15 Mart 2017 Çarşamba

Bir Öykü: Fauton Kaçakları


Fauton Dizisi :1

  Kadının adı Meliha’ydı. İkinci katın camından dışarıya bakıyordu. Gün içinde trafiği kanlı canlı olan caddede normal olmayan bir şeyler fark etmişti. Bu nedenle gözlerini kısmıştı.  Saniyeler aktı gitti. Bir şey olmayınca dönüp hemen arkasındaki sandalyede arkası dönük oturan kısa beyaz saçlı adama baktı. Gazete bulmacasına dalmıştı yine.
  Meliha tam ona caddeyle ilgili bir şey diyeceği sırada hissikablelvukuyla başını caddeye çevirdi. O şey yine oluyordu. Kadın caddenin karşı tarafında sola doğru giden iki bölmeli kırmızı otobüsün hemen arkasından gelen beyaz BMW’yi görünce nefesini tuttu. İçinden ‘Araba şimdi otobüsü sollayacak ve karşıdan gelen şu turuncu minibüsle çarpışmasına ramak kalacak’ diye geçirdi.
  Soluk almadan akan giden saniyeler sonrasında tuhaf bir şey hariç her şey düşüncesi doğrultusunda gerçekleşti. Turuncu minibüs vaktinde fren yapınca çarpışma son anda engellendi. Karşılıklı ateş eden silahşörler gibi araçların klaksonları çaldı ve sustu. Meliha bu sahneyi defalarca görmüştü. Farklı olan camın tam karşısında karşı kaldırımda duran lacivert tişörtlü, uçuk mavi pantolon giymiş kumral bir kadındı. Çok genç durmuyordu. Elli başları falan diye tahmin etti Meliha. Kilosunu iyi korumuş ama. Sol elinde dondurma vardı. Bakışları karşılaşınca sağ elini havaya kaldırarak kendisine neşeli bir selam verdi. Vitrininde beyaz harflerle Libase yazılı bir butiğin önünde duruyordu. Aralarındaki mesafe taş çatlasa yirmi beş metreydi. Meliha gayri ihtiyari aynı hareketi yineleyince kadın ‘Gelsene aşağıya’ işareti yaptı.
  “Meliha, uskumrugiller ailesinden iri bir balık. Yedi harfli. Üçüncü harfi K.” 
  Kadının ‘gel’ çağrısı ve kocası Fehmi’nin son bir saat içinde belki yirmi defa tıpatıp aynı şekilde söylediği sözler bir arada uyuşuk duran bilincinde bir sıçrama yaptı.
  “Fehmi gel şuraya bir bak.”
  “Balığın ismi ne olacak peki?”
  Meliha, ‘Orkinos’ demekten son anda vazgeçti ve “Çabuk dedim. Gel bak şuraya.”
  Adam ses tonundaki heyecan tınısından etkilenmişti. Elindeki kurşun kalemi gazetenin üstünde bırakıp ayağa kalktı ve aheste adımlarla yanına geldi. O gelene kadar turuncu minibüs, beyaz BMW ve otobüs iyice uzaklaşıp görünmez olmuşlardı. Ona el sallayan kadın el kol hareketi yapmayı bırakmış aynı yerde duruyordu. Meliha kadını çok merak etmişti, ama önce ondan daha yakıcı bir düşünceyi test etmek istiyordu. Kadın ve meçhul niyeti şimdi ikincil önemdeydi.
  “Ne var?”
  “Biraz bekle. ”
  “Neyi bekleyeyim?”
  “Biraz sabırlı ol ve dinle. Birazdan şu taraftan kırmızı renkli uzun bir otobüs gelecek. Arkasından hızla bir BMW yetişecek, yeni model beyaz bir BMW, onu sollayacak ve de karşıdan gelen turuncu bir minibüsle çarpışmalarına ramak kalacak. Karşılıklı korna çalıp gidecekler.”
