını söyledi. İstersem beni çok nadiren, ancak özel tavsiyeyle ziyaretçi kabul eden, Sarih Hoca lakaplı o zatla tanıştıracaktı. Hemen kabul ettim tabii.”
  Ayten hanım onu artan bir merakla dinlemekteydi. Hamdi konuştukça şaşkınlığı artıyordu.  Az önceki korkulu gerginliğinden biraz sıyrılmış gibiydi adeta.
  “Nadir bey beni Cumartesi öğleden sonrası Cihangir’de bir yere götürdü. Sıradan bir apartmanın, ikinci katının kapısını çaldık. Kapıyı orta boylu, büyük kafalı, iri gözlü, uzun beyaz sakallı bir adam açtı. Sarih Hoca geleceğimizi biliyordu. Nadir bey çok hatırlı bir tanıdığı olmalıydı. Ona çok hürmet gösteriyordu. Bana da öyle davrandı ve “Demek kâbusu defedilecek kimse sizsiniz.” Dedi. uzun bir holden, tek eşyası tam ortasında el örmesi bir halı, bir semaver ve tepsi içinde üç bardaktan ibaret olan oturma odasına geçtik. Adamın ayakları çıplaktı. Oturma odasının kapısında ayakkabılarımızı çıkartıp halıya oturduk. Uzatmayayım. Adama durumu izah ettim. Sağ elime uzun uzun baktı ve bu kâbuslardan kurtulmamın mümkün olduğunu söyledi. İçim sevinçle dolmuştu. ‘İstediğiniz her ücreti öderim.’ dedim.
Sarih Hoca bana ücretin parayla değil amelle ödenmesi gerektiğini söyledi. Amelin ne olduğunu sordum. Hoca bir felaketler zincirinin mevcut olduğunu söyledi. Ağır cürüm işlemiş kimseler aramızda ellerini kollarını sağlayarak dolaşmaktaydı. Yakında başıma gelecek belayı defedebilmek için bu kötücül zincirin bir halkasını kopartmalıydım. Ben seçilmiş biriydim. Gördüğüm kâbus görevden kaçarsam bana verilecek cezaydı. Arabayla olması şart değildi. Ne yaparsam yapayım, eğer halkalardan birini kopartmazsam karım ve iki oğlum ölecekti. Halkayı nasıl koparacağımı sordum haliyle. Hoca halının oturduğu yere yakın olan köşesini kaldırarak içinden sarı kaplı bir dosya çıkardı. ‘Burada.’ Dedi. ‘Üç kişiye ait özel bilgiler var. Bunlardan birini seçip imha edeceksiniz. Bilgi ve materyal yardımı da alacaksınız. Merak etmeyin. Hatırlı izler size yolu gösterecek. Yakalanmanız asla söz konusu değil.  On gün içinde karar vereceksiniz. Eğer ataleti seçerseniz bela büyük bir hevesle sizi bulacak. İyi düşünün.’ Çok şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bir durumdu. Tekrar sokağa çıktığımda halka kopartma işini yapabileceğimi düşünmüyordum. Bunu bana çok iyi ve anlayışlı davranmış olan Nadir beye söylemedim. O da beni etkilememek için bu konuda tek kelime bile etmedi. Böylece ayrıldık. Eve gittim. Üzerimde bir hafiflik ve neşe vardı. O gece haftalardır ilk kez kâbus görmedim. Ertesi gün saat bire kadar uyudum. Uyandığımda o kadar zamandır eksik uykuların üzerimde yaptığı tahribattan tümüyle sıyrılmış gibiydim. Yeniden doğmak denir ya. Öyle bir şey.”
  “Dokuz gününüz kalmıştı.”
  Hamdi kadının soğukkanlı sözleri üzerine olumlu anlamda başını salladı ve sözlerine devam etti. “Pazartesi günü neşeyle işe gittim. Eksik kalan bütün dosyaları bitirdim. Patron bendeki değişikliği hemen farketmişti. Beni severdi. Memnun olmuştu. Konuşurken Nadir beyin onu arayıp artık işe gelmeyeceğini bildirdiğini söyledi.”
  “Buna pek şaşmış bir hali yoktu değil mi? Doğal karşılıyordu.”
  Apışıp kalma sırası ondaydı. Ayten hanım düşüncelerini okumuştu sanki. “Nereden biliyorsunuz?” dedim.
  “O zatı sizden önce tanıdım. Adınız ne? Önce onu söyleyin.”
  “Hamdi. Hamdi Bakırcı.”
  “Aynı yoldan ben de yürüdüm Hamdi bey. Bir yıl geçti neredeyse.” 
  Hamdi’nin kafasına ucu sert lastikten yapılma bir çekiçle vurulmuştu sanki. Kadının sözleri gerçek olabilir miydi? “Nadir beyle tanıştınız mı yani?”
  “Evet. Onsuz Sarih Hoca’yı asla bulamazdınız? Bana kadın olarak yaklaşmıştı. Adı Nadire’ydi. Nadire Şentay. 
  “Bu imkânsız... Blöf yapıyorsunuz.”
  “Ben sizi dinledim. Siz de beni dinleyin Hamdi bey. Bir yıl önce ben de geceleri sık sık kâbuslar görüyordum. Kanser oluyor ve ölüyordum. Kendimi hastane odalarında, aynada kemoterapi nedeniyle dökülmüş saçsız başıma, iyice çökmüş yüzüme bakarken buluyordum. Hastalığın kokusu, ölümün yakınlığı o kadar gerçekti ki, uyandığımda hüngür hüngür ağlıyordum. Deli gibi sevdiğim babam ben on altı yaşındayken kanserden ölmüştü. Uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Onu küçülmüş, erimiş, bitkin görmek beni ne kadar üzmüştü anlatamam. Yirmi sekiz yaşındayken de annemi kaybettim. O da kanserden öldü. Halimi anlayın yani.”
  “Ama...”
  “Dinleyin lütfen”
  “Aynı sizin gibi birkaç hafta iyi uyuyamayınca çabuk sinirlenen biri oldum. Allahtan kendi eczanemde çalışıyordum. Yanımda çalışanlar için tatsız biri olmuş çıkmıştım ama. Böyle devam edemezdim. Yaptırdığım bütün testler negatif çıkmasına rağmen sorunum artarak devam ediyordu. Tam o sırada Nadire hanımla ile tanıştım. Birkaç gün önce eczaneme komşu olan butikte çalışmaya başlamıştı. Benim yaşlarımda çok cici bir kadındı. Üzerimde etkili oldu. Kimseye anlatmadığım sırrımı ona açtım. Bana Sarih Hoca’yı önerdi. Gittim sizin gibi. Ağır suç işlemiş kimseler. Bir halka kopatılacak falan. Eve geldim. Bir yanım kötü insanlardan birini haklayıp bu sorundan kurtulmayı istiyordu. Neyse ki, aklım galebe çaldı. Kuşkularımı frenlemeyi başardım. Aradan bir yıl geçti. Kâbuslarım falan çoktan bitti. Daha geçen ay test yaptırdım. Kanser falan da değilim Allaha şükür. Bunların hepsi... Vehimiçi deyimini duydunuz mu? Bir yazarın söyleşisinde okumuştum. Çevrimiçi sözcüğünü bilirsiniz. Online anlamına kullanılıyor. Vehimiçi, vehim halinde online durma haliydi bizim yaşadığımız. Özel bir netten beslenen paranoya. Nadir, Nadire... Onun işiydi bunların hepsi.”
