FETÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FETÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2019 Salı

Kayıp Kedi - Efnan Atmaca ile Söyleşi

Efnan Atmaca – Sadık Yemni   

1 - Sizinle ‘Yatır’ üzerine konuştuğumuzda romanlarınız türü için trildeme tanımını yapmıştınız. Bu kez mistisizm ile sihiri dışarıda bırakıp sert bir gerçeklik kurgusunu tercih ediyorsunuz. Neden bu kez böyle bir yola başvurdunuz?
Yatır söyleşimizin üzerinden tam on yıl geçti. Ben bu arada Amsterdam’da dergicilik ve kendi kurduğum think tank kulübünün moderatörlüğü yaptım. Kültürel organizasyonların idari kadrosunda yer aldım. Mistisizm, bilimkurgu türlerinin yanısıra gazete ve dergilere siyasi makaleler, denemeler yazdım.  Röportajlar yaptım. Tematik paneller idare ettim. Avrupa’daki göçmenlerin nabzını tuttum. Gerçek dünyanın sesleriydi bunlar. Son polisiyelerimde siyaseti ve küresel tezgâhları konu edindim. Böyle bakınca doğal bir gelişim, yönelim süreci gibi görünüyor.

2- Biraz önce de bahsettiğim gibi kitapta sert bir gerçeklik hakim. Paralel yapı kitabın merkezine oturuyor.  Son dönem Türkiyesi’ni size göre ne kadar şekillendirdi bu siyasi yapı?
Paralel Yapı denilen şey bir Üst Akıl projesi. Paralel derken cemaatın tamamını değil,  bu yapıya ait piramidin üst kısmını, ‘Güdümlü İhanet Departmanını’ kastediyorum. İran’daki Hümeyni devrimi ilham vermiş olmalı bir yanıyla. Vesayet 2.0, Gladyo 2 gibi kod isimleri takıldı malum. Bu yapılanma Cumhuriyet tarihinin en büyük dönüştürme projelerinden biri olmak üzere planlanmıştı. Paralelin başı olan zatın bir ‘Kukla Halife’ olması tasarlanmıştı. Oturacağı saray bile hazırdı. Bürokraside, ticarette, eğitimde girmedikleri, sızmadıkları bir yer olmadığı için toplumsal ölçekte etkin oldular.  Genç beyinleri etkilediler. İnsanları devlete karşı kullandılar. Hayati bilgileri toplayıp malum ülkelere servis ettiler. İslami değerleri yozlaştırdılar. Sulandırdılar. Bulandırdılar hatta. Bunun için bilumum takiye yöntemlerini kullandılar. Balyoz davası gibi örneğin siyasi davaları yozlaştırdılar. Parayla, güçle baştan çıkarak polis-savcı-hâkim üçlemesini kendi şahsi çıkarları için kullananlar oldu.  Dokundukları her şeyi kirlettiler. İnsanlar meyus oldu. Umarsızlığa kapıldı. Bu faaliyetleriyle halkta büyük bir öfke biriktirdiler. Sonra halktaki birikmiş öfkeyle mücadeleci ruh birleşti ve bugünlere geldik. Şu anda cemaat ülke içinde iflasın eşiğindedir. Kredisi çok kötüdür. Bu haliyle belini doğrultması artık imkânsızdır.


3- Siz neden Türkiye’nin son yıllarının en büyük hesaplaşmalarından birini kitabınıza konu etmek istediniz?
Son on yılda Türkiye’ye dışarıdan bakarken, yabancı gazete ve televizyonlardan Türkiye’yi okurken yavaş yavaş meseleye uyandım. Büyük resim denen şeyi görebildim sonunda.  Ben 2005-2012 yılları arasında Hollanda Türk Yazarlar Kulübü başkanıydım. Gazetecilik dergicilik yaparken diğer siyası ve toplum kuruluşlarının yanı sıra cemaati de tanıdım. Tanıdığım insanların saflığından, samimiliğinden ve çalışkanlığından olumlu etkilendim. Türkçe Olimpiyatları’nı matah bir şey sandım bir ara. Bir üçgenden söz edilir malum. Alt tarafı ibadet, orta tarafı ticaret, üst tarafı hiyanet şeklinde bölmelenmiştir. Ben alttan iki bölümü görebildim haliyle. İhanetin ölçeği, kumpasın yıkıcı inceliği beni şoke etti sonradan. Bu şok gördüğünüz gibi hemen bir kitaba dönüştü. Kayıp Kedi roman türünde ilk ‘Paralel’ konulu kitap oluyor. Paralelcilerin zihninden onların iç dünyalarını gösteriyor. Behti Ülger karakteri kayda değer bir iç çatışma yaşıyor örneğin. İmanını geri kazanmaya çabalıyor. Kendi sistemlerini içeriden irdeliyor.