  “Nerden biliyorsun?”
  Meliha içini çekerek lacivert tişörtlü kadına baktı. Ellerini göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Kadını hiçbir yerden tanımıyordu, ama zihninde bir aşinalık akısı parlamıştı. Nefesini tutup bekledi. Hımbıl saniyeler isteksizce akıp gitti ve ansızın sağ taraftan kırmızı renkli iki parçalı otobüs göründü. Sol taraftan da turuncu minibüs gelmekteydi. Meliha kocasına baktı. Adamın yüzü hayret yüklüydü. Beyaz BMW otobüsün arkasından gelip solladı. Klaksonlar çaldı ve araçlar yollarına devam etti. Kocası apışmış durumdaydı. Meliha da ondan aşağı kalır durumda değildi. Lacivertli kadına baktı. Aynı şekilde duruyordu. Meliha kadınla konuşmaya can atar olmuştu birden.
  “Nasıl bildin bunu?”
  “Durmadan aynı şey oluyor da ondan. Sen bana kimbilir kaç defa Orkinos’un K’sini sordun.
  Fehmi’nin yüksek tansiyon nedeniyle hep kırmızı olan yüzü bir ton daha kızarmıştı birden. “Vay canına!” dedi. “Ben de bu cama gelip kaç defa baktım. Kırmızı otobüs, beyaz araba ve turuncu minibüs. Bu ilki değildi.”
  Meliha kulakları uğuldayarak kocasına baktı. Belleğindeki belli belirsiz kıpırtılar kocasının haklı olduğunu söylüyordu. Başlangıç noktası sandığı yerde değildi. Karşı kaldırımdaki kadına baktı. Sırtı dönüktü bu defa. Butiğin vitrinine bakıyordu. İçinden bir ses ‘O biliyor. O biliyor. Git konuş.’ diyordu.
  “Ne yapıcaz?”
  Bu sözler üzerine kadın içini çekerek oturma odasına baktı. Sokak kapısına yakın duran iki mukavva kutu, bir masa, iki sandalye dışında oda boştu. Beyninde dayalı döşeli bir salon fotoğrafı belirdi ve kayboldu. Bordo koltuk takımları, divan, el örgüsü halılar, klasik tarzda sehpalar, büfeler, kristal kül tablaları ve duvardaki yağlı boya tablo. Fehmi’nin gençliğinde yaptığı Osman Hamdi’nin ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ tablosunun bire bir kopyası. Herkes hayran oluyordu becerisine. Beş bin liraya alıcısı bile hazırdı. Peki odanın böyle boş olması ne demekti?
  “Ben korkmaya başladım Meliha.”
  Meliha ‘ben de’ anlamına başını salladı ve masanın üzerindeki gazetenin tarihine baktı. 29 Kasım 2013 tarihli bir gazetenin bulmaca ekiydi. Kadının uyanan belleği bu odada meydana gelmiş çok tatsız bir şeyin ön bilgisini yollamıştı.
  “Bir şey yapmamız lazım.”
  Kadın kocasına baktı. Adam haklıydı. O kadın, o kadın biliyordu. Yardım edebilirdi.
  “Dışarı çıkalım.”
  Eskiden portmantonun olduğu yer boştu. İkisinin de ayaklarında ev terliği vardı. Dışarıda hava sıcaktı. İnsanlar ince giyimliydi, ama ayakkabı giymeden, üzerine ya da eline bir şey almadan dışarı çıkılır mıydı? Cüzdansız, kimliksiz, makyajsız. Birbirlerine baktılar ve ânında ‘başka çare yok’ fikrinde anlaştılar. Kocası mimikleriyle ‘sen yap’ mesajı yollayınca Meliha elini kapının tokmağına uzattı ve kapıyı kasaya bağlayan dili çözdü.