  Hamdi’nin kulakları uğuldamaktaydı. Bütün bunlar doğru olabilir miydi? “Dosyanızı okudum. Sizin kaçak ve tarihi geçmiş ilaçlarla yüzlerce kişiyi zehirlemek, bazılarının ölümüne sebep olmakla suçlanıyordunuz.” Dedi.
  Ayten hanım gülümsedi. “Şentay’ın, Şeytan’ın işi Hamdi bey. Benim sattığım ilaçlar bütün diğer eczanelerin sattığıyla aynı. Bunlar sizi çığrından çıkartmak için uydurulmuş şeyler.”
  Hamdi Nadir beyin anlayışlı gözlerini, saygılı tavırlarını düşündü. Bir de diğer şey vardı. İzler. Yerdeki fosforlu gibi parlayan sarı izler. Gecenin karanlığında ışıl ışıl yönünü işaret ediyordu. Birisi tabanlarında fosforlu iz bırakan ayakkabılarıyla önden yürümüş gibiydi.
  “Çok ustalıkla yalan söylüyorsunuz Ayten hanım bravo. Neredeyse inanacaktım. Şeytan ve Şentay. Bayağı zeki birisisiniz. Ben buraya gelirken yerdeki izleri gördüm. Başka hiç kimse görmüyordu. Sadece benim gözlerime açıktı. İzler kapınıza kadar geliyordu.”
  “Niye anlamıyorsunuz bunların hepsi vehimiçi durumunuzla ilgili belirtiler. Siz benden daha ileri bir faza ulaşmışsınız. Fark bu.”
  Hamdi’nin bir yanı tongaya bastın diyordu, ama on günlük saadetinden sıyrılıp tekrar kâbuslarla boğuştuğu geceleri hayal edince bu sesi kulak arkası etti. İzler vardı bir de. Ayten hanım izleri bilmiyordu. Bilse söylerdi.
  “Tekrar o günlere dönemem Ayten hanım. Oğullarım. Biri on iki, diğeri daha sekiz. Onların kanlı cesetlerini gördüm.”
  “Dosyada üç isim vardı dediniz. Niye beni seçtiniz?”
  “Çocuksuz ve bekar olan tek sizdiniz. Ne anneniz yaşıyor, ne de babanız. Diğerlerinin eşleri ve çocukları vardı.”
  “Beni öldürürseniz sorunlarınız bitecek mi sanıyorsunuz?”
  Hamdi kadının göğsüne çevrik tabancanın tetiğindeki parmağının basıncının arttığının farkındaydı. Kadının söylediklerinde doğruluk payı olabilirdi pekala. Ama o izler. İzleri düşününce kalbi soğuyor ve her şeyi yapabilir hale geliyordu.
  Hamdi, “İzler var Ayten hanım. Onlar yalan söylemez.” Dedi.
  Bu sözlerindeki basmakalıplığa hayret etmeğe zamanı olmamıştı. Çünkü parmağı ona danışmadan tetiği çekmişti. Tabanca top gibi patlamıştı. Kadın göğsünde kanlı bir leke önce geriye doğru savruldu ve sonra öne doğru bükülerek oturduğu koltuktan yere yığıldı. Düşerken sehpayı ve üzerindeki torbayı da devirmişti. Kadın sağ tarafına yatık vaziyette kaldı. Sol terliği ayağından sıyrılmıştı. Hiç kımıldamıyordu. Ölmüş olmalıydı.
  Hamdi’nin vicdanı cayır cayır yerinden doğruldu, kadına hiç bakmadan hole çıktı. Daire kapısını açtı. Üst katta birisi kapısını açmıştı. Ama henüz kimsenin aşağı geldiği yoktu. Aceleci adımlarla basamakları indi. Apartman kapısından çıktığında silahı belindeki kemere iliştirmişti. Artık eli kanlı bir katildi. Heyecanla sağa sola bakındı. Posforlu sarı izleri gördü. Tarlabaşı caddesine baktı. Saatin geceyarısına yaklaşmasına rağmen trafik vızır vızırdı. Kaldırım insan kaynıyordu. Şehrin göbeğindeydi. Yakalanması an meselesiydi. Midesi ağdalı bir pişmanlık çorbası kaynatmaktaydı. Tetiği çektiğini hiç farketmemişti. ‘Ahmak, kadını vurmasaydın ve bu gece ne olacağını test etseydin ya’ diyen yanı bağır bağır izleri takip etti.  
  Sarih Hoca izleri takip etmesi durumunda yakayı asla ele vermeyeceğini söylemişti. Ayten hanımın yedek anahtarı kat sahanlığındaki dev saksının toprağında naylon ambalajlı gömülü olduğunu bile bilmekteydi. Yepyeni tabancayı da o temin etmişti. Bu yüzden adama güveniyordu. Nadir beyin merhamet ve anlayış dolu gözlerini düşündü. Şeytan! Ah... Bu zamanda böyle şeylere kim inanırdı. Ama Ayten hanımın anlattıkları da az buz şey değildi. Doğruluk payı var gibiydi lanet olsun.
  Etrafına bakındı. Sol tarafında park etmiş bir polis arabası durmaktaydı. Mavi, kırmızı lambaları yanıp sönmekteydi. İzler sağ tarafa doğru gidiyordu. İzleri takip ederek yürüdü. Her an polis sireninin çalmasını bekliyordu. Caddeyi kesen sokağa kadar sorunsuz gelince umudu arttı. Kimsenin kendisine dikkatle bakmaması çok olumlu bir işaretti. Buradan paçayı sıyırırsa ilk işi tabancayı bulunmayacak bir yere atmak ve eve giderek uykusunu gelmesini beklemek olacaktı. Sonrasına bakardı artık.
  Kırmızı ışık yanıyordu. İzleri takiben karşıya geçecekti. Yan gözle sol tarafa baktı. Polis arabası hâlâ yerinde duruyordu. Kalbi hâlâ yüksek ritimle çalışıyordu. Hemen sağında duran iki öğrenci tipli delikanlı İspanyolca bir şeyler konuşuyordu. Sokağın karşında bekleyen genç bir çift hararetli hararetli konuşmaktaydı. Herkes kendi derdindeydi. İzler onu bu beladan çıkışa doğru götürmekteydi inşallah.
  Hamdi yerde göğsünde kanlı leke yatan kadını düşünce içi sızladı. Parmağı söz dinlemeyip tetiği çekmeseydi, kadını bağışlar mıydı? Yapabilirdi. Çünkü anlattıklarında şey vardı. İnsanı etkileyen bir şey. Şentay şeytan olabilir miydi gerçekten? Sarih Hoca kimdi o zaman? Yamağı mı? Düşününce onu görmeye gittikleri apartmanın yerini hatırlamadığını farketti. Cihangir’deydi. O kadar. Sokağın yeri ve görünümü silinmişti belleğinden. Başka ufak tefek ayrıntılar da. Örneğin Nadir beyin yanına hangi fonksiyonla verildiğini hatırlamıyordu. Başka daha bir çok ayrıntı da öyle. Buharlaşıp gitmişlerdi sanki.
  “Dikkat!”
  Hamdi daha yeşil ışık yanmadan yolu ortalamıştı. Bunu ne zaman yaptığını hatırlamıyordu. İzler. İzleri takip ediyordu. İzler yolun tam ortasında bitmişti. Son iz yirmi santim önündeydi. Arkasına bakacağı sırada sağındaki hareketi farketti. Gri bir minibüs onu ezmek üzereydi. Her şey çok hızlı oldu ve araç ona çarptı. Yere düştü. Karnının üstünden geçen tekerlekleri ve şoklarla bezeli acı dalgalarını duyumsadı.
  “Gitti adam ya.”
  “Çabuk ambulansa telefon edin
  “Polis arabası var şurda.”
  “Minibüsün plakasını alan var mı içinizde? Adam frene basacağına gaza bastı valla.”
  İlk şok ve acı dalgası yerini bir uyuşmaya bırakmıştı. Hamdi nefes alıp almadığının bile farkında değildi. Şoförün yüzündeki kararlı ifadeyi açıkça görmüştü. Bilinci sönerken, 
Şoförün Sarih Hoca’nın verdiği dosyadaki üç kişiden beni seçmiş biri olabileceğini düşünmek tam bana uygun bir ölüm şekli. Ayten hanım haklı çıktı. Vehimiçi sisteminin motoruna tur kazandırdım. Yaptığım bundan ibaret.’ diye düşünmekteydi.
                                                                                                   Ocak 2015 - Balçova
                                              -----------------------------------


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Ruh Vestiyeri (öykü)






 Canımı yavaşça ılık suya salıyorum. Baygınlık ölüm taklidi yaparcasına geliyor ve gidiyor. Ruhumu vestiyerden almaya yakınım. Vestiyercinin çürük benzi öfkeli. Ölüm korkusundan sıtkımı sıyırabileceğimi öngöremediği için gazabı suretini burmuş. İnsan kalıbından iyice taşmış durumda. Sıfatların tanımlamakta yaya kalacağı görünümü kapalı göz kapaklarımın ardından nüfuz ediyor beynime. Hışırtı tıslatan dili anlamadığım kelimeler sarfetmeye devam ediyor. Üzerime saldığı  ağır dehşete rağmen kararlıyım. Tiksintimi bastırmak için küvette giderek kızıllaşan suyu ellerimle girdaplıyoum. Geri dönüşsüz pişmanlık çağrıştıran bir eylem. Can suyu köpüklerine boş gözlerle bakıp durmaktayım.
  Annem ve babam oturma odasındalar. Cuma akşamı. Saat 21.03. Bir dizi eşliğinde zeytinyağlı pırasanın lezzet tayfını tartışıyorlar. Kızkardeşim odasında ders çalışıyor numarası yaparak çetliyor kendini. Onlara birazdan vereceğim gam ve şok için üzgünüm. Lavabonun üzerindeki aynaya sakızla yapıştırdığım kağıda. Sorunlarım vardı. Kaldıramadım. yazdım. Çekecekleri acıyı biraz olsun azaltmak için sizleri çok seviyorum cinsinden sözcükler eklemedim.
  Bugün yaşgünüm. Perşembe olduğu için yaşgünü partisini cumartesiye ertelediğim mavalını herkes yuttu. Son cumartesim dört gün geride kaldı.  19 yaşında bilincim sonlanıyor. Ölümden sonraki hayata inanmıyorum. Kuvantum fiziği ile new age karışımı zırvalara da karnım tok. Ruhumu vestiyerden geri alacak numaramdır 19. Algım sonlanacak. Beni ben yapan en önemli şeyi artık hatırlamaz hale geleceğim.
  Her şey on bir ay önce başladı.
  Bir yaz akşamı birinci kattaki uzak bir akrabamızın nuh nebiden kalma televizyon antenini düzeltmek için çatıya çıktım. On dakikada işi hallettim. Çatıya daha önce birkaç kez çıkmışlığım vardı. Etrafımız yedi sekiz katlı apartmanlarla çevrilidir. Bizim dört katlı ve çatısı eğimli apartmanımızın penceresiz yan yüzüne bakan çift daireli apartmanın, üçten itibaren sayarsak, on iki dairesinin perdeleri açıktı. Bir sürü kimseyi aynı anda çeşitli şeyler yaparken görmek gözlemci yanımı uyarmıştı. Küçük bir yaradan içeri sızan mikropçuklar.
  Ruh vestiyercisi o gece bana geldi. Tecessüs kalıbındaydı. Erotik bir parfüm sürmüştü.  Oturma ve yatak odalarının pencerelerinden dışarı sızan hayat parçalarından bir elbise vardı üzerinde. Git bak. Orada. Sıradan yaşamı sıradan yaşamların yardımıyla sıradışı formatlara indirge demekteydi. Saat iki buçuk falandı. Evde yalnızdım. Ailem dayımların Eski Foça’daki yazlığındaydı. Üzerimdeki tek giysiyi kalçamdan sıyırdım ve kapıyı aralayıp dışarı süzüldüm. En üst katta oturduğumuz ve karşı dairedeki yaşlı çift aylardır başka şehirde olduklarından görülme riskim çok azdı. Evin anahtarını bir ip yardımıyla kolye yapıp boynuma asmıştım. Bu şekilde komşu apartmanlardaki hayatları gözleyen genç bir adamın öyküsünden etkilenmiştim sanırım.
  Daha önce çeşitli yerlerde raslantıların azizliğiyle insanların gizlice icra ettikleri bazı durumlara tanık olmuşluğum vardır. Taşaklarına pudra süren yaşlı bir amca, minicik beyaz bir külodu giye çıkara test eden yeni yetme bir kız, koynundan çıkardığı paraları sayan bir şişman teyze, cebinden dökülen minik hapları telaşla yerden toplayan dalgın bakışlı bir abi gibi. Ama ilk geceki durum çok farklıydı. Bu farkın karşı konamaz çekiciği şimdi ölüm nedenim.
  Yaz gecesi iki otuz dörtte on iki dairenin hemen hepsinde hayat tamamiyle uyku fazına geçmemişti. Televizyon seyredenler, kağıt oynayanlar, telefonla bitmez tükenmez konuşmalar icra edenler, oturma odasında volta atanlar, divanda sevişenler, tartışanlar, yemek yiyenler yaz gecesini uzun kullanma kredisinden yararlanmaktaydılar. O’nu hemen göremedim. Seyirle oyalanırken içimde bir isteksizlik, sıradan yaşamlara gözlemsel müdahalenin verdiği bir çeşit bıkkınlık duygusu belirmişti ki, beşinci katın bana göre sol dairesinin oturma odasında oturan kızı farkettim. Üzerinde sarı bol bir tişört ve etek vardı. Divanda kaykılarak oturmuştu. Ayakları çıplaktı. Kulağında mp3 vardı, elinde de bir kitap. Yıldırım gibi eve gidip küçük dürbünü alıp geldim. Ne okuduğunu merak etmiştim. Kahverengi eteğinin zaten saklamadığı yerleri değil. Ben çet kuşağından olmama rağmen okurobur biri olarak yetiştim. Annemi kopyaladım sanırım. Babam ve kız kardeşim bizim cinsimizden değiller. 
  Döndüğümde yoktu. Perdeleri açık duran üç camdan da görünmüyordu. Dakikalar geçti. Işığı hâlâ yanan oturma odasına geri gelmedi. Beni farketmiş olabileceği fikri pek baskılı değildi. Bacaya dayanmış otururken görülebileceğimi hiç sanmıyordum. Sabırla bekledim. Işık sönmedi, kız da geri gelmedi. Arka taraftaki yatak odasına gitmişti belki. Işığı da açık unutmuştu. Bunların mizansen, heyecan damarının cidarlarını geren bir gizemli oyun olduğunu çok sonra, iş işten geçtikten sonra çakozlayabildim ancak.
  Ertesi gece iki civarında dünkü kıyafetimle bacanın önünde yerimi aldığımda kız oturma odasında dans etmekteydi. Yalnızdı. Üzerinde kırmızı bir atlet ve sarı bir pantolon vardı. Yüzü hoştu. Yuvarlakları iddialı değildi. On yedi yaşlarında falandı. Sıradan seksi görünümü yerini hızla tekinsiz bir gizemliliğe bıraktı. Davranışları normal gibiydi, ama yolunda olmayan bir şeyin kokusunu almıştım. Dürbünü yüzüne odaklayınca göz göze geldik. Sol gözünü kırptı. Az kalsın dürbünü elimden atıp ayaklanacaktım. Kendimi toparlayıp tekrar baktım. Hafif bir ritimle dansa koyulmuştu yeniden. Kalbim deli gibi atıyordu. O mesafeden bacanın kara gölgesinde beni göremezdi. Bir raslantı olmalıydı. Kız bir ara durdu. Ellerini beline koyarak bana doğru baktı. Dürbünü yüzüne çevirdim yeniden. Bakışları benim tarafıma dönük değildi. Birden geri döndü ve seri adımlarla odadan çıktı. Sabah beşe kadar geri gelmedi. Yatağa girdiğimde kızı bulmaya karar verdim. Bu semtte doğmuş büyümüştüm. Kızı hiçbir yerden tanımıyordum. Yeni taşınmışlardı belki. O apartmanda oturan birini tanımaktaydım. Kıl tipin tekiydi. Ama samimileşecektik yakında yeniden.
  Aradan bir hafta geçmişti. Apatmanın beşinci katında oturan genç kızı ne sokakta görebilmiş, ne de hakkında tek bir malumat elde edebilmiştim. Camlardan gördüğüm bir çok kimseye berberde, kasapta, bakkalda, otobüs durağında, markette raslamaktaydım, ama o adını dahi bilmediğim kız sır kalmıştı. İki kat üstünde oturan eski arkadaşım bile kızı görmemişti. Yazdı. Belki ailesi yazlıktaydı. Evde yalnız kalmaktaydı. Sokağa pek çıkmıyordu. Bazı şeyler daha o sıralardan garipti. Kız her gece oturma odasındaydı. Hep yalnızdı. Sabaha kadar kitap okuyor, dans ediyor, bir şeyler yazıyordu.
  Bu arada o apartmandaki hayata da dalmaya başlamıştım. Dalmak diyorum çünkü sıradan bir gözlem değildi. Bakışlarımı kime çevirirsem sanki elimde dürbün varmış gibi o tarafa yaklaşıyordum. Kulaklarım da aşırı hassaslaşmış gibiydi. Yirmi metre mesafeden konuşmaları duyuyor ve bazı kelimeleri sökebiliyordum. Bunları yaparken saatin nasıl akıp gittiğini bilmiyordum. Gün doğarken garip bir dinçlikle eve dönüyor, ama başımı yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalıyordum.
  Ailem tatilden döndü. Kimse bende bir değişiklik farketmedi. Annem biraz zayıflamışsın demekle yetindi. Onlar varken çok dikkatli olmam gerekmekteydi. Her gece çırılçıplak bacanın dibinde yerimi alıp apartman hayatını o sıradan görünümlü gizemli şovuna dalmaya devam ettim. Ağustos sonunda havalar sıcaktı hâlâ. Sonbahar ve kış gelince gözlemlerime giyimli ve şemsiyeli olarak devam edecektim herhalde.
  Bir gece bütün hayatlarla birlikte o kumral saçlı kızı da seyrederken ansızın soyunmaya başladı. Yüzü bana dönüktü. Sadece sarı külot ve sutyeniyle camın hemen önünde durmuştu. Başını bir melodiye uygun şekilde sallamaktaydı. Tam o sırada yağmur çiselemeye başlamıştı. Gün boyunca aldığı ısıyı geri vermekte olan kiremitler gibi tenim de keyiflenmişti. Kamışım sertleşmiş ve elim benden habersiz harekete başlamıştı. Geceler boyunca sayısız sevişmelere, frikiklere tanık olmuş, ama tek bir kez bile mastürbasyon yapmamıştım. Dediğim gibi kızın iddialı yuvarlakları da yoktu. Seksi bile denemezdi. Başka bir hali vardı. İzahı o anda zor olan bir farklılık. Artık kim olduğunu, yani ne olduğunu tahmin edebilmekteyim.
  Bir şey duygularımı ateşlemişti. Hızla olup bitti. Şaşkınlıkla ne yapacağımı düşünürken yağmur birden hızlandı. Su ilaç gibi gelmekteydi. Bir çeşit arınma haline girmiştim. Bedenle ilgili olmadığını şimdi iyi biliyorum. Su, içinde bulunduğum hipnozu arındırıyordu bir şekilde. Ve o kızı yeniden gördüm. O gece iki ilke imza atmıştım. İkincisi yaşam boyu esaret fermanımdı.
  Camın önünde duran kız kadın formundan sıyrılmıştı. Üzerinde sayısız siyah benekleri olan dev bir plastik çamur gibiydi. Canlı dokulara sahip bir sakız kütlesi. Sayısız duyargalara sahip bu amorf kütleyi görmenin içime saldığı dehşetle yerimden doğruldum ve hızla aşağıya indim. Her tarafım zangır zangır titreyerek evimin kapısını açıp içeri süzüldüm. Sıradan kabuslara gebe uykuları kıskanarak odama girdim. Kurulandım. Pijamamın altını giyerken kapı çaldı. Önce O geldi sandım. Kız kılığına girmiş insan olmayan yaratık asıl suretini görmemi cezalandırmaya gelmişti. Bu beklentim doğruydu, ama gelen O değildi.
  Kapıcıydı. Yanında uzun boylu bir adam durmaktaydı. Kapıyı babam açmıştı. Bizim çatıda birini görmüşlerdi. Hırsız olabilirdi. Merdivenlerde ıslak ayak izleri vardı. Hapı yutmuştum. Çatıdan bizim kapıya inen ayakkabısız izler tek kişiyi işaret ederdi. Bunları düşünürken kapıcı izlerin en alt kata kadar indiğini, failin büyük ihtimalle kaçıp gittiğini söyleyince rahatladım. Basamaklardaki fazladan adımların kimin tarafından atıldığını falan düşünebilecek durumda değildim. Hırsız sanılmıştı o esrarengiz gölge.
  Bizim eve bir tasallut söz konusu olmadığı için herkes uykusuna dönünce bir şeyi farkettim. Çatı katından dönüşlerde hemen uyuya kalırdım ve hiç rüya görmezdim. Şimdi de tüm heyecanıma rağmen göz kapaklarım altın gibi ağırlaşmıştı. Uyumamak, olan biteni irdelemek isteyen yanım basbas bağırmasına rağmen yatağa serilip bilinç perdelerimi örtüverdim. Bu uyku şu ana kadarkilerden farklıydı. Çünkü O’nun kurduğu gerçekliğe uyanacaktım.
  Yeni gerçeklik sabah hızla kendini belli etti. Nereye gidersem gideyim, ne yapasam yapayım gözetlendiğim duygusunu silemiyordum. Her an izleniyorum duygusu bir hücre hapsine benzemekteydi. Işıkları günde 24 saat yanan, sayısız kamerayla kuşatılmış bir hücre hayal edin. Nereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım, otobüste, üniversitede sınıfta, kantinde, tuvalette, akla gelebilecek her yerde bu duyguyla dolup taşmaktaydım. İçkiyle aram iyi değildi. Alkolle kaçışı denedim. Kusacak kadar içince bile O’nu beynimden silmeyi başaramıyordum. Bayram tatilinde otobüsle şehrimden 1000 kilometre uzağa kaçmayı denedim. Nafile. O şey neyse gözlem ağının dışına çıkamıyordum.
  Çağımız gözetlenme, fişlenme ve etiketlenme çağıydı. Her yerde kameraların sayısı artıyordu, ama bu farklıydı. Kameraların giremediği yerler vardı hâlâ. Sözün kaydedilemediği, uyduların gözleyemediği mekânlar vardı. O’nun giremediği tek bir alan keşfedememiştim. Ne yöntemler denediysem de başarılı olamadım. Okulu aksatmaya başladım. Kendi kendime konuşuyor ve odamdan dışarı çıkmıyordum. Ailem sonunda delirdiğimi düşündü. Psikologlara O’ndan söz ettim. Dünya dışı mütecessis bir zeka olabileceğini söyledim. Düşüncelerimizi, hayallerimizi, idrak ettiğimiz her şeyi emiyor ve bunla besleniyor dedim. Antidepresan önermekten öteye geçemediler. En ağır dozlu ilaçlar bile etkin olamadı. Sayısız duyargaların her saniye dokunduğu kırılgan bir üniteydim.
  Bir sabah elimde çevredeki bir inşaattan aşırdığım uzun saplı ağır balyoz o apartmana gittim. Beşinci katın kapısını kırıp içeri girdim. Daha beş dakika geçmeden kapıcı ve iki polis içeri girdiğinde bomboş ve eşyasız dairenin oturma odasının penceresinden bizim dama bakmaktaydım. O şey içerideydi ve görünmezdi. Bütün evlerdeydi belki de. Evlerin iç yüzeylerine yaymıştı kendini. Yaşam emen şeffaf dokuları her milimetre karede kıpır kıpırdı. Babam aylardır boş duran dairenin kapısını yaptırdı. Psikologtan raporum vardı. Hapse girmedim. Sokaklarda başıboş gezinerek ne yapmam gerektiğini düşündüm. İşsiz, fakir, hasta, yaşlı, yalnız olanlara bile gıpta ettiğim umarsız anlardı.
  O iğrenç yaratığı genç bir kız zannettiğim anlara dönmek istiyordum. Geri kalan ömrümün her gecesini damda geçirmeye hazır mıydım? Beni başka yerlere de sürecekti kuşkusuz. O’nun insan duyularını kullanarak yaşamları gözlediğini düşünmekteydim. Beni akıllı bir kamera yapıyordu. Eve gelip uyuyunca topladığım bilgiyi benden sağıyordu. Bu nedenle ruhumu vestiyerde tutuyordu. Beni yıldırmak için vestiyeri de gösterdi uykumda. Yüzlerce huzursuz ruhun kapatıldığı ucu bucağı olmayan bir tüneldi. Onları da benim gibi insan yaşamlarını izleyen kayıt aracı olarak kullanmaktaydı. Her yaştan, cinsten ve millettendiler. Acı çekiyorlardı. Kızgın yağa atılmış ıstakozlar gibi cızırtılı sesler çıkartıyorlardı. Bu işlevle ömrümün sonuna kadar gidecektim. Yalnız ve düşsüz. Ömür boyu kontratla çalışılıyordu. Anneannem rahmet der, yağmur beni uyandırmıştı.
  Su gözümün bağını yıkamış götürmüştü. Vestiyeri farketmiştim. Ruhumu her saniye baskı altında tutan mekanizmayı algılamıştım. Başka türlü topladığım bilgileri sağamazdı. Bendeki bilgiyi indirmek için hiç aralıksız gözlemlenmem gerekiyordu. Günde yirmi dört saat çalışan bir çevrimiçi olmaya dayanamadım.
  Canımı suya salmaya karar verdim. Ruhumu vestiyerden geri alıp evrenin öğütücü kargaşasına salacağım. Kendime vereceğim en anlamlı yaşgünü hediyem olacak. Sonuncu baygınlık üzerime abanırken dudaklarım güç bela aralanıyor.
  “Numara 19 lütfen.”
                                                                     Amsterdam Nisan 2008

                               -------------------------

16 Mayıs 2017 Salı

Parlak Yıldızlar ve Çekirdek Meseli (Öykü)

Parlak Yıldızlar ve Çekirdek Meseli


 
 

“Karnım aç. Bakkala kim gidecek?”
  Cem dikkatini bilgisayar ekranından  çekerek sesin geldiği yere baktı. Uzunca siyah saçlı, buğday tenli kadın banyo kapısının önünde duruyordu. Beyaz şort, beyaz kolsuz tişört giymişti. Sol elinde sarı bir baş havlusu tutuyordu.
  “Çayı ben koyarım.”
  Cem sevgiyle beş yıllık karısı Merve’ye baktı. Abartılı bir şekilde omuzlarını silkti ve yerinden doğruldu.
  “Ne alınacak?”
  “Bilinen şeyler. “
  Cem genç kadına bakarak gülümsedi ve kapıya doğru yürüdü. Yerler biraz tozluydu. Ayakkabıları iz bırakıyordu. Bu doğaldı. Yazlık evleri dört buçuk aydır kapalı duruyordu. Kahvaltıdan sonra onları sıkı bir temizlik bekliyordu.
  “Su da almak lazım.”
  Kadın başını salladı. “Bekçiye söyleriz.”
  Cem kapıdan çıktı. Sabahın erken vaktiydi. Sahil tarafına baktı. Bir kişi görebildi ancak. Bekçi değildi. Arkadan tanıdık biri gibi de gelmiyordu. Kel kafalı, tombiş bir amcaydı. Cam göbeği mayosuyla arkasını ona dönmüş denize bakıyordu. Herkes uykudaydı. Cem ve Merve gece yolculuğuyla gelmişler ve henüz yatağa girmemişlerdi. Edirne’den Çeşme’ye gelmek on saat araba sürmek demekti.
  Bütün site uykudayken ortalarda gezinmek çok hoştu. Gece üçten önce yatılmadığı için pek nadir yaşadığı bir şeydi. Adımlarını bakkala doğru sürerken zihninde çelişkili düşünceler belirdi. İnternetten gazeteleri okumuştu dizüstü bilgisayarında. Haberler bir garipti. Nesi garipti diye düşününce gariplik adeta içi boş bir yağ tenekesine dönüştü. Garipliği kuvvetle hissediyor, ama onu ifade edecek nesnel kanıtlara ulaşamıyordu.  Boşluk güçlü bir semboldü ama. Enigmanın göbeğiydi.
  Zihnini zorlarken aklı gece araba sürdüğü anlara gitti. Direksiyondaydı. Yol, altında sıradan bir şekilde kayıyordu. Bu sıradanlık reel ortamı sanala kaydırıyordu biraz. Sanki arabayı kendi kullanmıyordu. Elinde bir joystick tutuyordu.
  Bu arada canı bira çekiyordu. Bu çok gerçekti. İster oyunda, ister gerçek hayatta olsun canı bira içmek istiyordu. Merve sağında oturuyordu. Yüzü kırk beş derece pencere tarafına çevrikti. Parlak siyah saçları yüzünü örtmüştü. Dudakları hafifçe aralıktı. Cem o anda kadını nasıl arzu ettiğini hatırlayarak içini çekti. Bu iç çekişte içiçe arzu nesneleri imgeleri saklıydı. Bakkaldan bira da alacaktı. İçmek için erkendi. Çok erkendi, ama bugün tatillerinin ilk günüydü. Böyle zamanlarda kaideler istisnalara çok saygılı davranır, asla fiyakalarını bozmazdı.
  Cırcır böceklerinin sesleri kuş cıvıltılarına karışıyordu. Denizden gelen tuzlu ve iyotlu havayı solumak çok hoştu. Tatil başlamıştı. On bir koskoca gün burada aylaklık yapacaklardı. Merve yaptığı çeviriye devam ederdi. Birazdan deniz banyosu yapmak üzere olduğunu ve sabah saatin alarmının yedide çalmayacağını bilerek yapılan çeviriler insanı çok yormazdı.
  O haberlerde ne vardı?
  Hohle Welt vardı. 
  Cem aklının dürtüsü üzerine sırıttı. Rahmetli babası ‘Oyuk Dünya’teorisinin en ateşli savunucularından biriydi. Dünyanın içi oyuktu. Orada eskiden de, şimdi de Agarthalılar yaşıyordu. Kutuplardaki deliklerden girilebilen iç dünyanın suni güneş şeklinde kendi ışığı bile vardı. Evinde kendi çizdiği bir sürü harita bulunmaktaydı. İç mimar olduğu için kalemi kuvvetliydi. Bazıları renklendirilmiş olan haritalarla büyümüştü. Cem bir Şambala çocuğuydu, ama şu anda içi oyuk dünyaya inanmıyordu. Dünyadaki mağara silsilerinin karmaşıklığı, derinliği  ve birbirleriyle ilintisi onun gözünde jeolojik normaliteydi.
    Solundan gelen su sesiyle başını çevirip o tarafa baktı. Bir kadın bahçesini suluyordu. Turuncu renk şort giymiş orta yaşlarda şişman bir kadındı. Daracık beyaz tişörtü belindeki yağların bütün siteyi kaplamasını güç bela engelliyor gibiydi. Bakışları karşılaşınca Cem kadına selam verdi.  Kadın ona kim olduğunu çıkaramıyormuş gibi baktı ve sonra dikkatini yere verdi. Koca göt karı bir selamı çok görmüştü. Cem ve Merve bu sitede yeniydi. Sık sık gelip uzun kalamadıkları için herkesi tanımıyorlardı. Ayrıca bazı evler çok sık sahip değiştiriyordu. Yine de kaba bir davranıştı.
  Feyz Market sabah çok erken olduğu için boştu. Burada her zaman görmeye alıştığı kısa boylu, siyah zeytin gözlü, esmer adamın yerine ince uzun boylu, çiçekli pamuklu kumaştan elbise giymiş yaşlı bir kadın vardı. Boyu, ince tabanlı spor ayakkabılarına rağmen en az bir seksendi. Esas garabet içeride satılan mamullerdeydi. Sanki okullara resim malzemesi satan bir kırtasiyeciye girmiş gibiydi. Cem şaşkınlıkla raflara baktı. Boyalar, eskiz defterleri, tuvaller... Tablet bilgisayar bile satılıyordu.  Ne olmuştu bu markete ya? Kim olduğunu çıkaramadığı birine benzettiği kadın ona gülümsedi ve “İyi sabahlar.” dedi.
  “İyi sabahlar. Şey ben buraya… Ekmek, peynir, sucuk…” Az kalsın bira yerine ‘Geğirik tahlisiye sandalı’diyecekti. Babasının lafıydı. Bunun için duraklamıştı.
  “Çiğdem alın.”
  “Ne?”
  “Ayçekirdeği.”
  Cem kadının tezgâhın altından alıp ona uzattığı pembe paketli ayçiçeği paketine bakakaldı. Merve delisiydi. Kendisi de severdi. Soracağı bin kadar soruyu erteleyerek arka cebinden cüzdanını çıkardı.
  “Ne kadar?”
  “İndirimde. Bir lira yeter.”
  Cem cüzdanındaki yegâne tekliği kadına uzattı ve onun uzattığı pakete dokundu. Bu dokunmayla inanılmaz bir güç harekete geçti. Cem bir anda o mekândan silindi ve kendini bir arabada buldu. Yazlık ve o garip marketle ilgili anıları iyice geriye çekilmişti.
  Kendi  arabalarıydı. Merve uyuyordu. Saatte doksan altı kilometre hızla güneye doğru yol alıyorlardı. Bu hız normaldi de, kendisinin bu arada uyumuş ve uyanmış olması şoke edici bir durumdu. Son kilometreleri hiç hatırlamıyordu. Kimbilir kaç dakika uyumuştu. Otuz metre kadar önünde bir kamyon gidiyordu. Cem midesi kasılarak, tüyleri diken diken olarak aynadan arkaya baktı. Arkasındaki far ışıkları da bayağı uzaktaydı. Sabahın 03.24’ünde ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederek Merve’ye baktı. Kadının yüzü biraz pencere tarafına çevrikti. Parlak siyah saçları yüzünü örtmüştü. Kiraz dudakları hafifçe aralıktı. Başka zaman olsa bu içinde arzu uyandırırdı. Yalnız şu anda hissettiği korkuyla yıvışık bir suçluluk duygusuydu. Kendini değil kadını da öldürmek üzereyken şansına uyanmıştı.
  Cem birden kendini çok yalnız hissetmişti. Gözleri dolmuş durumdaydı. Kısa bir tereddütün ardından kadını uyandırmaya karar verdi. Sağ eliyle Merve’nin sol omuzuna dokunduğunda yine o enerji harekete geçti ve kendini bakkal dönüşü yolda buldu. Deminki şişman kadın bahçe sulamayı bırakmış ve içeri girmişti. Kimseye rastlamadan geri döndü. Yol boyunca elinde tutuğu ayçekirdeği paketine bakınca ayıktı. Merve sırf çekirdeklerle dönerse bozulurdu. Yakındaki diğer bir markete gitmek amacıyla durdu. Etrafına bakındı ve geriye doğru sadece bir adım atabildi. Diğerlerine benzer bir hışımla harekete geçen enerji onu bir başka mekâna taşıdı.
  Benzincideki tuvaletteydi. Büyük aynada yüzüne bakıyordu. Hemen sağında uzun boylu bir delikanlı yüzünü yıkıyordu. Siyah tişört ve kot pantolonluydu. Tişörtündeki gitar resminin altındaki yazıyı aynadaki görüntüsü sayesinde okudu. ‘Hardrock is still alive’. Yirmi başlarındaki delikanlının gözleri uykusuzluktan kan çanağı gibiydi. Bütün gece araba sürmek zor işti.
  “Yolculuk nereye?”
  Kısa kumral saçlı delikanlı ona doğru bakacak oldu, ama vazgeçti. Hiçbir şey olmamış gibi ellerini lavaboya silkeledi ve çıkışa yakın duran hazneden bir kâğıt havlu çekip elini sildi. Tek kâğıt yetmişti. Kapıyı açıp gitti. Bu sahne Cem’in kanını dondurmuştu. Aklı, sağırlık, vurdum duymazlık gibi nedenlere iltifat edemiyordu nedense. Delikanlı aynadan ağzının oynadığını ve ona doğru baktığını görmüştü. En sağ dipteki ayakta su dökme yerinde duvara en yakın pisuarda duran orta yaşlı adama baktı. Orta boylu, biraz kilolu, saçları kırlaşmış biriydi. Bu sıcak havada parlak gri kumaştan takım elbise giymişti. ‘Ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla’ kuralını boşa çıkarmak istercesine gayretli bir çalışma içerisindeydi. Cem adamla konuşmayı düşündüyse de vazgeçti. Altın vuruşu tek başına yapmak istemiyordu. Midesinde portakal büyüklüğünde bir buz parçası var gibiydi. Gidip kapıyı açtı ve dışarıya çıktı.
  Merve erkekler tuvaletinin önünde onu bekliyordu. Dar beyaz tişörtü, siyah kot pantolonuyla bir içim suydu, ama yüzü bozuktu. Yüzündeki korku tayfı yüklü ifade her şeyi açıklıyordu. Bir şey olmuştu. Telafisi olmayan, kurulu düzenin yapısını A’dan Z’ye değiştiren, günlük yaşam denen şeyi alaşağı eden bir şeydi galiba Allah hayıra çıkarsın.

*

  “Ne oldu ya?”
  Merve kocasının yüzündeki dehşet bezeli derin şaşkınlıkta, bir süredir içinde yaşadığı şoktan çıkış olmadığının kesin işaretlerini okudu. Şok açtığı yelpazesini son kertesinde durdurmuştu. Olay buydu işte.
  “Sen de hissediyor musun?”
  Merve, Cem’i ilk kez gördüğü ânı hatırladı. Altı yıl önce bir resim sergisinde soyut bir yapıtın estetik gizemine vâkıf olmaya çabalarken yanında bitmiş ve “Ne kadar bakılsa da yüzeyin altı seçilemiyor.” demişti. Babası gibi iç mimardı. ‘İki boyutlu yüzeye yüklenen tonilato’ diyecekti sonradan.  Üzerinde tenine yakışan koyu kahverengi bir deri ceket ve yüzünde bir görüşte kalbini ısıtan bir gülümseme vardı. 
  “Kimsenin…  Kimsenin bize aldırdığı yok.”
  Merve’nin gözleri dolmuştu. “Büfeden ayçekirdeği alacaktım. Adam suratıma bile bakmadı. Yakında duran diğerleri de. Bu yani… sonra koşarak buraya geldim.”
  “Ben aldım.”
  Genç kadın Cem’in elindeki pembe ambalajlı torbaya bakakaldı. Bu yeni şaşkınlık salvosunda olumlu bir yük, pozitif bir akı vardı sanki.
  “Ne zaman aldın?”
  “Tam emin değilim. Şeydendi. Feyz market’ten.”
  Merve sağından konuşarak geçip erkekler tuvaletinin kapısına doğru yönelen iki delikanlıya bakıp içini çekti. Erkekler onu her ortamda fark ederdi. Hele böyle saçları aşağıya salınmış durumdayken. Başlarını bile çevirmemişlerdi.
  “Ne yapıcaz?”
  Cem etrafa bakınarak, “Arabaya gidelim.” dedi.
  Genç kadın içi acıyarak gülümsedi ve “Araba yok Cem.” dedi. “Her yere baktım.”
  Cem’in iri siyah gözlerinde beliren ‘peki ne yapmalı’ ışıması içini acıttı yine. Sağına soluna bakındı ve aniden aklına gelen şeyi söyledi. “Gel yürüyelim şöyle.”
  Adam uzattığı elini tuttu. Genç çift el ele yürüyüp benzinciyi çapraz geçtiler. Gece yolculuğu yapan uykulu yüzlü insanların, kapısı açık duran arabaların arasından geçerken sadece bir küçük pekinez köpek ve dört yaşındaki cin bakışlı bir kız çocuğu onları fark etti. Köpek kıykıyladı. Küçük kız da el salladı. Kızın yanında oturan annesi telefonuna vermişti dikkatini. Kızın bu hareketini fark etmedi. Merve birileri tarafından fark edilmeyi soğuk havadaki bir şömine ateşi gibi çekici buluyordu. 
  “Telefonun yanında mı?”
  Benzinciden çıkmış, trafiğin aktığı yöne doğru yürümüş ve elli metre kadar ilerideki toprak yola saparak sürülmemiş tarlaya girmişlerdi. Az ileride bahçeli evler görünüyordu. Ana yoldan ayrılınca birçok şey canlanmıştı. Yıldızlar daha çoktu ve parlaktı. Toprak kokusu ve tüten yaseminler burnunda keyif sonatı çaldırıyordu.
   “Yok.” dedi Cem. “Her şey arabada kaldı. Arabamız…”
  Merve’nin zihnindeki kaygı zaman merkezli bir anafor kaynatmaktaydı. Araba konusu bekleyebilirdi. Adamın sözünü kesti.
  “Bugün günlerden ne?“
  “Bir ara internetten…Hayal gibi. Bilmiyorum, ama aklımda kalan tarih 13 Temmuz 2014. Pazar günü. Yazlıktaydık. Ayçekirdeğini orada aldım. ”
  Merve ‘sanmıyorum’ yüz ifadesiyle adama baktı. “21 Haziran benim yaş günüm. 21 haziran 2014’te 29’a basacaktım. Yirmilerimin son yılı. Bunu kutladık mı? Annem o korkunç köpeği Bafbaf ve yerlere sarkan küpeleriyle geldi mi? Babam sana Galatasaray niye bu yıl şampiyon olacak konulu uzun bir söylev çekti mi?” Adam düşünürken genç kadın devam etti. “ 28 Mayıs 2014 evliliğimizin 6. yıldönümü. Kutladık mı? Sana ne hediye aldım peki? Biliyor musun, onca zaman öncesinden aklımda bir şey vardı. Sürpriz yapacaktım.”
  “Yani?”
  “Bir kaza yaptık Cem. Öldük. Tarih sanırım kaza şoku nedeniyle belleğimizde kendini silmiş gibiydi, ama şimdi yavaşça hatırlamaya başlıyorum. 2 Temmuz akşamı yedide yola çıktık. 2013 yılıydı. Üzerimizde bu giysiler vardı.”
  “2013’tü doğru.” Dedi Cem. “Mayısta da evliliğimizin beşinci yılını kutlamıştık. ”
   Buraya sabaha karşı üç buçuk-dört civarında vardık.  Sen de bunu hissediyorsun değil mi?”
  Cem başıyla onayladı. “Bir ara direksiyonda uyuduğumu fark ettim. Uyandım her şey yolundaydı. Sen uyuyordun. Her şey yolunda gibiydi. Sonra…”
  “Benzinciden iki kilometre kadar geride kaza yaptık. Bunu nasıl bildiğimi soracaksın. Çünkü arabayı ben kullanıyordum. Sen uyuyordun. Son hatırladığım şey bu benzincide durup bir kahve içmek ve ayçekirdeği almaktı. Bu gece o gece mi emin değilim. Senin daha ileriki tarihte bir gazete okuduğunu görmen önemli. Yazlığa varmış gibiydik sanki. Çünkü ben duşa girmiştim. Şampuan yoktu. Senin alışverişe gitmek için kapıdan çıktığını falan hatırlıyorum.  Bizden bir şeyler oraya ulaştı belki de ve buraya o ayçekirdeklerini taşıdı. Belki bu yoldan defalardır geçiyoruz. Bir sen kaza yapıyorsun, bir ben. Her seferinde ölüyoruz. Yollar çatal çatal. Aklım havsalam almıyor, ama iliğimde kemiğimde hissediyorum şu anda. ”
  Bir süre el ele konuşmadan yürüdüler. Merve tenlerinin hâlâ sıcak olduğunu hissetmenin ve ayakkabılarının toprak yolda çıkarttığı katırtıları duymanın hazzını yaşıyordu. 
  “Şimdi ne olacak?”
  “Gökte bu yıldızlar ve yanımızda çekirdekler olduğu sürece bilincimiz varlığını sürdürecek.” dedi genç kadın. Cem sessiz kalarak başıyla onayladı. “Her çekirdek bir zaman yüküne sahip. Saniye olsa çoktan biterdi. Dakika da değil. Yıldızların parlaklığından ve yaseminlerin kokusundan anlıyorum. ”
  Bir sonraki sessizlik dakikalarca sürdü.
  “Seni çok seviyorum Merve.”
  “Ben de seni. Aşkımız zaman eğiriyor.”
  “Doğru.”
  Parlak yıldızların altında yürümeye devam ettiler. Bir taş atımı mesafede duran ilk eve bir santim bile yaklaşamadılar. İkisi de bunun farkında değildi. Masallarda dere tepe düz gidildiği ve arkaya bakıldığında bir arpa boyu yol alındığı anlatılmaz mıydı? Belki bu tür gerçekliklerden ödünç alınmış bir tekerlemeydi bu. Meseleydi aslında, bir hâlden diğerine geçince mesel olmuştu.


                                                                                                                                                 Balçova – Nisan 2014