4- Kitabın sürprizini kaçırmak istemem ama konu içinde ‘dış mihraklar’ oldukça etkin. Siz politik tüm günahların suçunu dış mihraklara mı yüklüyorsunuz ya da ne kadarını yüklüyorsunuz?
Dış Mihrak sözü zamanımızda biraz anlamsızlaştı. Küreselleşen dünyada içiçeyiz; dış halkaları kesişen, sürtüşen, yer yer füzyonlar oluşturan hayatları sürdürüyoruz. Ben kendim de dış öğeyim bir yanıyla. Bir Avrupa ülkesinin pasaportuna sahibim. Ama adım soyadım yerli. Bir ülkede aksaklıklar, mazlumlar yoksa ve ahali birlikse dış mihrak hiçbir halt edemez. Her şey içle ilgilidir aslında. Dışı anlatmam içerisinin tasavvur edebilmesini kolaylaştırmak içindir. İçeride algı yamukluğu, mukallitlikte mutasyon, tektipleşme tsunamisi, analitik olmayan eğitim, tarih bilinci zafiyeti, dil yetersizliği, değerler erozyonu vb. gibi arızalar var. Atılan siyasi adımlar çok şeyi belirliyor. Şu anda Türkiye’de kapsamlı bir Alevi açılımı bekleniyor örneğin. Bu yapılmazsa, Das Vierte Reich Amca ya da başka bir merci Alevi-Sünni sürtüşmesinden medet umabilir. Rakibiniz niye zayıf noktamdan vuruyor diye şikâyet edemezsiniz ki. Tedbir alınması gerekiyor.  


5 - Kitapta Türkiye’ye karşı kurulmuş büyük kumpasları ortaya çıkarmak için görevlendirilmiş bir ekip var. Siz yurtdışında yaşayan biri olarak daha objektif bir bakış açısına sahipsiniz. Dışarıdan bir gözle baktığınızda kurban gibi mi görünüyor Türkiye yoksa bu kumpaslara gönüllü bir hali de var mı?
Emre Tuğrul yeni James Bond’umuz. Emperyal (emperyalist değil) bakış ve donatımla mücehhez. Ben de böyle bakarım dünyaya. 40 yıl oturduğum coğrafyadan etkilendim tabii ki bir ölçüde. Dünyaya geniş bakan, her yeri gören, uzun vadeli plan yapan bir zihniyet bu. Türkiye dışarıdan bakıldığında dünyanın çok mutena bir yerinde bulunduğu, bu değerin (gaz boruları, bor ve toryum değil sadece) bir başka ülkeyle kıyaslanamayacak kadar özel olduğu açıkça görülüyor. Bunun ne olduğunu anlayabilmek için dinler tarihini, paranın hikâyesini iyi bilmek, kendi yakın tarihini hatmetmiş olmak ve yabancı medyayı okuma becerisini edinmek gerekiyor. Bunları ortalama bilmeyen dünyada ne olup bittiğini kolay kolay çözümleyemez. Böyle baktığımızda kumpaslara açıklık ve gönüllülük az önce değindiğim zaafiyet alanlarının varlığından oluşuyor. Bu bölgede rekabet çok sert ve gaddar. Dünya yeniden yapılanıyor. Güç paylaşımı mücadelesi çok acımasız ve kuralsız. Ayakta durabilmek için kodları doğru okumayı becermek gerekiyor. Devletin bütün kurumlarına olduğu gibi MİT’e de düşen görev bayağı çetin.


6 - Mesela siz Gezi Olayları’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben Durum 429 (2007 – Everest Yayınları)  kitabının yazarıyım. Şimdi edeceğim ilk birkaç cümlemin gerçekliği ispatlı durumda yani. Anarşist damarı çok önemserim. Bu olmazsa toplumun yaratıcı asabiyeti bitmiş tükenmiş demektir. Ben sıradan bir üniversite öğrencisi olsaydım hem meraktan hem de özel hayata baskı varmış algısına kapılarak öfkeyle Gezi’deki yerimi alırdım. Ağaç, Topçu Kışlası, AVM, gaz ve tazyikli su bunun için yeterli olurdu. 31 Mart Vakası’nın arka planını ve Topçu Kışlası’nın neyi sembolize ettiği okulda öğretilmediği için bilmezdim haliyle. Daha iyi ve keyifli yaşayacağım bir şehir hayali için meydana çıkardım. Damarlarımdaki deli kanın sürüklemesine bırakırdım kendimi. Yani doğru bildiğim şeyler, tasavvur ettiğim portre gerçek olmasa da bu böyle olurdu.

Gezi’de başlangıç buydu. Daha doğrusu koçbaşı şeklinde sürüklenen kesim buydu. Hissiyatları, çoşkuları, öfkeleri, enerjileriyle toplumun has bir damarıydı. Ama asıl kumpas Turuncu Devrimimsi dış-iç ortak vesayet hamlesiydi. Ortaya çıkanların kim olduğu, ne yaptıklarına bakınca hemen belli oluyor. CNN ve Das Spiegel ve Batı medyasının heyecanı falan da artık kaymağı bunun. Şu anda her şey çok ortada. Ukrayna’nın hali malum. Sokakta ortalığı kırıp dökenler ne kadar pişmandır. Kullanıldılar. Ülke ikiye bölündü. IMF borç vermezse açlar. Gezi’nin arkasında da böyle bir plan vardı. Filanca şunu dedi, şöyle yapılsa böyle olurdu gibi laflar ayrıntı kabilinden fikir kıymıkları. Kıymeti harbiyesi yok. Önemli olan dev koçbaşı ve onu kullanmak için plan yapmış kesim. Bunu görmek lazım.


7 - Kitapta yüksek teknolojiye de oldukça yer veriyorsunuz. Size göre günümüzün ve geleceğin en büyük savaş makineleri teknolojik ilerleme mi olacak? İnsanlara ihtiyaç giderek azalacak mı?
İnsanlara ihtiyaç azalacak. Azaltılma yönüne gidilecek. Şu anda yapılıyor zaten. Afrika tenhalaştırıldı. Maden yatakları ve tarım alanları olarak Batılı elitler için bekletiliyor. Orta Doğu’nun hali malum. Diğer yandan ilerleyen teknoloji namahrem bir hayata itikledi bizi. Giderek alışmaya da başladık. Kitapta teknoloji kullanımı çok doğal. Zamanımızda gruplar arasındaki kapışmada azami teknoloji kullanılıyor. En ilginci de ‘Her şeyi gören ve duyan’ olmaya talepteki yoğun istektir. Adeta dinsel bir yönelim. Böylelikle rakibi dinlemek, hamlelerini tahminin yanı sıra izlemek hayati bir önemi haiz. Kayıp Kedi’de bu çabalara sıkça tanık oluyoruz.

8 - Yine sürprizi kaçırmak istemem ama kitap sanki biraz ucu açık bitiyor. Bu yarattığınız Seksek Ekibi’nin maceraları devam edeceği anlamına mı geliyor? Yoksa Türkiye’nin paralelcilerle daha çok uğraşacağı anlamına mı?
Emre Tuğrul gelecek serüvenlerde küresel siyasetin dümen suyunda serüvenler yaşayacak. Bugünün en sıcak konularının göbeğinde duracak. Eskiden yazarlar Batılı ajan gözüyle romanlarda bizi anlatırdı.  Örneğin Ian Fleming’in Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında James Bond ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  tasvir eder:
Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler.
                                                                                             Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.

Şimdi sıra bizde. Biz de onları yazacağız.

Cemaatın ‘Güdümlü İhanet Departmanı’na  gelince, bu bir süreç. Tsunami vurdu toplumumuza. Artçı depremler olacak ve esas hasarın onarımı uzun sürecek. Bir nokta daha var. Paraleli, ‘Protestan Müslüman’ ve yurtdışındaki okullarda beyni yıkanmış öğrenci yetiştirme makinesi gibi tasavvur ederseniz belli ölçüde başarı kazandığını düşünebilir ve bu şartlarda misyonunu tamamladığını söyleyebiliriz.  

Bir anekdot anlatayım. Yıl 2004. Hollandalı alt kat komşumla bir sohbette bana ‘Ilımlı Müslüman’ terimini kullanınca tepki vermiştim. Post Modernizmde eşcinsellik aşırı vurgulanır malum. İtirazıma şaşınca ona buradan yaklaştım. ‘Ilımlı eşcinsel deniyor mu?’ dedim. Telaffuzundan bile korktu. ‘Tabii ki demeyiz.’ dedi. ‘Cinsel tercihi böyle sınıflandırmıyorken, bin beş yüzyıllık bir dinin mensubunu nasıl kategorize edebilirsin?’ deyince terimin abesliğini kavradı. Dinler Arası Diyalog da böyle bir fesatlıktır. Neyse ki itibarı iyice söndü.

Yanı lafın kısası Vesayet 2.0’ın kalıntıları ve yapımdaki Vesayet 3.0 kahramanımızın konusu olabilir ileride.

9 - Kitapta sinematografik bir kurgu dikkat çekiyor. Böyle bir kurguyu neden tercih ettiniz?
Ben iflah olmaz bir film âşığı olarak sinematografik anlatımı otomatik olarak yaparım. Bütün romanlarımda böyledir. Bazen daha yoğunlaşır. Bölümlerin kesimi sırasında kendimi bazen film montaj aparatının arkasında oturur gibi hissederim. Kayıp Kedi’nin bir gün film yapılmasını isterim tabii. O ünlü romanı ve filmini hatırlayın. ‘Kim korkar hain kurttan?’

10 – Kitaptaki kahramanlardan biri Borges çevirmeni. Borges de konu ediliyor kitapta. Buna da biraz değinseniz.
Borges’in özellikle Alef adlı öyküsünü kitabın içinde bir deneme gibi işliyorum. Alef’le kurguya bir katman daha ekleniyor. Merkezi her yerde, çevresi hiçbiryerde olan bir küreyi hayal etmeye çalışın. Ana konuya bayağı uygun. Bir de sert, acımasız dünyada edebiyatın teskin ediciliğine sığınan kadın izleği oluşuyor. Daha başka noktalar da mevcut haliyle. Tlönlüler gibi. Bunu keşfetmeyi Borgessever okura bırakalım.


11 - Son olarak kitabınızı kediniz Fıkır’a ithaf ediyorsunuz. İlginç bir hikayesi var bunun. Bundan da bahseder misiniz?
Bu kitabın kurgusunu hazırlarken adını Kayıp Kedi olarak kararlaştırmamdan bir hafta sonra çok sevdiğimiz ve güç bela yaşatarak büyüttüğümüz kedimiz Fıkır kayboldu. Aradan neredeyse bir yıl geçti. Bu nedenle kitabı ona ithaf ettim. Başlık Kayıp Kedi, yayınevi Kırmızı Kedi, ithaf kediye. 3 kedi bir araya geldi.
x
     

19 Mart 2018 Pazartesi

Çanakkale ve Vatan Sevgisi Zimmeti




Çanakkale’de gencecik bedenler bu topraklar için kitlesel olarak canını feda etti. Bazısı çocuk yaşta olan askerlerin şehadeti vatan sevgisini gelecek kuşaklara, bize adeta zimmetledi.

O sayede bugün Haçlı-Siyonist tezgâhlar, Birinci ve İkinci Gladyo girişimleri, ruhen kolonileşmiş her görüşten aydının bunca gayretine rağmen teslim olmuyor ve hergün biraz daha diriliyoruz.

O gün Çanakkale’ydi bugün Afrin.

Bütün şehitlerimizi sevgi ve rahmetle anıyoruz.


28 Şubat 2018 Çarşamba

28 Şubat Darbesi ve Post Modern Hain Çöplüğü






Üniformalı ve sivil hainler, işbirlikçi medya, BÇG, FETÖ, yani kısaca NATÖ taifesi 28 Şubat Post Modern Darbesi’ni organize etti.

Buna ek olarak bu güruha dahil olan bazı profesörlerin Abdülhamid’in Kütüphanesi’ndeki nadir eserleri çöpe attığını okudum. Bir kısmı kurtarılmış neyse ki.

Bu rezil rüsva zatların tümünü şimdi tarihin Post Modern Hain Çöplüğü’nde ağırlıyoruz.






9 Nisan 2017 Pazar

Haydi EVET





Merkel, Gezi-Fraulein’ı Roth ve Wilders 16 Nisan Referandum’u için HAYIR diyor. Normal. Çünkü Almanya siyasi ve ekonomik alanda Yeni Türkiye’yi kendine rakip görüyor. Güçlenmesini ve bölgesinde egemen hale gelmesini istemiyor.

NATÖ ve FETÖ de HAYIR diyor. Amaçları ortada. Son olarak 15Temmuz işgal girişiminde başarısız oldular.

PKK da HAYIR diyor. Sıkıntısı büyük. TSK göz açtırtmıyor.

Bir de ülkemizde bunların destekçi ve yardakçıları var. Onlar da HAYIR diyor.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde gelecek görmeyenler var; HAYIR diyorlar.

Ve bizler 'Haydi EVET' diyoruz.


NOT: Devletin zirvesi Gündoğdu’daydı. Yenikapı, yani EVET ruhu alanı engin bir deniz gibi doldurdu. Adeta formatladı.

29 Ocak 2017 Pazar

GEZİLEPSİ

GEZİLEPSİ

Bir daha Gezizekâ sözcüğünü kullanmayacağım.

Bu terimi asla birini gerizekâlılıkla itham için kullanmadım, ama ses benzerliği nedeniyle anlam kayması yaşanıyor. Zekâ geriliği kalıcı bir arızadır ayrıca.

GEZİLEPSİ dersek genelde geçici bir arızayı işaret etmiş oluruz.
GEZİLEPTİK şeklinde de kullanımı var.
GEZİLEPSY şeklinde yabancı dilde de söylenebiliyor.

Kısa tanımı şöyle:

Aradan geçen bunca zamanda Gezi Olaylarında Küresel Sermayenin, Batılı ülke ve gizli servislerinin, FETÖ’nün, Nusayriler’in, rahmetli Atilla İlhan’ın ünlü kadrosunda yer alan bazı aydın, siyasi, medya mensubu, akademisyen vb.’nin başat rolünü inkâr edenler için konmuş bir teşhistir.  

22 Ocak 2017 Pazar

Hrant Dink’in Ah’ı Tuttu

Hrant Dink’in Ah’ı Tuttu

Hrant Dink’in ölümünden bu yana 10 yıl geçti. Hrant Dink hakkında yazı yazan, ölümünün arkasındaki sır açığa çıkmasın diye çaba gösteren, bu nedenle ödül bile alan malum gazetecilerin bazıları şu anda Fetullah Gülen Terör Örgütü hesabına çalışmak suçundan içeride. Bir kısmı aynı çizgiden giderek yurt dışına kaçtı. Vatan hainliği modeli inşa ediyor.

Daha yakın zamanların tanınmış isimleri için ne hazin sonuç. Modern ölüm geldi buldu onları. Bu kötü namla anılacaklar. 

22 Aralık 2016 Perşembe

KAYIP KEDİ İncelemesi:1

Oylum Yılmaz 01-06-2015
Sabit Fikir


Kayıp kedi, aranan vicdan
http://sabitfikir.com/sites/all/themes/sabitfikir/img/trn1.gif
Kayıp Kedi'nin tartışmalı siyasi önermesini kabul edip etmemeyi bir kenara bırakırsak eğer, elimizde Türkçe edebiyatta nadir bulunan bir siyasi polisiyeyi okuma fırsatı kalıyor.
http://sabitfikir.com/sites/all/themes/sabitfikir/img/trn2.gif
Altı ayda sadece tek bir geminin geçtiği bir nehrin üzerindeki köprüde, tek işi o gemiye yol vermek olan bir bekçi... İnsansız, büyüleyici bir doğanın içinde, aylarca hiç konuşmadan, sadece okuyarak, yazarak yaşayan; yalnız bir romancı imgesi… Benim hayatımda ilk karşılaştığım yazardı Sadık Yemni. Bundan yıllar yıllar öncesinde, henüz bir lise öğrencisiyken gittiğim kitap fuarında tesadüfen söyleşisine katılmış, anlattıklarından büyülenmiştim. Bu tuhaf tesadüften midir bilmem, hâlâ düşünüp dururum kendi kendime; fanteziye, gizeme, polisiye edebiyatına bunca tutkunluğum ve doğanın içinde yalnız kalarak yazma gayretim? Yemni bilse bana eminim söylerdi, sırları açarken başka gizemlere giden yolu gösterirdi...

Evet, Sadık Yemni’yi Muska, Yatır, Amsterdam’ın Gülü’yle tanımıştık hepimiz. Capcanlı dilini, anlattığı günden ve zamandan koparmadan gerçeğin içinden çıkarıyor, tekinsizin, tuhafın, olağanüstünün alanına zarifçe süzülüyor, hakikat ve hayal arasında düşündürücü, etkileyici bir ağ dokuyordu. Zamanla kalemi fantastikten polisiyeye kaydı, bir yazar olarak polisiye verimleri çoğaldı. Şimdi yine bir polisiyeyle karşımızda: Kayıp Kedi, Yemni’nin son romanı. 

Kayıp Kedi bir polisiye, daha doğrusu ülkemizde örnekleri ender görülen bir siyasi polisiye. Kendi adıma, siyasi alanı bunca kaygan, bunca kaypak bizim gibi coğrafyalarda siyasi polisiye yazmanın ne güç bir iş olduğunu tahmin ederim. Baştan söyleyeyim, Yemni bu güç işe hiç zorlanmadan dalmış, kendi siyasi önermelerini de hikayeye ustalıkla yedirmiş. Siyasi önermelerine katılmak konusuna gelince, işte onu tartışmaktan bitap düşebileceğimizi garanti edebilirim. Ama öncelikle Kayıp Kedi’nin hikayesine geçelim. 

Çok karakterli bir roman

Genç bir kadın cinayetiyle başlıyor Kayıp Kedi ve bu cinayet üzerinde şekilleniyor. Yemni’nin yazı evreninin mekanı İzmir’dir. Hikayemiz de yine İzmir’de geçiyor elbette. İşin içinde İstanbullular, Ankaralılar, Avrupalılar, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında doğup büyümüş insanlar var ama kesiştikleri yer İzmir. Sıcak bir İzmir gününe, çok yakın bir arkadaşının, hem dostu hem de kiracısı olan Meral’in cesedini bularak başlıyor kahramanımız Deniz. Orta yaşa gelmiş, iyi bir çevirmen, kedisever, yogasever, orta halli, duyarlı, hoş, tam bir İzmir kadını. Meral’le olan tanışıklığı onu polisiye bir maceranın içine sürüklüyor. Daha doğrusu kendi canını korumaya çalıştığı bir vahşetin içine. Meral’in gönül ilişkileri onu bir şekilde devlet içindeki “paralel yapı”nın hedefi haline getirmiş. Dolayısıyla şimdi Deniz de bu yapılanmanın hedefinde. Yazara göre hükümetin “paralel yapı”ya karşı açtığı savaş bir parça göstermelik, artık iyice ortaya çıkan yapıyı görünürde yok etmeye çalışıyorlar ama işin özünde, daha derinde bir yerlerde, onu yaşatmak amaçları. İşin içinde olanlar, yani dini inançtan yola çıkarak sonsuz zenginliğin yolunu bulanların vicdanları en temel düzeyde rahatsız, dolayısıyla Deniz’in hayatını korumaktaki en büyük şansı bu rahatsız vicdanlar. Kendi şebekesine savaş açan İslamcı zengin Behdi Ülger, işte bu nedenle hikayemizin baş kahramanlarından bir diğeri. Onu, yaşadığı iç çatışmalar ve hayatta edindiği güç kahramanlaştırıyor. Bir diğer önemli kahramanımızsa Emre Tuğrul. MİT için çalışan, teknolojiye hâkim, zeki bir ajan. Emre Tuğrul’un sağduyusu, yeteneği onu klasik bir polisiye kahramanı yapıyor. Ama bir şekilde tutturduğu doğru yol, bir anlamda yazarın düşüncesinin doğrultusunda hareket etmesi, içsel çatışmasızlığı, kahramanlığını ve hikayeyi zayıflatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Özdeşim kuracağımız en önemli kahramanlardan biri olduğu için Emre Tuğrul, devletin içinde var olma özelliğiyle de bizi kendisinden uzaklaştırıyor. 

Kayıp Kedi çok karakterli bir roman. Yemni kahramanlarını olay içinde, hal ve tutumlarıyla, onlar hakkında verdiği kısa ama doyurucu bilgilerle capcanlı çizmeyi başarıyor. Dolayısıyla kim neydi diyerek sıkıntılanmadan kendinizi hikayenin akışına bırakabiliyorsunuz, diyebilirim. Hikaye de baş döndürücü bir hızla, iyi bir akıcılıkla ilerliyor, okurunu merak uyandıran sona taşıyor. 

Gelelim, en başta sözünü ettiğimiz siyasi önermeye. Kayıp Kedi, Türkiye’deki “paralel yapılanma”yı konu edinmesi bakımından ilk polisiye örnek. Sadık Yemni bunun içinden, hükümet, muhalefet, derin devlet üçgeninden, yepyeni bir sağ ve sol önermesi de çıkarıyor. Alegorik olarak, teknoloji yardımıyla her şeyi görmek ve duymak isteyen daha maddeci, kendiyle çatışan bir İslamcı sağ gösterirken; maddi dünyayı kullanımda bir sınırın bulunduğu, maneviyatı boşlamayan Anadolu merkezli bir sol ideali kurguluyor kahramanları aracılığıyla. “Çok ideal bir söylem biliyorum. Saf bir yanı da var belki. Özellikle bu konjonktürde. Süleyman Tapınağı’nı üçüncü kez inşa ederek Armageddon’u başlatma, tanrıyı kıyamete zorlayarak The Mehdi’ye davetiye çıkarma fikrinden çok daha olgun, gerçekçi ve insansever bir fikir ama.” Dediğim gibi tartışmalı bir siyasi önerme bu. Kabul edip etmemeyi bir kenara bırakırsak eğer, elimizde Türkçe edebiyatta nadir bulunan bir siyasi polisiyeyi okuma fırsatı kalıyor. Karar her zamanki gibi okurun...


16 Aralık 2016 Cuma

Seferberim

Gezi Olayları sırasında kırmızı alarma geçtim.
17-25 Aralık 2013'teki Hukuk Darbesi sonrasında teyakkuza geçtim ve Kayıp Kedi romanını yazdım.
15 Temmuz 2016'dan beriyse seferberim.
14 Aralık 2016 tarihinde başkomutan tarafından Milli Seferberlik ilan edildi.

27 Ekim 2016 Perşembe

Morgenland’ın James Bond’u

Morgenland’ın James Bond’u



Dupin’den Holmes’e ve Bond’a
Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’ü, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpen’ler, Fantoma’lar ve de bazıları yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Piyasa aynı zamanda Agatha Christie ve Carter Dickson çevirileri kaynıyordu. Zekâlarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydi. 

Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin karakteri ve Altın Böcek öyküsü 11-12 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur. Poe bu iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları, yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullanmaktayım.

Sherlock Holmes’ün  ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantoma’nın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır. James Bond ise bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencereydi. Karayipler, Güney Amerika, İsviçre, Afrika, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum.

Ian Fleming İstanbul’da
James Bond’un yazarı Ian Fleming 1956 enterpol konferansına katılmak üzere İstanbul’a geldi. Tam o sırada patlayan 6-7 Eylül olaylarına tanık oldu. Sonrasında ünlü iş adamı Oxford mezunu Nazım Kalkavan’ın Beylerbeyi’ndeki yalısında kaldı. Nazım Bey ona Türk misafirperverliğini gösterdi. Çok iyi ağırladı. O kadar ki, Ian geldiği heyetle geri dönmedi; Nazım’la birlikte şehrin altını üstüne getirdiler. Ian Fleming’in biyografisini yazan John Pearson, Rusya’dan Sevgilerle kitabındaki önemli karakterlerden biri olan Türk Darko Kerim ile Nazım Bey’in benzerliğine değinir. Darko karakterinin Fleming’in en çok önemsediği kahramanlarından biri olduğuna ve ikili arasında dostluktan öte bir ilişki olabileceğine dikkati çeker.  

Biz gelelim Darko Kerim karakterine. Darko Kerim, Bay Bond İstanbul’a gelince onun baş yardımcısı olur. Kendisi İngiliz gizli servisi MI6’in en güvendiği adamlarından biridir. İstasyon T’nin başıdır. Bir konuşmasında ‘Önce Allaha, sonra Kraliçeye bağlı olduğunu’ söyler.

Sayfalar ilerledikçe James Bond, Kerim’in hantallığından, oyun kurma yetisindeki kusurlarından sık sık yakınır. Bir keresinde kritik bir çatışmada Kerim’in hayatını kurtarır. Darko Kerim sonunda Bulgaristan’a giden trende kendi tedbirsizliği nedeniyle öldürülür. Darko, Slav dilinde hediye anlamına geliyor. O sıralarda Avrupa’ya işçi göçü başlamamış olsa da kara kafa çağrışımı da mevcut haliyle. Kerim de cömert, ikram edici, vaadini yerine getiren vb. demek malum. Bay Fleming besbelli isim seçerken sözlük kullanmış.

Modern Türkler!
Ian Fleming bu kadar samimi ve içten ağırlanmalar, İstanbul’da gezip tozmalardan sonra yazdığı Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında James Bond ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  tasvir eder:
Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler.
                                                                                             Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.

Boğaz’da sefa sürmüş, sofrasından kuş sütü eksik edilmemiş bir İngiliz bunu niye yapar? Bizzat tanık olduğu 6-7 Eylül olayları tek başına neden olabilir mi? Darko’ya niye haşin davranır peki? Bond’un egosunu zirvede tutmak için mi? Oryantalist ruh mu?

Bir Not: 1963 yılında gösterime giren Rusya’dan Sevgilerle filminde Darko Ali Kerim Bey rolünü Meksika kökenli aktör Pedro Armendáriz oynadı. O sırada kanserdi. Ölümcül olduğunu biliyordu. Sette morfin kullanamadığı için çok acılara katlanarak filmi tamamladı. Bunu sırf ailesinden arkasında kalacaklara biraz para bırakmak için yaptı. Film çekimleri bitince de intihar ederek hayatına kıydı.

Len Deighton’ın Harry Palmer’ı
Bir gün elime The Ipcress File  adlı bir kitap geçti. 1962’de basılmıştı. Gülten Suveren’in çevirisiydi.  Kitap filminin gösterime girdiği yıl olan 1965’te filmin adıyla, Ani Tehlike başlığıyla basılmıştı. Romanda kahramanın bir adı yoktu. Birinci tekil şahıs yazıldığı ve zaman zaman sahte pasaport kullandığı için kitaplarda baş kahramanın adı geçmiyordu. Film uyarlamasında ona Harry Palmer adı verilmişti.

Harry Palmer silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Kitapta bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryen koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve Üçüncü Dünya’yı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı.

Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle sarsılırken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler, vuruşma ve dövüşsüz yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak  bana yepyeni bir bakış açısı kazandırmıştı.

Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan  Horse Under Water (1963)’dı.  Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Avrupa’da Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze- Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin - A Billion Dolar Brain (1966),  Casus Hikâyesi -  Spy Story (1974), Dünkü Casus - Yesterday Spy (1975) Güneş Yayınları tarafından 1990 yılında basıldı.  Pırıl Pırıl Küçük Casus - Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiye-casusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı.

Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funural in Berlin ve A Billion Dollar Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif-casus  filmi olarak damgalandı. James Bond kadar ünlüydü.

Entelektüellerin James Bond’u 
1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, St. Petersburg Gecesi - Midnight in St. Petersburg  ve Bu Kurşun Pekin’e - Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya ve Pasifik’e yönelmişti. Piyasaya yeni hasımın (Müslümanlar) sürümü yapılıyordu. Avrupa dergileri ve  gazetelerinin bazıları Entelektüellerin James Bond’u başlığını kullandı, ama esas revaçta olan ‘diğer Bond’tu.


Cezmi Band 007,5 Zamanları
İlk James Bond kitabı olan Royal Gazinosu – Casino Royal 1953 yılında basıldı. Aradan altmış küsur yıl geçti. Dünya değişti. Türkiye de bundan nasibini aldı. Ian Fleming 1964’te İnsan İki kere Yaşar – You Only Live Twice romanını yayımladığı sıralarda Anadolu insanının dış dünyaya açılarak ikinci hayatını yaşamaya başlaması çok önemli bir aşama. Bu benzetmeyi sıkça yaparım, benim gözümde Türklerin Avrupa’ya göçü Mars’a insanlı araç indirmek kadar önemli bir gelişmeydi. Sonuçları muazzam oldu.

Türkiye halkı altmış ortalarında ruh ve beden olarak sımsıkı içine kapalıydı. Avrupa’ya misafir işçi olarak gitmesiyle bu cenderede sıkışmışlık hali sona ermiş ve halk makus talihinden sıyrılmaya başlamıştı. Ressurrection denebilir, bir dirilişti. Göçmenlik Türkiyeliler için harika bir açılış oldu.

Yetmişlerde yurt dışına sınırlı ölçüde ve acayip kısıtlamalarla çıkılabiliniyordu. Bankalardan kişi başına güç bela yüz dolar alınabiliyor, geri kalan miktar için herkes kendi dövizini aracı bürolar kanalıyla kayıt dışı, ilegal yoldan buluyordu. Türk lirası henüz konvertibilite edilmemişti. Yurt dışına telefon edebilmek için bazen günlerce bekleniyordu. Yetmişli yılların sonunda Amsterdam’dan İzmir’e telefon edebilmek için büyük postahanede ortalama üç-dört saat bekliyor, bazen boş hat bulunmadığı için kös kös eve dönüyordum. Sosyal medya araçları henüz mevcut olmadığı için Türkiye dışında ne olup bittiği bilinmiyordu.  Dilimiz takatsizdi, tarih bilincimiz kısıktı. Moderniteyi tanıma kodlarımız eksikliydi. İdeoloji markalı deli gömlekleri kapış kapış gidiyordu.

Bu satırları yazarken 1965 yılında gösterime giren Cezmi Band 007,5 filmi geldi aklıma. Öztürk Serengil başrolü oynuyordu. Ajandı. Selma Güneri ve Sevda Ferdağ da bizim iyi kız ve art niyetli şuh kadın rollerini bölüşmüşlerdi.  Dünya harıl harıl heyecan ve konjonktür yüklü casus filmleri çekerken biz ancak karikatürüyle avunabiliyorduk.

Morgenland’ın James Bond’ları
Morgenland, Almanca Güneş Ülkesi, Şark Dünyası, Doğu ülkeleri anlamına geliyor. Şark Dünyası eskisi gibi pasif ve yönetilen durumda değil. Dünyanın ekonomik ve siyasi ağırlığı doğuya doğru kayıyor. Morgenland’ın istihbarat servisleri şu anda örneğin Orta Doğu’da ve Afrika’da harıl harıl çalışıyor.

Dünya yeni bir oluşumun eşiğinde. Arap baharları başka bir düzene evrildi. Türkiye’de Gezi olayları meydana geldi. Mısır’da seçilmiş hükümet darbeyle yıkıldı. Ukrayna bölündü. Suriye’de iç savaş sürüyor. DEAŞ namı diğer IŞİD, El Kaide, Boko Haram, PKK, PYD, DHKP-C tanıdık gizli istihbarat kuruluşlarının taşeronları olarak sahnede. Ocak 2015’te Charlie Hebdo karikatüristleri gizli servis planlarıyla hunharca katledildi ve sonuç müslümanlara fatura edildi. Dünya çapında işgören bir İslamofobi tezgâhı kurulmuş durumda. Asimetrik savaşlar zamanı. Başta ülkemizde olmak üzere bölgede enformasyon ve gizli servis faaliyetleri gırla gidiyor. Ekonomik darbeciler de boş durmuyor.

FETÖ denen suç örgütü Batı’nın gizli emellerine hizmet veriyor. Bu suç örgütü 15 Temmuz gecesi askeri bir darbeye kalkışarak tanımı çok zor olan bir ihanet sergiledi. Yaptığı hasarın tamiri uzun sürecek. Kriptoların tümden faş edilmesi de öyle.


Böyle bir hengâmenin tam göbeğindeyiz.  Bitmez tükenmez bir yazı malzemesi. Şu anda Türkiye’de sergilenen kumpasların ıcığını cıcığını ortaya seren kitaplar yazılıyor. Bunların sayısı giderek artacak. Filmleri ve dizileri çekilecek. Gelecek kuşaklar için çok ilginç bir heyecan kaynağı ve ders malzemesi olacak. 

2004 yılında bir konuşmamda ‘Yeni Kafka’lar Avrupa’da yaşayan Türkler arasından çıkacak’ demiştim. Bundan kastım Avrupa’da giderek belirginleşen Yeni Kafkaesk Ortamdı. Avrupa’da yaşayan Türkiyelilerin bu kasvetli atmosferi eserlerinde yansıtmalarını kastetmiştim. Meleklerin önünde eğildiği kimseler Kafkalaşamaz. Düşkünleşebilir, bedbinleşebilir, inancı zayıflayabilir, ahlaktan fire verebilir; ama fıtratındaki muhkem yapı onu kolay kolay böcekleşme aşamasına sürüklemez.

2016’da, on yıl sonra  bir sözüm daha var: MIT’in giderek millileşmesi nedeniyle önümüzdeki on yılda dünyaca ünlü casus romanları, Morgenland’ın James Bond hikâyelerinin en heyecanlıları Türkiye’de yazılacak.  Hatta yabancı yazarlar Türkiye merkezli gerilim romanları yazmaya başlayacak.

İkinci Abdülhamit de 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında yüksek sayıda memur ve ajan kullanıyordu. İstihbarat ağı emperyal bir devletin olmazsa olmazıydı. Şimdi yine aynı düzene geri dönülecek. Önümüzdeki on yıl Türkiyeli James Bondların altın yıllarına hazırlık yılları olacak. MIT teşkilatı ikibinli yıllara kadar sadece yurt içinde etkinliği olan içe dönük bir kurumdu. Kendi insanını fişlemekle iştigal ediyordu. Bu nedenle bizim uluslararası bir ajanımızın olması mümkün değildi. Yeni MİT bu sıkışmışlık ve ataletten sıyrılıyor yavaş yavaş. Namı parlıyor. Çevre ülkelerde ve giderek dünya ölçeğinde operasyonel güce kavuşması çok sürmeyecek.

John le Carre, Len Deighton, Graham Green gibi yazarların İngiliz gizli servisi MI6 ile ilişkisi üzerine çok yazılıp çiziliyor. Casusluk türündeki ünlerini biraz da bu tarafa borçludurlar. Yakın gelecekte MİT kaynaklarından beslenen Türk yazarlarını okuyacağımızı söyleyebilirim.

Dünyaya geniş açıyla bakan, tarih bilinciyle hareket eden ve hinterland avantajının farkında olan bir Türkiye’nin, sıfırıncı meridyenin esas sahibinin kendi James Bond’larını çıkarması yakındır.

                                                                                                          Sadık Yemni – 2015 -2016