*

  Kapının karşı kaldırıma ve lacivertli kadının hemen dibine açılmasına çok şaşamadılar. Yüklendikleri şok nedeniyle şaşırma kotaları dolmuş ve hissiyatları bir anlığına kilitlenmişti.
 Lacivertli kadın sandığından daha uzun boylu ve daha yaşlıydı. Yetmişine merdiven dayamıştı; ama dinç görünümlüydü. İri ela rengi gözleri, boyalı gür saçlarıyla hoş bir havası vardı.
  “Geldiniz sonunda.”
  “Ne oluyor? Bir fikriniz var mı?”
  “Tanışalım önce. Adım Meral.”
  “Ben Meliha, kocam Fehmi.”
  Meral konuşkan ve sempatik biriydi. Ellerini sıktı. “Memnun oldum. Belediyenin bilgisayar kursunu başarıyla bitirdim. Beyin kanamasından ölmeden bir gün önce. Sonra kendimi burda buldum. Sabah akşam. Geceleri donuk akışlı bir bilinçle. Gündüzleri cadde trafiği hızıyla. Ama geriye doğru.”
  “Geriye doğru mu?”
  “Evet. Ben 2015yılının Şubat’ında öldüm ve neden bilmiyorum bu caddeye geldim.”. Kadın eliyle biraz ilerideki mini marketin önünde duran gazeteleri işaret etti. “Şu anda 2013 yılının 29 Kasım’ındayız. Şu elimdeki dondurmaya bak. Ne bir tek kez yaladım ne de bir damlası eridi aktı. Bunca zamandır böyle. Karnım acıkmadı. Uykum gelmedi. Canım sıkılmadı.”
  Meliha son dakikalarda bunu duymaya hazırlıklıydı, ama yine de sarsılmıştı.
 “Biz de mi?”
  Meral Hanım anlayışla tebessüm etti ve başıyla olumladı.
  Meliha yan gözle Fehmi’ye baktı. Adamın gözleri dolmuştu. “Şimdi ne olacak?”
 “Siz şu ana kadar gördüğüm ilk benzerimsiniz. Başkaları da olabilir belki. Sanırım birlikte geçmişe doğru kaymaya devam edeceğiz. Her sabah bir önceki sabah olacak.”
  “Böyle ne kadar devam eder ki?”
  “Orasını Allah bilir. Bekleyip göreceğiz. Geldiğinize sevindim. Yalnız hiç canım sıkılmadı, ama beraber olunca daha iyi.”
  Meliha kelimelerini tartarak dışarı saldı. “Öldük, ama bilinç taşımaya ve dış dünyayı deneyimlemeye devam ediyoruz. Bunun bir nedeni olması gerekmez mi?”
  “Gerekir tabii, ama aklımız ermez. Yıllardır buradayım. Tek bir mantıklı izah bulamadım bu varlık tezahürüme.”
  Meliha’nın belleğine geçmişe ait bilgiler üşüşmeye başlamıştı. Fehmi’yle üniversitede tanışmış ve evlenmişlerdi. İkisi de gıda mühendisiydi. Organik gıda malzemeleri satan bir dükkânları vardı. Çocukları olmamıştı. Penceresinden dışarı baktığı daire onların mülküydü. Yirmi iki yıldır orada oturuyorlardı. Sonra birden Meliha kendini bir arabada gördü. Beyaz bir arabaydı. Kocası kullanıyordu. Fotoğraflar gözünün önünden çok hızlı geçiyordu. Ne yaparsa yapsın kareleri sabitleyemiyordu. Yorgunluk verici bir işlemdi. Vazgeçip kocasına baktı. Onun yüzünde de ansızın hücum eden bilgilerle halleşen bir ifade vardı. Meral her şeyi kabullenmiş birine has tevekkülle tebessüm ediyordu. Meliha’nın beyninde birden çok gaddar bir soru patladı, ama bunu seslendiremeden araya bir olay girdi. 
  Beyaz bir otobüs tam önlerinde durmuştu. Eski model bir Mersedes’ti. Meliha’ya lisedeyken geziye gittikleri otobüsleri hatırlatıyordu. İçinde çoluk çocuk, adam kadın on kadar yolcu vardı. Aracın kapısı açıldı. İriyarı, esmer, Ayhan Işık bıyıklı bir şoför onlara bakıp gülümsedi ve “Haydi binin bakalım Fauton Kaçakları. Çabuk olun da geç kalmayalım.” Dedi.
  Meliha en önde duruyordu. “Siz de kimsiniz ya?” diye sordu hayretle.
  “Ben Fauton Kaçakları’nı toplayan üniteyim.”
  Meliha adamın konuşmasında ve ortamın üzerine yaptığı etkiyle organize bir şaka kokusu almıyordu. “Neymiş bu Fauton denen şey?” dedi.
  Şoför saygılı bir mesafesizlikle gülümsedi. “Kendileri foton üreten akıllı fotonlar. Bunlara Fauton deniyor. Fotonlar elektro manyetik alanların teşkili dahil evrendeki her şeyden sorumludur. Fautonların sayısı çok azdır. Bunlar bazen hayatlara öngörülmeyen, program dışı şekillerde müdahale ederler. Bunlara ancak belli bir dereceye kadar göz yumuluyor. Fautonların elektro manyetik dalga salınımlarında da bir sınır var. 10 21 Hertz en üst sınırdır. Zetta Hertz yani. Bu aşılınca geri toplanmaları gerekir. Yönetmelikte böyle yazıyor.”
  “Biz şimdi Fauton muyuz yani?”
  “Evet. Üstelik frekansınız 10 24 Hertz. Yotta Hertz deniyor. Buna izin yok. Çok sakıncalı bir seviye. Siz insan değilsiniz. Sandığınız gibi bir geçmişiniz yok. Kötü bir kopyadan ibaretsiniz. Bozunma katsayınız çok düşük. Tahribat çapınızsa büyük. Bu nedenle sizi alıp esas ait olduğunuz yere götüreceğim.”
  Meliha çok merak etmişti. “Neresiymiş orası?”
  Bunu ben izah edemem.” Dedi şoför. “Ben sadece gelir, alır ve götürürüm. Bilgim ve görgüm vardığım yeri, yani nihai kaynağı çözümlemekten acizdir. ”
  Meliha başını çevirip Meral’e baktı. Kadın bu işte bir hinoğlu hinlik sezmiyordu belli ki. Ayağını otobüsün basamağına koymaya hazırdı.  Kocası da benzer bir ruh halindeydi. Dışarıda  serseri gibi durmaktansa örgütlü bir girişime dahil olmak istiyordu. Meliha’nın da şaşırtıcı bir şekilde bunu yapmaya teşne olduğunu fark edince omuzlarını silkti ve sağ ayağıyla otobüsün alt basamağına bastı.

