cinayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Vehimiçi Cinayetleri (öykü)




 

Hamdi bakırcı dış kapının açılma sesi üzerine daldığı hipnozdan sıyrıldı. Benliği saatlerdir içinde kıpırtısız durduğu iki metre çaplı tabanlı koni şeklindeki eşyasız taş hücreden oturduğu yere geçişlendi. Sağ elinde tuttuğu tabancada gevşemiş olan parmakları metal kabzayı güçle kavradı. En sonuncu aşamaya varmıştı nihayet.
  Önce holün ışığı yandı. Sonra ayak sesleri oturma odasına doğru yaklaştı. Ve sekiz adet yirmi voltluk lambası olan avize aydınlandı. Lambalardan biri bozulduğu için parlamamıştı.
İçeri giren otuz ortalarında, boyama sarışın bir kadındı. Onu görünce korkudan laçkalaşmış ve elindeki naylon torbayı düşürmüştü.
  “Ne olu..? Siz de kimsiniz?”
  Siyah pantolon üzerine beyaz ipek gömlek vardı üzerinde. Ayakkabılarını çıkarmış, kahverengi ev terliklerini giymişti. Bir altmış beş boylarında, balık etli, hoş bir kadındı. 
  “Anlatıcam Ayten hanım. Lütfen oturun şöyle.”
  “Ne yanımda, ne de evde para yok.”
  “Ben hırsız değilim. Oturun lütfen.”
  “İçeriye nasıl girdiniz? Adımı nereden biliyorsunuz?”
  “Anlatıcam hepsini.”
  Kadın takım elbisesinden, nazik konuşmasından etkilenmişti. Hırsızlık için orada olmadığından neredeyse emindi artık.
  “Elinden düşürdüğü çantayı yerden alarak hemen yakındaki sehpanın üzerine koydu ve  karşısındaki koltuğa ilişti. Yüzünde korkunun yanı sıra merak da vardı. Kim eve geldiğinde oturma odasında  iyi giyimli ve silahlı birini bulunca nedenini merak etmezdi.
  “Birazdan arkadaşlarım gelecek. Hemen anlatın lütfen.”
  Kadının blöf yapmaya kalkışması avizedeki bozuk ampulü üfürerek yanar hale getirmek kadar inandırıcıydı ve buram buram çaresizlik kokmaktaydı.
  “Bugün ayın ilk çarşambası Ayten hanım. Eczacılık fakültesinde öğrenciyken birlikte olduğunuz arkadaşlarınızla buluşma gününüz. Oradan geliyorsunuz. Kocanızla ayrılalı iki yıl oldu. Yeni biri yok şu sıralarda. Ve de saat on bir oldu neredeyse. Bu saatte kim gelecek?”
  “Siz bütün bunları nasıl... Nasıl biliyorsunuz?”
  “Daha başka şeyleri de biliyorum. Burada bir şer halkasını kırmak için bulunmaktayım.”
  Kadının yüzündeki büyüyen şaşkınlıkta Hamdi’nin anlamını kestiremediği bir sinyal belirmişti sanki.
  “Ne halkası?”
  “Bundan üç ay önceydi. Kâbuslar görmeye başladım. Ben, karım ve iki oğlum arabamızla şehir dışında bir yerde giderken trafik kazası geçiriyorduk. Ben kazayı hafif bir sıyrıkla atlatırken, onların üçü de ölüyordu. Ekipler gelip kapıyı kaynakla kesip beni dışarı çıkarana kadar saatlerce onların kanlı cesetleriyle başbaşa kalıyordum. Bu kâbusu her gece görüyor ve kan ter içinde çığlıklar atarak uyanıyordum. Sonra da tekrar uykuya dalmam çok zor oluyordu. Karım ve çocuklarım delirmeye başladığımı düşünmekteydi. Uyku eksikliği ve stres nedeniyle iş yerimdeki verimim çok düşmüştü. Patron beni eski günlerin hatırına işten atmıyordu. Bunun çok uzun süreceğini tahmin etmiyordum. Durumum çok kötüydü yani. Tam o sırada yanıma birini verdiler. Genç, sempatik ve dinamik biriydi. Nadir Şentay. Patronun benim yerimi alması için işe aldığını düşünmekteydim. Günlerim, belki de saatlerim sayılıydı artık. Çaresizdim. Bir gün Nadir’le öğle yemeğine çıktığımızda anlayışlı tavırlarından etkilenerek karım hariç kimsenin bilmediği sırrımı açtım. Şaşırtıcı derecede bir olgunluk gösterdi. Gözlerinde ne acıma, ne de keçileri kaçırdığımı düşündüğünü belli eden bakışlar belirmişti. Böyle vakalara daha önce raslandığını, bu tür istenmeyen durumları tedavi eden birini tanıdığını söyledi. İstersem beni çok nadiren, ancak özel tavsiyeyle ziyaretçi kabul eden, Sarih Hoca lakaplı o zatla tanıştıracaktı. Hemen kabul ettim tabii.”
  Ayten hanım onu artan bir merakla dinlemekteydi. Hamdi konuştukça şaşkınlığı artıyordu.  Az önceki korkulu gerginliğinden biraz sıyrılmış gibiydi adeta.
  “Nadir bey beni Cumartesi öğleden sonrası Cihangir’de bir yere götürdü. Sıradan bir apartmanın, ikinci katının kapısını çaldık. Kapıyı orta boylu, büyük kafalı, iri gözlü, uzun beyaz sakallı bir adam açtı. Sarih Hoca geleceğimizi biliyordu. Nadir bey çok hatırlı bir tanıdığı olmalıydı. Ona çok hürmet gösteriyordu. Bana da öyle davrandı ve “Demek kâbusu defedilecek kimse sizsiniz.” Dedi. uzun bir holden, tek eşyası tam ortasında el örmesi bir halı, bir semaver ve tepsi içinde üç bardaktan ibaret olan oturma odasına geçtik. Adamın ayakları çıplaktı. Oturma odasının kapısında ayakkabılarımızı çıkartıp halıya oturduk. Uzatmayayım. Adama durumu izah ettim. Sağ elime uzun uzun baktı ve bu kâbuslardan kurtulmamın mümkün olduğunu söyledi. İçim sevinçle dolmuştu. ‘İstediğiniz her ücreti öderim.’ dedim.
Sarih Hoca bana ücretin parayla değil amelle ödenmesi gerektiğini söyledi. Amelin ne olduğunu sordum. Hoca bir felaketler zincirinin mevcut olduğunu söyledi. Ağır cürüm işlemiş kimseler aramızda ellerini kollarını sağlayarak dolaşmaktaydı. Yakında başıma gelecek belayı defedebilmek için bu kötücül zincirin bir halkasını kopartmalıydım. Ben seçilmiş biriydim. Gördüğüm kâbus görevden kaçarsam bana verilecek cezaydı. Arabayla olması şart değildi. Ne yaparsam yapayım, eğer halkalardan birini kopartmazsam karım ve iki oğlum ölecekti. Halkayı nasıl koparacağımı sordum haliyle. Hoca halının oturduğu yere yakın olan köşesini kaldırarak içinden sarı kaplı bir dosya çıkardı. ‘Burada.’ Dedi. ‘Üç kişiye ait özel bilgiler var. Bunlardan birini seçip imha edeceksiniz. Bilgi ve materyal yardımı da alacaksınız. Merak etmeyin. Hatırlı izler size yolu gösterecek. Yakalanmanız asla söz konusu değil.  On gün içinde karar vereceksiniz. Eğer ataleti seçerseniz bela büyük bir hevesle sizi bulacak. İyi düşünün.’ Çok şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bir durumdu. Tekrar sokağa çıktığımda halka kopartma işini yapabileceğimi düşünmüyordum. Bunu bana çok iyi ve anlayışlı davranmış olan Nadir beye söylemedim. O da beni etkilememek için bu konuda tek kelime bile etmedi. Böylece ayrıldık. Eve gittim. Üzerimde bir hafiflik ve neşe vardı. O gece haftalardır ilk kez kâbus görmedim. Ertesi gün saat bire kadar uyudum. Uyandığımda o kadar zamandır eksik uykuların üzerimde yaptığı tahribattan tümüyle sıyrılmış gibiydim. Yeniden doğmak denir ya. Öyle bir şey.”
  “Dokuz gününüz kalmıştı.”
  Hamdi kadının soğukkanlı sözleri üzerine olumlu anlamda başını salladı ve sözlerine devam etti. “Pazartesi günü neşeyle işe gittim. Eksik kalan bütün dosyaları bitirdim. Patron bendeki değişikliği hemen farketmişti. Beni severdi. Memnun olmuştu. Konuşurken Nadir beyin onu arayıp artık işe gelmeyeceğini bildirdiğini söyledi.”
  “Buna pek şaşmış bir hali yoktu değil mi? Doğal karşılıyordu.”
  Apışıp kalma sırası ondaydı. Ayten hanım düşüncelerini okumuştu sanki. “Nereden biliyorsunuz?” dedim.
  “O zatı sizden önce tanıdım. Adınız ne? Önce onu söyleyin.”
  “Hamdi. Hamdi Bakırcı.”
  “Aynı yoldan ben de yürüdüm Hamdi bey. Bir yıl geçti neredeyse.” 
  Hamdi’nin kafasına ucu sert lastikten yapılma bir çekiçle vurulmuştu sanki. Kadının sözleri gerçek olabilir miydi? “Nadir beyle tanıştınız mı yani?”
  “Evet. Onsuz Sarih Hoca’yı asla bulamazdınız? Bana kadın olarak yaklaşmıştı. Adı Nadire’ydi. Nadire Şentay. 
  “Bu imkânsız... Blöf yapıyorsunuz.”
  “Ben sizi dinledim. Siz de beni dinleyin Hamdi bey. Bir yıl önce ben de geceleri sık sık kâbuslar görüyordum. Kanser oluyor ve ölüyordum. Kendimi hastane odalarında, aynada kemoterapi nedeniyle dökülmüş saçsız başıma, iyice çökmüş yüzüme bakarken buluyordum. Hastalığın kokusu, ölümün yakınlığı o kadar gerçekti ki, uyandığımda hüngür hüngür ağlıyordum. Deli gibi sevdiğim babam ben on altı yaşındayken kanserden ölmüştü. Uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Onu küçülmüş, erimiş, bitkin görmek beni ne kadar üzmüştü anlatamam. Yirmi sekiz yaşındayken de annemi kaybettim. O da kanserden öldü. Halimi anlayın yani.”
  “Ama...”
  “Dinleyin lütfen”
  “Aynı sizin gibi birkaç hafta iyi uyuyamayınca çabuk sinirlenen biri oldum. Allahtan kendi eczanemde çalışıyordum. Yanımda çalışanlar için tatsız biri olmuş çıkmıştım ama. Böyle devam edemezdim. Yaptırdığım bütün testler negatif çıkmasına rağmen sorunum artarak devam ediyordu. Tam o sırada Nadire hanımla ile tanıştım. Birkaç gün önce eczaneme komşu olan butikte çalışmaya başlamıştı. Benim yaşlarımda çok cici bir kadındı. Üzerimde etkili oldu. Kimseye anlatmadığım sırrımı ona açtım. Bana Sarih Hoca’yı önerdi. Gittim sizin gibi. Ağır suç işlemiş kimseler. Bir halka kopatılacak falan. Eve geldim. Bir yanım kötü insanlardan birini haklayıp bu sorundan kurtulmayı istiyordu. Neyse ki, aklım galebe çaldı. Kuşkularımı frenlemeyi başardım. Aradan bir yıl geçti. Kâbuslarım falan çoktan bitti. Daha geçen ay test yaptırdım. Kanser falan da değilim Allaha şükür. Bunların hepsi... Vehimiçi deyimini duydunuz mu? Bir yazarın söyleşisinde okumuştum. Çevrimiçi sözcüğünü bilirsiniz. Online anlamına kullanılıyor. Vehimiçi, vehim halinde online durma haliydi bizim yaşadığımız. Özel bir netten beslenen paranoya. Nadir, Nadire... Onun işiydi bunların hepsi.”
  Hamdi’nin kulakları uğuldamaktaydı. Bütün bunlar doğru olabilir miydi? “Dosyanızı okudum. Sizin kaçak ve tarihi geçmiş ilaçlarla yüzlerce kişiyi zehirlemek, bazılarının ölümüne sebep olmakla suçlanıyordunuz.” Dedi.
  Ayten hanım gülümsedi. “Şentay’ın, Şeytan’ın işi Hamdi bey. Benim sattığım ilaçlar bütün diğer eczanelerin sattığıyla aynı. Bunlar sizi çığrından çıkartmak için uydurulmuş şeyler.”
  Hamdi Nadir beyin anlayışlı gözlerini, saygılı tavırlarını düşündü. Bir de diğer şey vardı. İzler. Yerdeki fosforlu gibi parlayan sarı izler. Gecenin karanlığında ışıl ışıl yönünü işaret ediyordu. Birisi tabanlarında fosforlu iz bırakan ayakkabılarıyla önden yürümüş gibiydi.
  “Çok ustalıkla yalan söylüyorsunuz Ayten hanım bravo. Neredeyse inanacaktım. Şeytan ve Şentay. Bayağı zeki birisisiniz. Ben buraya gelirken yerdeki izleri gördüm. Başka hiç kimse görmüyordu. Sadece benim gözlerime açıktı. İzler kapınıza kadar geliyordu.”
  “Niye anlamıyorsunuz bunların hepsi vehimiçi durumunuzla ilgili belirtiler. Siz benden daha ileri bir faza ulaşmışsınız. Fark bu.”
  Hamdi’nin bir yanı tongaya bastın diyordu, ama on günlük saadetinden sıyrılıp tekrar kâbuslarla boğuştuğu geceleri hayal edince bu sesi kulak arkası etti. İzler vardı bir de. Ayten hanım izleri bilmiyordu. Bilse söylerdi.
  “Tekrar o günlere dönemem Ayten hanım. Oğullarım. Biri on iki, diğeri daha sekiz. Onların kanlı cesetlerini gördüm.”
  “Dosyada üç isim vardı dediniz. Niye beni seçtiniz?”
  “Çocuksuz ve bekar olan tek sizdiniz. Ne anneniz yaşıyor, ne de babanız. Diğerlerinin eşleri ve çocukları vardı.”
  “Beni öldürürseniz sorunlarınız bitecek mi sanıyorsunuz?”
  Hamdi kadının göğsüne çevrik tabancanın tetiğindeki parmağının basıncının arttığının farkındaydı. Kadının söylediklerinde doğruluk payı olabilirdi pekala. Ama o izler. İzleri düşününce kalbi soğuyor ve her şeyi yapabilir hale geliyordu.
  Hamdi, “İzler var Ayten hanım. Onlar yalan söylemez.” Dedi.
  Bu sözlerindeki basmakalıplığa hayret etmeğe zamanı olmamıştı. Çünkü parmağı ona danışmadan tetiği çekmişti. Tabanca top gibi patlamıştı. Kadın göğsünde kanlı bir leke önce geriye doğru savruldu ve sonra öne doğru bükülerek oturduğu koltuktan yere yığıldı. Düşerken sehpayı ve üzerindeki torbayı da devirmişti. Kadın sağ tarafına yatık vaziyette kaldı. Sol terliği ayağından sıyrılmıştı. Hiç kımıldamıyordu. Ölmüş olmalıydı.
  Hamdi’nin vicdanı cayır cayır yerinden doğruldu, kadına hiç bakmadan hole çıktı. Daire kapısını açtı. Üst katta birisi kapısını açmıştı. Ama henüz kimsenin aşağı geldiği yoktu. Aceleci adımlarla basamakları indi. Apartman kapısından çıktığında silahı belindeki kemere iliştirmişti. Artık eli kanlı bir katildi. Heyecanla sağa sola bakındı. Posforlu sarı izleri gördü. Tarlabaşı caddesine baktı. Saatin geceyarısına yaklaşmasına rağmen trafik vızır vızırdı. Kaldırım insan kaynıyordu. Şehrin göbeğindeydi. Yakalanması an meselesiydi. Midesi ağdalı bir pişmanlık çorbası kaynatmaktaydı. Tetiği çektiğini hiç farketmemişti. ‘Ahmak, kadını vurmasaydın ve bu gece ne olacağını test etseydin ya’ diyen yanı bağır bağır izleri takip etti.  
  Sarih Hoca izleri takip etmesi durumunda yakayı asla ele vermeyeceğini söylemişti. Ayten hanımın yedek anahtarı kat sahanlığındaki dev saksının toprağında naylon ambalajlı gömülü olduğunu bile bilmekteydi. Yepyeni tabancayı da o temin etmişti. Bu yüzden adama güveniyordu. Nadir beyin merhamet ve anlayış dolu gözlerini düşündü. Şeytan! Ah... Bu zamanda böyle şeylere kim inanırdı. Ama Ayten hanımın anlattıkları da az buz şey değildi. Doğruluk payı var gibiydi lanet olsun.
  Etrafına bakındı. Sol tarafında park etmiş bir polis arabası durmaktaydı. Mavi, kırmızı lambaları yanıp sönmekteydi. İzler sağ tarafa doğru gidiyordu. İzleri takip ederek yürüdü. Her an polis sireninin çalmasını bekliyordu. Caddeyi kesen sokağa kadar sorunsuz gelince umudu arttı. Kimsenin kendisine dikkatle bakmaması çok olumlu bir işaretti. Buradan paçayı sıyırırsa ilk işi tabancayı bulunmayacak bir yere atmak ve eve giderek uykusunu gelmesini beklemek olacaktı. Sonrasına bakardı artık.
  Kırmızı ışık yanıyordu. İzleri takiben karşıya geçecekti. Yan gözle sol tarafa baktı. Polis arabası hâlâ yerinde duruyordu. Kalbi hâlâ yüksek ritimle çalışıyordu. Hemen sağında duran iki öğrenci tipli delikanlı İspanyolca bir şeyler konuşuyordu. Sokağın karşında bekleyen genç bir çift hararetli hararetli konuşmaktaydı. Herkes kendi derdindeydi. İzler onu bu beladan çıkışa doğru götürmekteydi inşallah.
  Hamdi yerde göğsünde kanlı leke yatan kadını düşünce içi sızladı. Parmağı söz dinlemeyip tetiği çekmeseydi, kadını bağışlar mıydı? Yapabilirdi. Çünkü anlattıklarında şey vardı. İnsanı etkileyen bir şey. Şentay şeytan olabilir miydi gerçekten? Sarih Hoca kimdi o zaman? Yamağı mı? Düşününce onu görmeye gittikleri apartmanın yerini hatırlamadığını farketti. Cihangir’deydi. O kadar. Sokağın yeri ve görünümü silinmişti belleğinden. Başka ufak tefek ayrıntılar da. Örneğin Nadir beyin yanına hangi fonksiyonla verildiğini hatırlamıyordu. Başka daha bir çok ayrıntı da öyle. Buharlaşıp gitmişlerdi sanki.
  “Dikkat!”
  Hamdi daha yeşil ışık yanmadan yolu ortalamıştı. Bunu ne zaman yaptığını hatırlamıyordu. İzler. İzleri takip ediyordu. İzler yolun tam ortasında bitmişti. Son iz yirmi santim önündeydi. Arkasına bakacağı sırada sağındaki hareketi farketti. Gri bir minibüs onu ezmek üzereydi. Her şey çok hızlı oldu ve araç ona çarptı. Yere düştü. Karnının üstünden geçen tekerlekleri ve şoklarla bezeli acı dalgalarını duyumsadı.
  “Gitti adam ya.”
  “Çabuk ambulansa telefon edin
  “Polis arabası var şurda.”
  “Minibüsün plakasını alan var mı içinizde? Adam frene basacağına gaza bastı valla.”
  İlk şok ve acı dalgası yerini bir uyuşmaya bırakmıştı. Hamdi nefes alıp almadığının bile farkında değildi. Şoförün yüzündeki kararlı ifadeyi açıkça görmüştü. Bilinci sönerken, 
Şoförün Sarih Hoca’nın verdiği dosyadaki üç kişiden beni seçmiş biri olabileceğini düşünmek tam bana uygun bir ölüm şekli. Ayten hanım haklı çıktı. Vehimiçi sisteminin motoruna tur kazandırdım. Yaptığım bundan ibaret.’ diye düşünmekteydi.
                                                                                                   Ocak 2015 - Balçova
                                              -----------------------------------


11 Mayıs 2017 Perşembe

BAŞTANIK (öykü)

BAŞTANIK


“Biz kadınların, hayatın çeşitliliğine olan iştihamız, empatimiz ve değişime açıklığımız bizi erkeklerden farklı kılıyor. Dahası, çalışkanlık yönünden de öyle. Bir de…”
  Telefonu çalınca Papatya eliyle ‘bir dakika’ işareti yaptı ve divanda oturduğu yerde sağ yanında duran krem rengi Freijungle marka deri çantasını aldı. Telefonu çok tanınmış bir valsin giriş temasıyla çalmaktaydı. Uzun kırmızı tırnağı dokunmatik ekrana deyince ses kesildi.
  “Alo canım, nasılsın? Aaaa.. Gördün demek? Anlıyorum. Teşekkür ederim canım. Evde değilim. Kitap Kulübümüzün toplantısı var da. Öyle mi? Sana da alalım bir tane. Tamam söz. Yerini biliyorum. Fiyatlar da çok uygun. Öptüm canım.”
  Papatya masanın üzerindeki Tempo dergisini işaret ederek, “Dergiyi görmüş. Nalan diye biri. Çantamı çok beğenmiş. Lisede arkadaştık da.”
  Az önce kadına gösterdiği candanlığın yarısının sahte olduğu belli eden bir tavırla konuşuyordu. Sesindeki gurur tonunu yesinler, Papatya hanım ömr-ü hayatında bir kez popüler bir dergide boy göstermişti ve havasından geçilmiyordu. ‘Ben Bir Cinayet Tanığıyım’ başlıklı yazıda iki adet fotoğraf kullanılmıştı. Biri şimdi üzerinde olan bordo renkli tayyördü. Saçları şu anda olduğu gibi kızılımsı kahverengiye boyalıydı ve kıpkırmızı ruj sürmüştü. Aklınca  femme fatale takılıyordu.
  Papatya kırk altı yaşındaydı ve ne yaparsa yapsın bunu çok belli ediyordu. İki yıl önce bel bölgesinden çektirdiği yağların yerine iki mislini ikame etmişti. Fondoten ve kendi tabiriyle mini botoksla bile durumu kurtaramıyordu. Ayrıca içinde canlı bir ışıma yoktu. Her şeyden çabuk bıkan, hiçbir şeyi delice merak etmeyen, baygın bakışlı, eli kolu yavaş bir kadındı. Gençlik merak ve hız demekti oysa.
  Solunda oturan Serpil hanım içini çekerek alaycı bir şekilde gülümsedi. İçlerinde saçları boyalı olmayan tek kimse oydu. Kumral beyaz karışımı saçları yüzüne pek yakışmaktaydı ve asla daha yaşlı göstermiyordu.
  “Kız ünlü biri oldun valla.” dedim azbuçuk samimiyet kokan bir bakışla. Suyun tek yöne akmaya devam etmesi için biraz kıskançlık göstermem iyi olurdu. Kibir manyetik alan gibidir. Demir tozlarını görmek istediği şekle sokar.
 “O gün burada olması büyük şans tabii.” dedi Remziye. Sesi nötrdü, ama bakışları ince ayarlı bir aşağılama ışıyordu. Yıllarca kocasıyla beraber meyveleri sebzeleri koymak için tahta kasa yapan orta ölçekli bir fabrikayı yönetmişti. Meslekten muhasebeciydi. Çok okurdu. Kültürlü bir kadındı. Dünyayı gezmişti. İyi Fransızca bilirdi. İçlerinde en varlıklı olandı. Papatya’dan normalde pek hazzetmezdi. Kadın bir cinayetin baştanığı olarak dergilerde boy gösterdiği için biraz şımarayazmıştı. Bu nedenle Remziye’nin gıcıklık tonu vites büyültmüştü.
  Remziye, üst kat komşum Ayten, Serpil ve ben yıllardır arkadaşız. Hem sohbet hem de kitap okuma grubuyuz. Aramızda iskambil de oynardık. Buna briç de dâhildi. Papatya ne yaptıysa briç oynamayı öğrenememişti. Kitap kulübü olarak yılda taş çatlasa beş kitap okuyorduk. Meral bu kitapları üstün körü okur. Google’dan kitap hakkında bir eleştiri arar, bulamazsa arka kapağın izahatından görüş çıkarırdı. Yapı olarak konsantrasyon sorunu olan biriydi. Kullandığı antidepresanlar nedeniyle durumu şu anda daha da vahimdi. Liseyi güç bela bitirebilmişti. Sonra hiçbir yere puan tutturamayınca, puanı sağlam yerlerini kullanarak kendine geliri iyi bir koca bulmuştu. Yirmi yıl önceki fotoğraflarına bakılırsa o sıralarda afet tabir edilen, uzun bacaklı, güzel vücutlu ve bayağı hoş yüzlü bir kızdı. Zamanla bu şanslı karoserin üstüne otuz kilo yağ döşemişti. 
  Papatya’yı onların grubuna öneren, bunda ısrarlı davranan üst kat komşusu rahmetli Ayten’di. Boşandığı kocası Melih, Meral’in eşinin iyi arkadaşıydı. Bu nedenle ailece görüşüyorlardı. Kadını merdivenlerde ve Ayten’in evinde defalarca görmüşlüğüm vardı. Bu nedenle Ayten, Papatya’yı gruba almamızı önerirken en çok benim desteğime güvenmişti. Çünkü Remziye’nin karşı çıkacağı kesindi, ki nitekim öyle olmuştu. Papatya’yı birkaç kez görünce bileti kesivermişti. Serpil’in gözü de kadını pek tutmuyordu, ama  ben olabilir deyince sessiz kalmış ve böylelikle beşinci üyemizin kulübümüze dahli gerçekleşmişti.
  Serpil yıllardır dergilere yemek tarifleri yazan adı az buçuk bilinen biriydi. Ben belli başlı yayınevlerine çalışan tanınmış denebilecek bir çevirmenim. Şu ana kadar yarısı polisiye ve casusluk olmak üzere kırktan fazla kitap çevirdim. Ayten çeşitli kültürel faaliyetlerde moderatörlük yapıyordu. Bunların bazıları televizyondan ve internet ortamında yayınlanmaktaydı. Papatya için SERA’ya dâhil olmak kültürel çerçeveli bir statüydü.
  İsimlerimizin baş harflerinden hareketle kulübümüze SERA adını vermiştik. Papatya’nın gelmesiyle SERAP olmuştuk, ama geçen hafta A harfi düşmüştü. P’nin ılgası da yakındaydı kaçınılmaz olarak. 
  “Hâlâ aklım almıyor.” dedi Serpil. “Biz burada otururken, o korkunç durum… İnşallah katil biran önce bulunur.”
  Ben başımla onaylayınca Remziye de içini çekerek beni taklit etti. Papatya yüzüne fazladan üzüntülü bir ifade takınarak sessiz kaldı. Herkes Ayten’in vahşi bir cinayete kurban gitmesi nedeniyle şoke olmuş ve üzülmüştü. Bir sessizlik oldu.
  “Onu yerde öyle yatar halde görünce nasıl bayılmadım, hâlâ şaşıyorum.” dedi Papatya.  
  Kimse cevap vermedi. Aynı şeyi son bir buçuk saatte en az beş kez yinelemesine rağmen bakışlar yeterince anlayış yüklüydü. Hiç beklenmedik, şoke edici bir durumdu. Hazmetmesi kolay değildi. 
  “Cenazesi yarın.” dedi Remziye. “Otopsi tamamlanmış. Şaka gibi, Ayten’in şu anda burada olmaması.”
  Papatya bir şey diyecekti, ama vazgeçip kadehindeki nane likörünü fondipledi. Sessizlikte olağanüstü bir şeye tanık olmanın diriltici şoku ve elim bir cinayet sonucu kaybettikleri arkadaşlarının kaybına duydukları üzüntü vardı.

*
  Geçen Çarşamba günü bizde buluşulacaktı. Okuduğumuz bir kitap üzerine konuşacaktık. Mutad saatte. 15.00’te. Papatya’yı sabah arayıp biraz erken, şöyle yarım saat falan önce gelirse konuya fazladan ısınabileceğimizi söyledim. Papatya, özellikle Remziye’nin entelektüel hışmını üzerine çekmekten korkuyordu. SERAP’ın asli üyesi olmaktan çok memnundu. Kafası derin konulara basmadığı için bu toplantı öncesi fikir aşısı önerisini minnetle karşıladı ve diğerleriyle buluşulacak saatten tam 51 dakika önce geldi. Harika bir zamanlamaydı.
  Kadını filtre kahve, vişneli çikolatalı pasta ve times new roman 14 puntoyla yarım A4’lük bir kitap inceleme özetiyle başbaşa bıraktım. Metinde psikolojik çözümlemeyi mahsus biraz ayrıntılı çatmıştım. Ana çizginin ne olduğunu kavrayabilmesi için en az üç kere okuması gerekecekti. Papatya sözümona kilo almamak için bu toplantılara öğle yemeği yemeden gelirdi. O anda fena halde açtı yani. Komprime şeklinde hazırlanmış kitap raporuma göz atarken ihtirasla pastaya yumulmuştu beklediğim gibi. Bu sırada fırındaki börekle meşgul olmak bahanesiyle oturma odasından çıktım.
  Dairem 180 metre kare. Dört yatak odalı ve iki tuvaletli. Oturma odasından bir hole geçilip öyle varılıyordu mutfağa. Daire kapısına yakındı. Elime naylon eldivenlerimi geçirerek kapıyı açtım ve bir koşu yukarı çıktım. Cebimdeki anahtarla üst kat komşumun kapısını açtım. Ayten’in eskiden kedisi vardı. Tül. O yokken ben bakardım. Çok güzel yüzlü tam tekir bir kediydi. Tül birkaç ay önce böbrek yetmezliğinden öldü. On iki yaşındaydı. Anahtarları geriye verdiğimde bir kopyasını yaptırmıştım. Çünkü ferman o sıralarda yazılmıştı. Mürekkebi kuruyordu.
  Ayten’in leylak rengi badanalı holünden geçerken bir saniye duraklayıp sol duvara asılmış kırk santime kırk santim ebatlı nazar büyüsü bozma vefkine baktım. İyi bir hattat tarafından deve derisine yapılmış harika bir eserdi. Ayten bir gün o vefki işaret ederek, ‘Ahmet er Rufai’nin hazırladığı söyleniyor. Bu varken eve nazar değmez.’ demişti. Yanılıyordu. Şu anda ona değen şey soğuk servis edilen bir intikam hamlesi suretindeydi, ama nazarın libaslarının sayısı belirsizdi, kılıktan kılığa girerdi.
  Hızla oturma odasına gittim. Ayten bıraktığım yerde sırtüstü yatıyordu. Üzerinde ev eşofmanı vardı. Uçuk mavi renkliydi. Kalp hizasında 23 yazıyordu. Uğurlu numarası olduğunu söylerdi, ama sorunca yüzüne sırlı bir ifade vererek nedenini açıklamamıştı. Şu anda da bilmiyorum. Bu nedenle onu 23 Ocak’ta tam 14.23’te öldürecektim. Yarı baygındı hâlâ. Elleri arkadan bağlıydı. Ağzında tıkaç vardı. Kenarda hazır duran naylon torbayı başına geçirdim. Bedeni titreyerek direndi. Sol elimle omzundan tuttum. Gözleri açıldı. İçi buğulanmış naylonun ardında nasıl görünmekteydim acaba diye düşündüm.
  Direnmesi bitince torbayı yüzüne takılı bıraktım. Yemek masasının üstünde duran telefonuyla adres listesinden rasgele birini aradım. Telefon iki kere çalınca kapattım. Masanın üzerinde önceden hazırladığım sarı bir bez çanta duruyordu. İçinde Ayten’in dizüstü bilgisayarı, içinde kredi kartları ve 125 lira nakit olan cüzdanı, kolundan çıkardığım altın künyesi durmaktaydı. Telefonun SİM kartını ve aküsünü çıkarıp çantanın içine attım. Etrafı hızla aranmış gibi dağıtmıştım. Eylemimde kullandığım dambılları sabah faaliyetimin sonrasında ambalajlanmış olarak çöp konteynırına atmıştım. Her şey mizansene uygundu. Kilidinin üstünde taze kurcalanma izleri olan kapıyı belli belirsiz aralık bırakıp aşağıya indim. Bizim altı daireli apartmanda küçük çocuk yoktur. Hafta içinde fazla gelip gitmeler olmaz. Gündüzleri zilleri çalanların çoğu, su getiren ya da reklam dağıtan birileridir. En üst kattaki emekli bankacı Sabri Kuşçu zili çalan herkese kim olduğuna bakmadan kapıyı açardı. Bu nedenle o da polise ifade verdi. Haliyle o gün kimseye kapıyı açmadığını söyledi. 
  Kimseye raslamadan evime girdim. Sarı çantayı mutfak dolaplarımın en üst gözlerinden birine koydum. Elimden eldivenleri çıkartıp çöpe attım. Fırındaki böreği kontrol ederken kalbim hâlâ deli gibi atmaktaydı. İşin en zor kısmını başarıyla halletmiştim.
  En olağan halimle oturma odasına gittim. Papatya pastasının son lokmasını yiyordu. Bu çok normaldi. Çünkü bütün icraatım dokuz dakika sürmüştü.
  “Nasıl buldun?”
  Papatya yüzüme dalgınca bakıp içini çekti. “Biraz şey, ama hikâyeyi çaktım sayılır.” dedi.
  “Ben de bunu yazana kadar çok ter döktüm.” dedim. “Baş karakterin grotesk açılımı alabildiğine girift konunun özeti zaten. Bu yüzden çetrefilli.”
  Papatya başıyla onayladı. Bu arada hafifçe alnının kırışmasından ikinci cümlemi ezberlemeye çalıştığını sezdim. Amacım da buydu zaten. Bu birazdan kulüp toplandığında ilk cümlesi olacaktı, ama ne yazık ki, artık imkânsızdı. SERAP’ın A’sı iptal edilmişti.  
  Remziye ve Serpil ikişer dakika arayla geldiler. Börek pişmişti. Onlara ikram ettim. Saat 15.20’de Ayten’i aradım. Telefonu almadı haliyle. 15.40 civarında dört aramaya da cevap vermemişti. Normalde aynı apartmanda oturduğumuz için benim gidip bakmam gerekirdi, ama Papatya, ona gösterdiğim ihtimamdan çok mütehassis olmuştu. ‘Ben bir gidip bakayım’ dediğinde yalandan ‘Zahmet olmazsa bak istersen’ dedim.  Bu arada Remziye, Serpil’e büyük oğlunun işyerini anlatmaktaydı. Bilişim mühendisi olan oğluyla haklı olarak pek iftiharlıydı. Doktorasını ABD’de yapmış genç bir dehaydı.
  Papatya yüzü bembeyaz halde geri gelmesi bana pek uzun gelen on bir dakika sürmüştü. Her şeyin pürüzsüz yürüyeceğine kani oldum. Nitekim de öyle oldu. Ayten’i ölü bulmuştu. Hemen polisi aradık. Eve yakın bir ekip vardı herhalde. Beş dakikada kapıya dayandılar. Bizi Ayten’in dairesine sokmadılar. Aşağıda benim evimde sorguya çekildik. Papatya başşahitti. Cesedi gören tek kimseydi resmiyette. Sokak kapısında, oturma odasında ve hatta kadını boğan torbanın üzerinde parmak izleri vardı, ama İngilizce alibi diyorlar, suçsuzluğunun arslan gibi üç adet tanığı vardı.
  Emniyette de teker teker ayrıca ifademizi aldılar. Sadece Papatya’nın anlatacak sözü vardı. Bizler pasif elemanlardık. Birkaç hafta sonra hatırlı tanıdıklarımızı araya sokarak soruşturmanın akibetini sordurduğumuzda cinayetin hırsızlık için işlendiği ve iki dedektifin bu işi araştırdığı söylendi. Ben bu arada çalıntı malları değişik semtlerde kolay bulunacak yerlere bırakmıştım. Ganimeti bulan mülküne geçiriyordu doğal olarak. Dedektifler boşuna iz peşinde koşturup duracaklardı.
  Üst kat komşumu niçin mi öldürdüm? Çok basit. Şiddetli kıskançlık. Tahammülümün ötesinde bir öç alma isteği. Ayten, rahmetli kocam Ethem’in sevgilisiydi. Kendisi dört yıl önce boşandıktan  sonra mercimeği fırına vermişlerdi. Aralarında her zaman bir kadın-erkek çekimi vardı. Ethem kadını güzel bulduğunu onun yanındayken de rahatça söylerdi. Sinsilik açık beyanlarla görünmezleşen bir ambalaja sahipti yani.
  Ethem kasık fıtığı ameliyatı geçirince iki gün hastanede kalmıştı. Bu arada onun çalışma odasında sistematik bir arama yapma olanağı buldum. Aralarında bir şey olduğundan kuşkuluydum. Onlar varken ortam enerji bazlı bir akıyla doluyordu adeta. Bunu hissedip duruyor, ama konduramıyordum bir türlü. Çünkü sonrasında yapacağım şeylerden korkuyordum.
  Kocam orta halli şirketlere danışmanlık yapıyordu. İyi bir okurdu da. Odası baştan aşağıya kitap, dosya ve basılı matbuat yüklüydü. Doktor acil dediği için biraz apartopar ameliyata alınmıştı. Bu arada silemediği bir mesaj ve ona verilen cevap çok şey anlatmıştı.
Sevgilim sana aşeriyorum yine. Bu kadar yakınımda ve aynı zamanda uzakta olman, ne garip bir tecelli. Öptüm canım. Son Sevgilin(m)

Son Sevgilim yarından itibaren beraberiz doya doya.
  Odasında saklı bir şey aramama gerek kalmadı. Ajandasındaki  SS notlarının ‘Son Sevgili’ olduğunu böylelikle keşfettim. Ben günce tutarım. Ethem’in yarın dediği tarih benim annemi ziyaret için Niğde’ye gideceğim tarihti. Bir hafta kalacağım için rahatça beraber olabileceklerdi.
  Ayten içimizde en diri kalabilmiş olandı. Kırk yedi yaşındaydı ve teni hâlâ gençlik ışıyordu. Memeleri yerçekimine dayanıklıydı ve yaptığı diyet ve egzersizlerle bir genç kız fiziğine sahipti. Birara şu Platelet Rich Plasma, PRP denilen, kendi kanının bir işlemden geçtikten sonra yüze enjekte edilmesi işlemini yaptırmayı düşündüğünü söylemişti. Sonra bir daha bahsini etmemişti. Her ne halt yediyse sonuç süperdi. Yüzü en ufak bir botoks alarmı vermeden gergindi. Tanımayan gerçek yaşını tahmin edemezdi.
  Ben Ethem’e âşık olarak evlendim. Bakireydim. Birlikte harika yıllar geçirdik. Spermi kıt olduğundan çocuğumuz olmadı. Çocukları çok seviyorum. İki çocuğum olmasını isterdim.  Ekonomik özgürlüğe sahip olmama rağmen kocama olan aşkımdan bir başka evliliği hiç düşünmedim, ama üst kat komşumla kocamı nasıl cezalandırabileceğimi uzun uzun düşündüm.
  Kocamın defterini dürmek çok kolay oldu, ama az kalsın ben de ölüp gidecektim. İki yıl kadar önce arabayla İzmir Çeşme’ye Ethem’in erkek kardeşinin yazlığına gittik. Bir gece yarısı Ildır’daki eski bir tanıdığın evinden geriye dönerken sapa bir yerde kaza geçirdik. Ethem direksiyonun kontrolünü kaybetti ve şarampole yuvarlandık. İki duble rakı içmişti. Sarhoş değildi. Hızımız fazlaydı. Yol virajlıydı. Biran dikkati dağılmıştı. Benim kemerim takılıydı, onunki ise değildi. Araba sağ tarafına yatmış şekilde şarampolün dibinde kendime geldiğimde baygınlığımın birkaç dakika sürdüğünü anladım. Sarsılmıştım, sol bileğim sızlıyordu, ama bir yerim kırık değil gibiydi. Ethem ise kemer takmadığından ağır yaralanmıştı. Yüzü kan içindeydi. Hırıltılı nefes alıp veriyordu. Torpido gözünden çıkardığım üstüpüyle ağzını ve burnunu tıkayınca pek az direnebildi. Öldüğünden emin olunca arabadan çıktım. Saat biri geçtiği için yol çok tenhaydı.Üstüpüyü makilerin bulunduğu alanda müsait bir yere gömdüm. Sonra cep telefonumla polisi aradım. Kimse bir şeyden şüphelenmedi. Sonradan ölüm nedeni olarak boyun kırılması teşhisini koydular. Ethem büyük bir ihtimalle ölecekti, ama nefesini bizzat kestiğim için pişman değilim. Ethem, Ayten’i ‘Son Sevgilim’ diye adlandırıyordu. Bu nedenden ölümü erkene çekilmişti. Bir şey sonsa son kalmalıydı. Öyle değil mi?
  Ayten için iki yıl bekledim. Bu planı çok önceden de uygulayabilirdim. Ethem öldükten sonra artık neredeyse her defasında benim evde toplanır olmuştuk. Beklemeyi yeğledim. Ayten’den bir nedamet, bir itiraf bekledim ölünün ardından. Yemin ederim onu affetmeye hazırdım. Bir daha yüzüne bakmazdım tabii, ama kılına da dokunmazdım. İş öylece kapanır giderdi.

   *

  “Baş karakterin grotesk açılımı alabildiğine girift konunun özeti zaten. Bu yüzden bana çok çetrefilli geldi.”
  Remziye’nin yüzünde alaycı bir düşüncenin minik bir dışavurumu belirmişti. Papatya ara sıra buram buram bir yerden apartılmışlık kokan laflar eder ve bunları kendi zihninin ürünü gibi pazarlardı. Remziye’nin gözlerinde ‘bizimki salladı yine’ ışıltısı vardı. Serpil dalgındı. Kendi söyleyeceği şeyi düşünüyordu.
  Geçen hafta iptal olan kitap kulübü toplantısı, ısrarım yüzünden toplanmıştı. Kimsede kitabın konusuna odaklanacak hal yoktu. Bugün A’sı eksik SERAP’ın son toplantısıydı. Bir sonraki toplantı SER ekibiyle gerçekleştirilecekti. Ayten ve benim desteğim olmadan Papatya’nın kulübümüzün üyesi kalması mümkün değildi. Papatya’ya giderayak bir kıyak yapmıştım. Baştanıklık ikramiyesi.
  Polisiye çevirmeni olduğum için söyleşi aslında dergi tarafından bana teklif edilmişti. Olay sırasındaki pasif rolümü abartıp baştanık Papatya Nalbantçı ile konuşmalarını salık verdim. Onlar tanınmış bir polisiye çevirmeniyle gerçek bir cinayet konusunu işlemek istiyorlardı. Katil henüz yakalanmamıştı. İşin bir heyecanı vardı. Bu nedenle Papatya’yı kabul ettirebilmek için biraz çabaladım. Papatya’yı gözlerinde cazip hale getirebilmek için olay yerinde bulunan yegâne izlerin kadına ait olduğunu söyledim. Kadın üç tanığı olmasa baştanık yerine başzanlı olacaktı. Bu nokta dergiye ilginç geldi de önerimi kabul ettiler. Papatya hanım işin bu tarafından bihaberdi haliyle.
  Geçen hafta sabah saat on birde planım A’dan Z’ye hazır yukarı çıktım. Ayten yataktan on buçuk civarında kalktığı için evdeydi ve yalnızdı. Ona bir rüya gördüğümü ve sarsıldığımı söyledim. Gerçekleştirmek üzere olduğum eylem nedeniyle bir yanım üzgündü. Yüzümdeki ifade inandırıcıydı. Rüyamda ikisi bu oturma odasında otururken içeriye Ethem’in girdiğini ve ‘Beni unutun. İkiniz de unutun.’ dediğini söyledim. L şeklindeki divanda neredeyse diz dize yakın oturmaktaydık. Yüzü makyajsız olmasına rağmen inanılmaz derecede genç görünmekteydi. Ayten’in güzel yeşil gözleri doldu. ‘Şimdi itiraf edecek ve birbirimize sarılacağız, planımı iptal edeceğim’ diye düşündüm. Ayten bana sevgiyle sarıldı ve ‘İkimiz de onu özleyeceğiz. Çok özleyeceğiz’ dedi. ‘Çok’ kelimesinin telaffuzundaki özlem tonu tepemin tasını attırmıştı.
  Bir ara Ayten tuvalete gittiğinde elime neredeyse şeffaf olan eldivenlerimi geçirdim ve oturma odasında sokağa bakan camın altında duran üstü pembe renkli plastik kaplı iki kiloluk dambıllardan birini aldım. Ağır nesneyi ayaklarımın altında bir yere gizledim. Bir kiloluk sarı renkli olanları da vardı, ama ağırı daha etkin olacaktı. Son Sevgili geri döndüğünde bir bahaneyle dikkatini sokaktaki bir şeye çektim. Binanın ön yüzü bir parka baktığı için karşıdan görülme tehlikesi mevcut değildi. Bahsettiğim hayali şeyi görmeye çabalarken ensesi tabak gibi ortadaydı. Dambılı bir kere kullandım. Geri dönmeye çalıştıysa da başaramadı. Sırt üstü yere yıkılıp kaldı. Filmlerdeki gibi hemen bayılmadı. Yüzündeki şaşkınlık ve giderek derinleşen korkuyu gördüm. Yüzündeki dehşet ifadesi yeni açmış bir gül gibi muhteşemdi. Doğaldı. Bu dünyaya aitti. Baygınlık hızla geldi. Gül içine kapanıp goncalaştı. Ölmesinden korkarak nabzını kontrol ettim. Atıyordu.
  Yanımda getirdiğim işportadan üç tanesi on liraya aldığım ve hiç kullanmadığım eşarplarla kadının elini ve ayaklarını bağladım.  Birini de ağzına tıktım. Ardından ilk iş olarak Ayten’in telefonundaki eski mesajları sildim. Bunları okumamak ne kadar gayret gösterdiğimi tahmin edemezsiniz. Okusam mantık silsilem dağılabilirdi. Yapmadım. Sonrasını biliyorsunuz.
  Cinayet işlemek günahtır. Biliyorum. Pişmanım, ama yine de vicdanımda ağır bir yük hissetmiyorum. En yakınlarım tarafından yıllarca aldatıldım, alaya alındım ve aşağılandım. Böyle devam edemezdim. Bir itirafı ve tövbeyi cinayetle takas etmek için samimiyetle çabaladım. Siz iki cinayetin de esas baştanığısınız. Bana yaptığım şeyler için hak vermeniz şart değil, ama bir nebze de olsa hislerimi anladığınızdan eminim.
                                                                                                                                                     Balçova, Ocak 2014