*
    Meliha bir rüyanın ardından uyandı. Etrafına baktı. Arabalarının içindeydi. Otobandaydılar. Fehmi direksiyondaydı. İstanbul’a Meliha’nın kız kardeşini ziyarete gitmişlerdi. Balıkesir’e, evlerine dönüyorlardı. Saatine baktı, sabahın dört buçuğuydu. Rüyasında gördüğü şeylerin algısı şiddetlenince içini bir korku bürüdü. Fehmi lens kullanıyordu, ama altmış sekiz yaşındaydı ve artık geceleri iyi görmüyordu. Kocasının ısrarı üzerine gece yolculuğuna razı gelmişti. Adam da onun ısrarı üzerine İstanbul’a gitmişti çünkü.
  “Bugün ayın kaçı?”
  Kocası sağırmışçasına sözlerine hiçbir tepki vermemişti.  Kısık gözlerle ileriye bakıyordu. “Sana söylüyorum Fehmi.” Dedi Meliha daha yüksek sesle.
 Fehmi’nin omuzlarında bir dirilme oldu. Hırıltılı bir şekilde nefesini dışarı saldı. Oturduğu yerde dikleşti. “Ne dedin?”
  Bütün gayretine rağmen sesi uykulu çıkmıştı. Meliha’nın içi iyice buz kesmişti. Araba yüz on beş kilometre hızla gidiyordu ve kocası muhtemelen son saniyelerde uyuklamaktaydı. Konuşunca dirilmişti.
  “Bugün ayın kaçı dedim.”
  Fehmi içini çekti ve gaza basan ayağındaki baskı gücünü azaltırken, “Ayın 28’i.” dedi. Sinyal vererek sağ şeride geçti ve hızını belirgin bir şekilde azalttı. Arkalarından turuncu bir minibüs hışım gibi geçti. Geçerken iki kez klaksona bastı. Fehmi de ona aynı şekilde karşılık verdi.
  Meliha içinden ‘vay canına’ dedi ve kocasının minibüs hakkında bir şey söylemesini bekledi. Unutmuştu belli ki.  “28 Kasım mı yani?” diye sordu.
  Fehmi, ‘hanım iyi misin?’ bakışıyla baktı, yüzünü süzdü ve başıyla olumladı.
  Meliha, 29 Kasım sabahındaki garabeti, yinelenen sahneleri, Meral Hanımı ve bir otobüsün onları almaya gelmeleri dahil her şeyi hatırlıyordu. Şoförün yüzünü unutmuştu. Alice Harikalar Diyarında’ki kedinin gülümsemesi gibi aklında sadece adamın bıyıkları vardı. Yottaları, zettaları, fautonları falan unutmuştu, ama aklında kalanlardan tek bir anlam çıkarmıştı. Eğer Fehmi vaktinde uyanmasaydı kaza geçirecekler ve 29 Kasım’ı göremeyeceklerdi. Meliha o garip rüyaları gördüğü uykudan tam zamanında uyanmıştı.
  “Eve daha ne kadar var?”
  “Elli, altmış kilometre falan.”
  Meliha, sol eliyle kocasının omuzuna dokundu. “Geldik sayılır. Az ileride nefis mercimek çorbası yapan bir yer var biliyorsun. Orada bir ihtiyaç molası verelim. Bir çorba içelim. Üstüne de bir kahve. Ne dersin?”
  Fehmi’nin yüzündeki itiraz çizgileri pek kısa ömürlü olmuştu. Az önce sol şeritte o kadar sürat yaparken bir anlığına uyuduğunu fark etmiş ve fena halde tırsmıştı. Yoksa direnir ‘Kahveyi evde ben yaparım.’ deyip gaza basardı.
  “Tamam.”
  Yolbaşı adlı çorbacının önünde durdular. Arabayı park ettiler. Meliha arabanın kapısını açıp sağ ayağını yere basınca camdan gördüğü şeyleri, Meral Hanımı ve kaçak peşindeki otobüs şoförünün bıyıklarını falan bir anda unutuverdi. 
                                                                                                                    Balçova Kasım 2013


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder