kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2016 Salı

Kadir'in kaderi mi, kaçınılmaz seçimi mi? - Nazarzede Kliniği İncelemesi

Kadir'in kaderi mi, kaçınılmaz seçimi mi?
Kadir Torun

SADIK YEMNİ’NİN NAZARZEDE KLİNİĞİ ADLI ROMANI POSTMODERN BİR ZAMANA ÖZGÜ, YERLİ BİR FAUST GİBİ YAŞAYAN BÜYÜK VE ZENGİN REKLAMCI KADİR’İN SEÇİMLERİ ÜZERİNDEN YOL ALIYOR.

Hızın, hazzın ve başarının, metropollerin en yükseğinde ve en görünür yerinde parlatılıp tek yol ve tek yön olarak gösterildiği bir zamanda başarılı bir reklamcının köşedeki kestaneciden aldığı beş liralık yedi kestanenin yedisinin de çürük çıkması sadece bu çağın kesin hazcılığına özgü bir felakettir. Öyle bir şeydir ki bu, gözünüze görünen tek şey bu yedi adet çürük kestanenin sadece ve basit bir biçimde çürük olduğudur. Oysa Sadık Yemni’nin son romanı Nazarzede Kliniği’nin kahramanı Ahmed Kadir’in asıl düşünmesi gereken şey bu beş liralık yedi kestanenin tam da onun ellerinde çürümüş olduğu gerçeğidir.

Aynı zamanda çürümeye yönelik bir nedenselliğin de unutulduğu bir başka gerçeklik vardır bu gerçeğin içinde. Değil mi ki, her saniyesine kadar hesaplanmış bir gün içinde her saniyeyi paraya tahvil ederek yaşayan bir adam için bu yedi çürük kestane hiçte hak edilmiş bir şey değildir. Hatta böylesine başarılı bir adam için büyük bir haksızlıktır bu…

Hele hele bütünüyle kazanmaya ve başarmaya yazgılı olduğu vesvesesi ile yaşayan bir adamın kırk tilkiyi birden dolaştırdığı yedi delikli başından aşan işleri arasında ağzının tadını bozan yedi adet çürük kestaneyse bu, bu felaket aynı zamanda deccaliyet zamanlarına özgü toplumsal bir felaket anlamına gelmek zorundadır. Zira böylesine değerli zamanları tüketen ve habire kazanan bir adamın ağzının tadını bozan bu yedi çürük kestanenin alınıp satılabildiği bir dünya baştan başa anlamını yitirmiştir. İşin daha da vahimi bu anlamsız dünyada bu gerçekliği bu başarılı reklamcıdan ve onu gibi ışıltılı hayatı yaşayabilen bir avuç insandan başkası fark etmemiştir.

BAŞARMAYA MECBUR İNSAN
Hızın, başarının ve sınırsızca kazanımın arsızca büyüttüğü bu deccaliyet zamanında ezberlenen algıya göre çürümenin insanın hem de kendi içindeki sebeplerini düşünmek ve kendisini sigaya çekmek gibi bir lüksü de yoktur. Zira bu deccal algısına göre her şeyin temizi, büyüğü, parlak ve özel olanı sadece ve sadece bu zamanda hız sahibi olanın, başaranın ve her ne pahasına olursa olsun kazananın hakkı olarak nitelendirip öylece belirlenmiş durumdadır.
Başarmaya yazgılı ve mecbur edilmiş insana kalan tek şey bu tescillenmiş ve belirlenmiş durum dışında her şeyi unutmak, geleceğe ve daha fazlasına kilitlenmek üzere yoluna çıkan anne, baba, aile, arkadaş, dost, sevgili gibi ayak bağı olacak her şeyden azade biçimde yaşamaktır. Bu anlamda geçmiş, her şeyiyle unutulması gereken bir geri zamandan başka bir şey değildir. Ve bu unutulması gereken geri zamanda bütün yapılanlar ve yapılmayanlar da sanki büyülü bir el tarafından sürekli biçimde silinip temizlenerek ileri zamanlardaki kazanımlar için güdüleyiciler olarak transfer edilmiş durumdadır.
Bu esnada isterse adını ‘Hız…Hızhız, Hazhız…’ diye yanlışça ezberlemiş olsun Ahmet Kadir’in Hızır Aleyhisselam’dan duyduğu şu değerli ikazı duyup işitse de bu ikazın gereğini yapacak ne zamanı ne de buna yönelik bir yeteneği de olmayacaktır.
Çünkü o Ahmed olmaktan çok Ahmet’tir. Hatta bunu da kimseye söylemeyecek kadar derin bir gizem içinde ilk adını hep saklayarak yaşadığı gibi gözbebeği şirketi ‘Modus Vivendi’nin yenilmez, yıkılmaz büyük patronu Kadir Bey’dir. Az biraz çalkantılı duygular içinde, samimi olduğu tek bir arkadaşı bile olmasa da, hâlâ telefonu çalmakta, konuşmakta, en azından yardımcısı Cem, şoförü ya da ne kadar çabalasa da eski nişanlısı Nehir’in hayatında bıraktığı boşluğa yerleştiremediği güzel kadın Suzan’la zoraki ve kısa sohbetler edebilmekte ve kendini yeni seviyesine her geçen gün daha da uyarladıkça daha bir güçlenmekte, eskiye dair ne varsa tümünü alt düzeylerde kalmış şeyler olarak sürekli biçimde ötelemekte ve iki yanından güle konuşa gelip geçen insan kalabalığını daha bir güçle yarıp geçebilmektedir. Hayat onun için bir bilgisayar oyunudur ve bütün oyunlar da son tahlilde kazanabilmek için oynanacaktır. Sürekli olarak yükselmek gereken mertebeler vardır bu oyunun her aşamasında. Yön yukarıya doğrudur ve tektir. Yukarıya hep daha yukarıya çıkmak şarttır. Çünkü bu zaman öyle bir zamandır ki, yükselmeyen muhakkak düşecektir.

İYİ OLMAK TERCİH MESELESİ
Büyük ve zengin reklamcı Kadir’in kaderi midir bu yoksa bile isteye seçip anlamlandırmaya çalıştığı ama bir türlü anlamsızlıktan kurtaramayıp giderek bütün varlığını esir alan bu anlamsızlığı anlam haline getirmeye doğru onu alıp götüren yeteneksiz yeteneğinin kaçınılmaz sonucu mudur?
Evet sevgili okur; Sadık Yemni’nin Nazarzede Kliniğiadlı romanında böylesine postmodern bir zamana özgü, yerli bir Faust gibi yaşayan bir kahramandır Kadir.
Hep göstermeye odaklanan ve son tahlilde herkesi görmeye ve görülmeye- nazar edilmeye, ama ne pahasına olursa olsun nazar edilmeye- hazırlayan bir zamanın başarılı kahramanıdır o. Bir inancın şeksiz şüphesiz mümini olmaktan zor bir şey yoktur bu zamanda. Zira bu zaman akıp geçtiği her bulvarda nice mega tuzakla dolu, her şeyi bir tık öteye kadar yakınlaştıran bir hipergerçekliğin zamanı olarak hakikatin kaybedildiği bir devirdir artık. Ve Kadir gibi başarılı insanlar da dahil herkes sürekli olarak izlenen noktacanlardır. Bu zamanın hâkimleri başarılı olmak isteyen bütün Kadir’leri işte böylesine acımasızca ödüllendirerek keyfe ve hazza boğmaktadırlar. Öylesine kaçınılmaz bir ruh çölleşmesi yaşanmaktadır ki, tıpkı bir zamanlar Nietzsche’nin söylediği gibi; ‘Vay haline, içinde çöl taşıyanın…’ diye ince ince yağan bir hüznü taşıyacak birkaç iyi kalpten başka yer de kalmamıştır artık.

Oysa iyi olmak, iyi olanı sevmek, hakkın ve hakikatin yanında olmak iyiyi, hakikati ve hakkı güya sevmek değil, direşken bir biçimde yanında durduracak kesinlikte içsel bir yetenek ve tercih meselesidir. İnsanın böyle bir tercihi yapacak yeteneği yoksa eğer, kısmetine devrin güzel kadını Suzan’lardan biri mutlaka düşecek lâkin, içinde çöl taşımayan Nehir’ler ellerinin arasından su gibi akıp geçecektir.

Nazarzede Kliniği
Sadık Yemni
Erdem Yayınları



12 Kasım 2016 Cumartesi

Mektupların Yazıldığı Yer (Kısa Öykü)

Mektupların Yazıldığı Yer    
                                                

  İlk mektup geleli altmış yılı geçti. 5 kuruşluk pulla şehir içi yollanmıştı. Şaşkınlığım bayağı dallı budaklı olmuştu. Çünkü mektup en gizli fikirlerimi, kimseye anlatmadığım ayrıntıları, birkaç naçiz sırrımı bilen biri tarafından yazılmıştı. Benmişim gibi davranıyordu. Benden ve kendinden biz diye söz ediyordu. O zamandan bu yana tam 114 mektup yolladı. Tek bir kez bana sen ya da siz diye hitap etmedi. Adımı hiç kullanmadı. Kendi adını da. İmza falan da atmadı.
  İlk mektup Beşiktaş postahanesinden yollanmıştı. O sıralarda Kurtuluş’ta Sopalı Hüsnü sokakta oturmaktaydık. Sekiz yaşındaydım. Okuma yazmayı yeni sökmüştüm. Annem sana bir mektup geldi deyince çok şaşırmıştım. 1948 yılıydı. Babama bile ayda bir mektup ya gelirdi ya gelmezdi. 
  Zarfın üzerinde Ziya Antepli yani benim adım yazmaktaydı. Annem benden çok merak etmişti. Zarfı kenardan yırtmamı sabırsızlıkla izliyordu.
Biz artık Fuat ve Emine ile konuşmayalım.Biraz küselim. Yalan söylediler. Sınıftaki vazoyu biz kırmamıştık. Bir de artık sarı bilye almayalım. Uğursuzluk getiriyor. Maviler ve lacivertler daha ehven. Cumartesi günü Ethem amcamız gelecek. Bize çikolata getirecek. Otomobiline binip gezeceğiz. Dondurmadan karnımız ağrıyacak, ama çok değil.
  O sırada evimizde telefon yoktu. Ethem amcamın geleceğini annem bile bilmiyordu. Okuldaki vazo işini de anlatmamıştım. Zarfın üzerindeki pul gerçekti. Damga da öyle. Cumartesi günü Ethem amcam, karısı ve yaşıtım olan kuzenimle birlikte çıkıp gelince apışıp kalmıştık. Mektubu Ethem amcam atamazdı. Çünkü Bursa’da oturuyordu. Ne Fuat’ı, Emine’yi, ne de uğursuz sarı bilyeleri bilebilirdi. Çok dondurma yemekten ötürü karnımın ağrıyacağını da. Sonradan annemle saatlerce bu konu üzerine konuşup durmuş, ama bir sonuca varamamıştık.
  Mektuplar düzensiz aralıklarla bugüne kadar sürdü. Önce babam, sonra annem bu dünyadan göçtüler. Makine mühendisi oldum. Bir firmada iş buldum. Evlendim. Bir oğlum oldu. O büyüdü. Şu anda Ottawa’da yaşıyor. Evli. Üç çocuğu var. İki yılda bir gelir beni görmeye. Annesi beş yıl önce beyin kanamasından vefat etti. Misafirlikteydi. En yakın arkadaşı arayıp haber vermişti. 
  Artık emekliyim. Oğlum yurtdışına gidip yerleşince Kurtuluş’da bir süredir boş tuttuğum baba evini satıp, Semra’yla evlendiğimizde taşındığımız Afet çıkmazındaki bu daireyi satın aldım. Sokağın ismi başka. Köşedeki Afet apartmanı nedeniyle semt sakinleri arasındaki lakabı Afet çıkmazıdır.
  Bu dairede geçen yıl bir ay arayla iki kez kalp krizi geçirdim, ama nefes alıyor kalmayı başardım. Şimdi ilaçlarla, doktor bakımıyla ve dostlarla sohbet ederek yaşamaya devam ediyorum.
  Mektuplar yeni adresimde de beni bulmaya devam etti. İyice seyrekleşmişti. Bu sabah hepsini yeniden tanzim ettiğim için kesin biliyorum. Son beş yıl içinde sadece altı mektup aldım. Sonuncu bu sabah geldi. Başka mektup gelmeyecek artık. Çünkü gizemli, sırlı mırlı mektupçum beni buluşmaya davet etti.
Yarından sonra, yani Pazar günü gel beni pazarda bul. Öğle
üzeri iki gibi falan. Hava azıcık yağışlı olacak, ama şemsiye gereksiz. Kafandan endişeli düşünceleri yelpazele. Öyle gel. Gel ve  gör beni artık.
  Ne kadar heyecanlandığımı hayal edebilirsiniz. Ömrüm boyunca bana mektup yollayan, beynimin en derinliklerindeki düşünceleri bilen, yakın gelecekten haberler veren kimseyi sonunda görebilecektim.
   Onu bulmak için neler yaptım bilseniz. Önce annem, sonra karım yardımcım oldular. Mektuplara elle dokunmuyor, yazılanları okumuyor olsalar delirdiğimi sanabilirlerdi. Mektupçu dostumun yakın gelecek bildirileri daima doğru çıkıyordu. En çok bu nedenle onlar da yazarı merak ederek ölüp gittiler. Veteriner olan babamın yaklaşımı farklıydı.
  ‘Bir iki mektubu okumadan yırt at. Yenisi gelmez göreceksin.’ Dışarıdan itiraz etmeme rağmen içimden ona hak vermekteydim. Merakım mıknatıs, gelen mektuplar demir tozlarıydı.
  Mektupları yazanı bulmak için bir ara postahanede çalışan bir arkadaşımı görevlendirdim. Adam araştırdı. Bir ip ucu bulamadı. O sıralarda postahaneye gelenleri gözleyen kameralar yoktu. Oradan bir sonuç alamadım.
  Yazı karakterlerinden anlayan bir arkadaşıma ikimizin yazılarını kıyaslamasını rica ettim. Çünkü el yazılarımız da biraz benziyordu. O da L’leri benim gibi bol virajlı yapmaktaydı. Arkadaşım yazıların kesinlikle iki ayrı kimseye ait olduğunu bulguladı. Hayalci, romantik yanlarımız paraleldi. Ama diğeri daha dinamik, kararlı, idareci tipli bir el yazısına sahipti.
  Mektup hikayesini annem, babam, oğlum ve karım Semra’dan başka kimseye anlatmadım. Açık delil olan pullu zarfları, benimkinden farklı elyazısını göstersem bile uzun vadede dalga geçilecek materyale dönüşeceklerdi.
 Bir de gizemi yayarsam seyrelecekti kaçınılmaz olarak. Bunu istemiyordum. Bu mektuplar, sıradan yakın  gelecek uyarıları, yapılan şeylerin ikinci bir merci tarafından irdelenmesi falan bana bir çeşit moral olmaktaydı. Sorunlarla mücadelede, hızla değişen dünyaya akıl erdirmede, uyum sağlama yarışında eğilmeden, bükülmeden, kırılmadan tek parça kalmamı sağlamaktaydı. İnsan bazen kalabalığın içinde bile kendini yalnız hisseder. Ben öyle değildim. Elle tutulur kağıtlar, üzerinde tarih basılı damgaların basılı olduğu zarflar tanığımdı ki, ben öyle değildim. Birinci olacak atı, en büyük ikramiyeyi kazanacak sayıyı söylemese de beni yakın gelecek için uyaran, düşüncelerimi en derinden paylaşan gizemli bir dosta sahiptim.
  Bundan birkaç yıl önce TekinsizX Öyküleri adlı bir kitap okumuştum. Orada Çiftil Olayı adlı uzun öyküde benim durumuma çok benzeyen bir olay anlatılmaktaydı. Finalde araştırıcı olağanüstü sonuçlara ulaşıyordu. Kitabın yazarına ulaşmayı denemedim. Google vasıtasıyla bunu yapmam çok kolaydı. Düşündüm ama uygulamadım. Çünkü o sırada hayalkırıklığına uğramaya hazır değildim. Sıradan yaşamlara müdahale sıradan olur.
   Cuma ve Cumartesi günleri vaktimin çoğunu evde geçirdim. Kütüphanemi tanzim ettim. Mektupları sakladığım kilidi olan kobalt mavisi renkli metal kutuyu getirip yemek masasının üzerine koydum. Zarfların geliş sırasına uygun sıralanıp sıralanmadıklarını kontrol ettim. Rasgele seçtiğim mektupları okudum. Çocukken aldıklarım açıkça bir çocuk tarafından yazılmıştı. Gençlik mektuplarım da genç bir havaya sahipti. Şimdilerde onun da yaşlandığını hissediyorum. Benim gibi el yazısı değişti. Gözleri iyi görmüyor belli.
  Yıllardır televizyon izlemiyorum. Bir ara televizyonu açtım. Kanallar arası kısa bir gezintinin  ardından yine kapattım. Bana hitap eden bir şey kalmamıştı hipnoz kutusunda. Dünyanın çivisi çıkmıştı. Üzerimize bir sürü çekiç inip kalkmaktaydı. Bazı dostlarım arayıp halimi hatırımı sordular. Minnetle uzun konuşmalar icra ettim. Geceleri erken yatıp, sabahın ilk ışıklarında kalkarak uzun yürüyüşlere çıktım. İçimde mayalanan sabırsızlığı en iyi dost ahbap meclislerinde yatıştırabilirdim, ama bunu yaparsam mektupçumdan söz etmemem neredeyse imkânsızdı. Cep telefonumun aküsü bitince doldurmadım. Evde kaldım ve kendimi eskiden çok sevdiğim kitaplardan sayfalar okuyarak oyaladım.

*

  Hava gerçekten kapalı. Zaman zaman bir ahmak ıslatan beliriyor ve çekilip gidiyor. Nisan başı için hava azıcık serin. Ayaklarım irademin dışında hızlı adımlar atıyor. Pazara elli metre kadar yaklaştım. Kalbim pırpır birkaç tanıdıkla selamlaştım. Eski dostum Selami karısıyla karşı kaldırımdan geçmekteydi. Görmemezden geldim. Konuşmaya dalmışlardı. Beni farketmediler. Sonunda semt pazarına girdim. Kalabalıktı. Çocukluğumdan beri pazara gitmeyi severim. Çok bir şey almadan öyle dolanıp durmak. Topraktan fışkırmış sebzelere dokunmak. Eve ayaklarına kara sular inmiş durumda dönmek.
  Bu defa farklı. Ne kan kırmızı domatesler, ne dipdiri maydanozlar, ne de hormonsuz küçük çileklerde gözüm. Mektupları yazanı nasıl tanıyabileceğimi düşünüyorum. O beni biliyor. Herhalde yanıma gelip kendini tanıştıracak. Nasıl biri acaba diye çok heyecanlanıyorum. Kalbim bayağı hızlı atıyor.
  Elimde değil. Çok olağanüstü yeteneklere sahip biri olmalı. Bir cins medyum belki. Düşüncelerimi okuyabiliyor ve yaptığım işlerin bilgisinin en küçük ayrıntısına vakıf. Annem ve karım bu mektupları yazanın kutlu bir kimse, nebi cinsinden biri olabileceğini defalarca ima ettiler. Aralarında bunu konuşuyorlardı şüphesiz. Böyle olağanüstü biri neden benim gibi sıradan birini muhatap seçsin? Herkes seçilmiş olmak ister. Ama buna bir neden de duymak ister. Bu nedeni hiçbir zaman bulamadım. Hiçbir özelliğim diğer insanlardan aşırı farklı değildi.
  Sıradan bir makine mühendisiydim. Aynı firmada 32 yıl çalışıp emekli oldum. Oğlum 18 yaşında öğrenim için Kanada’ya gitti ve oraya yerleşti. Babam, annem ve karım anlı şanlı ölüm köprüsünden geçip gidince yalnız kaldım. Allahtan hatırşinas dostlarım vardı. Ve de bu mektupların yazarı tabii.
  “Anne, anne bak. Şu amcadan iki tane var.”
  Sarı pantolonlu, lacivert yağmurluklu beş yaşlarındaki siyah kıvırcık saçlı çocuğun eliyle işaret ettiği yerdeydi mektupları yazan. İkizim değildi. Bana epey benzediği söylenebilirdi. Orta boy, bembeyaz gür saçlı büyükçe bir kafa, iri gözler, dar omuzlar, boyla orantılı uzun bacaklar. Kıyafetimiz de tıpa tıp aynı değildi, ama bir paralellik vardı. O koyu lacivert, ben siyah pantolonluydum. İkimiz de krem renginin tonlarında ince pardesüler giymiştik. O uçuk mavi, ben eflatun gömlek giymiştim. Ayakkabılarımız modelleri farklı olmakla birlikte siyahtı.
  Çocuğun annesi etrafına bakındı. Gözleri beni taradı geçti. Çocuğun işaret ettiği benzerliği farketmişe benzemiyordu.
  “Hani nerde?”
    “Orda.”
  Kadın tekrar çocuğun işaret ettiği yere bakıp başını salladı. Görmüyordu.
  “İyi. Sonra tekrar şey yaparız. Haydi elimizdekileri arabaya götürelim.”
  Kadın ve çocuk torbaları yüklenmiş giderlerken çocuk başını çevirip bana baktı ve gülümsedi. İçimden bir ses çocuğun benimkine benzer mektuplar almasına ramak kaldığını söyledi. Onunkiler elektronik postayla gelecekti herhalde.
  “Gönlünüzden ne koparsa. Şu ama fakire bir sadaka.”
 Hemen sağımda çocukluk zamanlarımdan fırlamış gibi duran siyah elbiseli, kara güneş gözlüklü, sol kolunda sarı bandrol olan dilenciyi görünce yeterince şaşıramadım. Pazar yeri pek şenlikliydi bugün. Hemen cüzdanıma davrandım ve adamın elinde tuttuğu pirinç kutuya bir lira attım. Metal yüzeydeki çınıltı üzerine adam başını bana çevirdi. 
  “Bir kapıda iki dilenci olmaz, ama iki kapı bir dilenciye iyi gelir bayım. Allah sizden gani gani razı olsun.”
  Bu arada göz ucuyla krem rengi pardesülü adamın çıkışa doğru yürüdüğünü görmüştüm. Hemen o tarafa seğirttim. Önce koşup yetişip konuşmak istiyordum, ama adımlarımı yavaşlatıp onunkilerin hızına indirdim. Altmış yıl beklemiştim bu an için. Aceleye ne gerek vardı.
  Birlikte benim evimin yönüne yürüdük. Bir an hayalet olduğunu düşünmedim değil, ama gelip geçenler onu farkediyorlardı. Yürürken hacmi diğer kimseleri hesaba almaya zorluyordu. Bedenlerin içinden geçip gitmiyordu yani. Bu arada sol ayağından bir sıkıntısı olduğunu farkettim. Topallıyordu hafifçe.
  Birlikte Afet çıkmazı’na vardık. Şimdi ne olacaktı. Cebinde benim evimin anahtarını taşıyor olabilir miydi? Adam çıkmaz sokağa sapmadı yoluna devam etti. Merakla ardından yürüdüm. Adımlarım istemeden hızlanmıştı yine. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaktaydı.
  Diğer köşede ağzım bir karış açık kaldım. Benimkine paralel bir Afet çıkmazı daha vardı. Tıpa tıp aynısı değildi. Geri dönüp baktım. Park etmiş araba sayısı farklıydı. Evlerin boyası ve yerdeki asfalta yapılan yamalar ve hatta başını kaldırıp baktığında binaların çerçevelediği gökyüzü. Her şey azıcık farklı olmakla beraber benzerlik müthişti. Apartman isimleri tıpatıp aynıydı.
  İkinci Afet çıkmazındaki Afet apartmanının kapısı aralıktı. Zillere baktım. 3. katın zil etiketi boştu. Bizimkinde benim adım yazılıydı. Mektupçum görünürlerde yoktu. Ayaklarım kendiliğinden merdivenlere yöneldi. Üçüncü kata vardığımda nefes nefese kalmıştım.
  Daire kapısı benimkinin tıpa tıp aynıydı, ama dışarı konmuş paspas farklıydı. Açık kahverengi ve hasırdan yapılmaydı. Ben asla öyle ucuz ve adi malzeme kullanmazdım.
  Sağ elim zil düğmesine dokundu. Delirmediğimin, bütün bunları hayal etmediğimin tescili olacak şeylere bir an önce ulaşmak arzusundaydım. Huşudan hışır hışırdım da. Normali aşmışlığın çekim gücüyle yoğrulmaktaydım adeta.
  Kapıyı açan bir çocuktu. Muhatabımın torunuydu herhalde.
  “Ben... Şey...”
  “Gel içeri Ziya.”
  Beş altı yaşlarında bir çocuğun bana senli benli hitap etmesi garipti, ama bunu kafaya takacak durumda değildim. Eşiği geçiverdim. Benim eve çok benzeyen ama ufak tefek farklılıklar gösteren holden yürdüm. Oturma odasından konuşma sesleri gelmekteydi.
  “Beni tanımadın değil mi Ziya?”
  Durup kısa pantolonlu, göğsü dondurma lekeli sarı tişörtlü çocuğa baktım.
  Senli benliliği boşuna değildi, ama kaynağını çıkaramıyordum.
  “Yaşar. Yaşar Benli. İlkokul birinci sınıfta aynı sırada oturuyorduk.”
  Derin bir şaşkınlıkla çocuğa baktım. Yaşar o yılın bitimine doğru bir araba kazasında ölmüştü. İyice sararmış ilkokul fotoğraflarında yanyana pozlarımız vardı.
  “Bu... Bu ne demek oluyor Yaşar?”
  Yaşar elimi tuttu ve  “Gel.”dedi.
  Holün kapısını açtı. İçerisi bayağı kalabalıktı. Parti falan mı... Birden annemi, Semra’yı, uzun boylu biriyle hararetli hararetli konuşan babamı gördüm. Başkaları da vardı. Aralarında pazarda gördüğüm kimse yoktu. Ve de odadakiler benim varlığımı farkında değilmiş gibi yapmaktaydılar.
  Yaşar beni üzeri pastalar, pohaçalar, böreklerle yüklü masaya doğru götürdü. Gözlerimi görünümleri çeşitli yaş durumlarını aynı anda gösteren annemden, karımdan ve babamdan alamıyordum. Harıl harıl konuşmalarını anlamını sökemediğim bir gürültü gibi algılamaktaydım. Masada benim evde mektupları sakladığım metal kutunun tıpa tıp aynısı durmaktaydı.
  “Aç kapağını.”
  Yaşar elini çözmüştü benden. Biraz titreyen sağ elimle kobalt rengine boyalı kutunun kapağını açtım. İçinde sandığım gibi bendeki mektupların kopyaları ya da yazılmış ve yollanmamış olanları yoktu. Kutu boştu. Dibi de çok tanıdık bir yere pencere olmuştu. Bir sokak ötedeki evimin oturma odasını görüyordum. Koltukta oturuyordum. Pazara gitmek için giydiğim kıyafetim vardı üzerimde. Ayakkabımı ve pardesümü bile çıkarmamıştım. Baş ucumda da mektupçum durmaktaydı. Adamı profilden görüyordum. Benzerimdi, ama ikizim değildi. Başım garip bir şekilde sağ yana kaymıştı. Uyuma pozisyonu değildi. Birden ayıktım. Sıfırıncı ölüm yıldönümümü izlemekteydim.
  Cesedim o evdeydi. Birden evimin kapısını anahtarımla açtığım anı, göğsümdeki sızıyı hatırladım. Pazardan dönmüş ve en sonuncu kalp krizimi geçirmiştim. Yeni duruma geçiş kutlaması ise bu evde yapılacaktı. Mektupların yazıldığı yerde.
                                                                                Amsterdam - Mayıs 2009

                           --------------------------------------

27 Ekim 2016 Perşembe

Ah! Öyküleri:1 Son Kahvaltı

Ah! Öyküleri: 1
SON KAHVALTI

 








“Achtung!”
Ernst Walfried Kirchhoff uykunun bağlarından sıyrılınca gördüğü rüyanın son sahnesi bir süre bilincinin ekranında asılı kaldı. Bir otel odasının kapısının kilit tokmağına ‘Achtung!’ yazılı bir ipli kartı asıp kırmızı halılı holde yürüyüp gidiyordu. Krem rengi karttaki harfler de kırmızıydı.
  Ernst bir süre holde yürüyen ikizinin sırtını izledi ve sonra bir başka algı her şeye hâkim oldu. Holden sıyrıldı ve yatak odasına döndü. Koku. Evde bir koku vardı. Mutfak tarafından geliyordu. Evdeki her değişiklik tehlike işaretiydi. Çünkü sabık ajan Ernst bir süredir bu dünyada bir başınaydı. Yıldırım hızıyla elini diğer yastığın altına attı ve oradan aldığı tabancayı kontrol etti. Glock 17’nin ağırlığı, dokuz adet kurşunun varlığı içini bir nebze olsun rahatlatmıştı. Akşamdan kalma olmasına rağmen çevik bir hamleyle yataktan kalktı. Üzerinde eski sevgilisi Dodo’nun bir buçuk yıl önce aldığı gri boxer şort vardı sadece. Yatak odasının kapısı aralıktı.
Ayak uçlarında yürüdü. Her an tetikteydi. Bir atak bekliyordu, ama tehlike bu tür kokular çıkartarak gelmezdi. Durumun soyutluğu kendisine  ’Rüya mı görüyorum acaba?’ sorusunu yöneltmesine neden oldu. Tam o sırada halının üstünde duran 25 euro sentin üstüne bastı. Ayak tabanının tepkisi hiç de rüya dilinde değildi. Somut ve metalik bir algı vermişti. Koku çağrışım köprüleri kurmuştu. Annesi harika kekler yapardı. Muzlu, çilekli, çikolatalı, portakallı. Anıları çocukluk zamanındaki bir an’a eğilmişken bunu durdurdu. Acil durum modunda kaldı. Ona öğretildiği gibi sol eliyle kapıyı açtı ve silahını salona doğrulttu.
“Günaydın Bay Kirchhoff. Neredeyse hazırız.”
   Ernst kalan zamanda kendine birkaç kez, ‘Neden tabancadaki kurşunları boşaltmadım?’ diye soracaktı. Oturma odasında onunla konuşan, otuz ortalarında siyah saçlı, buğday tenli bir adamdı. Sağ elinde bir toz bezi tutmaktaydı. Uçuk mavi gömlek ve siyah pantolon giymişti. Dalgalı gür saçlarının altında orta genişlikte bir alın ve iri gözler vardı. Bıyığı daha yeni büyümekteydi. Kahverengi gözler kendisine dostça bakmaktaydı. Silahsızdı da üstelik. Buna rağmen Ernst’in tetiğe baskı yapan parmağı kritik noktada duruyordu. Her an 9 milimetrelik kurşunlar muhatabının bıyık uzatma sürecine ket vurabilirdi. Bunu yapmadı. Tam tersine silahı tutan eli aşağıya indi. Ve namlunun ucu yerdeki bej rengi kirli halıya yöneldi. Mutfak tarafından gelen konuşma sesleri Ernst’in akıl yürütme zembereğini dağıtmıştı. Evde en az üç kişi vardı. Ona belli etmeden içeriye nasıl girmiş olabilirlerdi?
  “Kahvaltınız hazır olmak üzere. Son Kahvaltı.”
  Adamın yüzünde hiçbir hinoğluhinlik emaresi yoktu. Ses tonu alaycı değildi. Tam tersine, bakışları empati ve gam diyebileceği duygu ışımasına sahipti.
  “Son mu?”
  Kara kafalı adam başıyla olumladı. Ellerini ‘Ne yapalım’ anlamına iki yana açmıştı. Ernst özellikle son haftalarda her dakika bir infaz beklentisi içindeydi. Şaşkınlığı ortamın uçukluğu nedeniyleydi. Ernst iki ay öncesine kadar Alman gizli servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı – BND hesabına çalışan orta dereceli bir memurdu. Görevi gizli servisin Nasyonal Sosyalist Yeraltı – Nationalsozialistischer Untergrund-NSU örgütüyle birlikte icra ettiği eylemleri denetlemekti. Ernst 37. yaşgününde aldığı bir kararla örgütten firar etmiş ve elindeki gizli servis ve NSU bağlantısı delillerini gazetecilerle paylaşmak için fırsat kollamıştı. Vicdanı Neo Nazi maskesi altında icra edilen şeyleri daha fazla kaldıramıyordu. Dürüstlüğüne çok güvendiği bir gazeteci arkadaşı, Ronald Weiss, elindeki malzemeyle ilgilenmiş, ama randevusuna gelmemişti. Bu on iki gün önceydi. Bir daha ondan haber alamamıştı. Weiss Bulletin adlı bloğunda yayınladığı haberler durmuştu. Ronald bekârdı. Aradan geçen zamanda geceleri evinin ışığı hiç yanmamıştı. Cep telefonu meşgul çalıyordu. Yolladığı şifreli maillere de cevap vermemişti. Ajanlar arası popüler jargonla hayattan soğumuştu büyük bir ihtimalle. Bu nedenle bir diğer gazeteci dostuyla ilişki kurmamıştı. Hem yakayı ele verebilirdi hem de adamın başını belaya sokardı. İki çocuk babasıydı. Aklından bunlar geçerken ‘Akbaba’nın Üç Günü - Three Days of the Condor’ adlı filmi hatırladı. 1975 yapımıydı. Bir gizli servis skandalını gazetelere duyurmak isteyen ajana iş arkadaşı ‘Sence basarlar mı?’ diye soruyordu. Ernst her şeye rağmen Almanya’nın bu en yeni ve kalıcı skandalını onun göbekten aktaracağı bilgileri haber yapabilecek birilerinin varlığına inanmaktaydı. Eski ajanların yuvarlak hesap değerlendirmelerini basanlar çıkmıştı. Bilt örneğin. Kendisi kaçıp iz kaybetmeyle çok zaman ve enerji harcamıştı. Aslında yurtdışına kaçmalı ve oradan hamle etmeliydi, ama çok geçti artık. Güvendiği dağlara kar yağmıştı.
  “Size tekmil vereyim Bay Kirshhoff. Adım Mehmet. Şu anda mutfakta iki kişi kahvaltınızı hazırlıyor. Bir kişi tuvaleti ve banyoyu temizliyor. Ben oturma odanıza çeki düzen verdim ve sofrayı kurdum. Geri kalan beş kişi de yakındaki markette. Malzeme apartıyorlar.”
  Ernst daha çok genç olduğu için ani bir bunama haline girdiğine ihtimal vermiyordu. Gece sadece bira ve votka içmişti. Heineken bira ve Imperia votkası. Evde kalanlar bunlardı. Bir ara Stella Artois birası içerdi. Sonradan bulabilirse sadece Paulaner’i yeğler olmuştu. Hâlâ kafası biraz iyiydi, ama nöronları bu sahneyi izah edebilecek kadar dağıtmış değildi.
  “Siz kimsiniz yahu?”
Siyah saçlı adam mahçupça gülümsedi ve “Biz bu dönerci cinayetleri denilen vakanın kurbanlarıyız. Mutfakta Yunan anahtarcı ve dönerci kardeşlerim birlikte kahvaltınızı hazırlıyor. Ben dönerci değildim. Sebzecilik yapıyordum. Tuvaleti temizleyen kardeşim de çiçekçiydi. Markette olanlar arasında 2007 yılında NSU tarafından öldürülen polis memuru hanımefendi de var. Adı neydi?”
  “Adını duymak istemiyorum.” dedi Ernst. Farkında olmadan silahı yine kara kafalıya doğrultmuştu. “Bir kelime bile duymak istemiyorum.”
  “Ateş etmeyeceksiniz değil mi? Biz zaten ölüyüz. Bu gördüğünüz yüksek frekanslı fotonlardan yapılma bir beden. Dokunun bana isterseniz.”
  Ernst ilk kez çok gerçek bir yapıyla karşı karşıya olduğunun bilincinde adama doğru yürüdü ve serbest eliyle sol omuzuna dokundu. Aldığı duyum içi su dolu bir balona dokunmaya benziyordu. Et ve kemikten yapılmadığı çok açıktı.
  “Bir de şuraya bakın.”
  Ernst adamın işaret ettiği yere bakınca içi üşüdü. Kafasının sol tarafında uzun favorilerinin bittiği yerdeki deliği gördü. Iki euroluk madeni para büyüklüğündeydi. Kurumuş kanda kemik ve beyin parçacıkları vardı.
  “Bir kurşunla kafamı patlattılar. Çok tuhaf bir deneyimdi. Kalan hayatım oradan uçtu gitti adeta. En sonuncu düşüncelerim bir balkon pervazı gibiydi. Oraya tutunan parmaklarım çözülüp gidiverdi. Boşluk neyim varsa hepsini emiverdi. Neyse, bu konularla sizi meşgul etmeyeyim. Son kahvaltınızı şuradaki sehpada mı, yoksa yemek masasında mı yemek istersiniz?”
  Ernst tabancayı tutan eliyle masayı işaret etti ve yatak odasına geri döndü. Hızla giyindi. Sahte kimliğini, elinde kalan son parası olan 34 adet yüz euroluk desteyi pantolonunun arka cebine yerleştirdi. Takım elbise, V yaka petrol mavisi tişört vardı üzerinde. Gerekirse rahatça koşabileceği mokasen ayakkabılarını giymişti.  Yedek şarjör sol cebini birazcık çökertiyordu. Tabanca kemerine arkadan takılı, odaya döndü. Mehmet bıraktığı yerde duruyordu. Yüzündeki ifade aynıydı. Adama karşı bir dostluk duygusu hissetti. Ernst katolik bir ailenin çocuğuydu. İma edilen çok tanıdık şeyin anlamını sormadan duramazdı. 
  “Niye durmadan son kahvaltı deyip duruyorsun?”
  “Peki, siz benim etten kemikten bir mamul olmadığımı bizzat tecrübe ettiniz. Neden panikle dışarıya kaçmıyorsunuz?”
  “Siz nesiniz tam olarak? Hortlak mı?”
  “Ruh değiliz. Bizden kalan ‘Ah’ enerjisiyle bir araya gelmiş fotonlardan yapılmayız. ‘HALT!’ tayifesiyiz. Bunu bize bu sabah marketteyken yaşlı bir fizikçi söyledi. Gönül gözü açık bir beyefendiydi. Bu dağınık dokuyla tek tek malzeme apartmak zor oluyordu. Bir salatalık aşırmak için ne kadar uğraştık sorma. Adam durup bizi seyretti. Ona durumu izah ettik. Bu açıklamayı yaptı. Bizden ayrılırken gözleri yaşlıydı. Bakışları ‘Ah yerde kalmamalı’ diyordu sanki.”
  “Anlıyorum.”
  Ernst, Neo Nazi kılıflı cinayetleri ve tezgâhları ortaya çıkartmak için elinden geleni yapmıştı. Üstleri kurnaz insanlardı. Bu niyetini sezmiş olmalıydılar. Ernst’in son umudu Beate Zschape’nin yakalanmasıyla basına sızan NSU-Gizli servis ilişkisinin ayyuka çıkmış olmasıydı. Kadın her çarşamba AH (Adolf Hitler) 41 plakalı bir arabada buluşmalarını anlatmıştı sorgulamasında. Ernst’in mahkemede tanıklık yapması dışında o tarafa sunabileceği ek bir bilgi yoktu. Böylelikle kendisini sadece postunu kurtarmaya konsantre edebilirdi. Zira onu mahkemenin  kapısından bile geçirtmezlerdi. Hücresinde ya kalp krizi geçirir ya da NSU üyeleri Mundlos ve Böhnhard gibi intihar eder giderdi. İşin bu tarafının lamı cimi yoktu. Planı çok basitti. Evinde para bulunduran, uyuşturucu mafyasına çalışan eski bir ajana baskın yapacak ve kapitaliyle yurtdışına kaçacak, en az on yıl geri gelmeyecekti. Başka türlü postu kurtaramazdı. Bu sabaha kadarki planı buydu, ama fotondan yapılma maktuller dengesini altüst etmişti.
  “Siz şöyle oturun lütfen kahvaltı hazırmış.”
  Ernst otomatik olarak denileni yaptı. Mehmet mutfağa doğru yürüdü. Bu evi altı olasılık içinden birinci olarak seçmişti. Kalabalık bir semtteydi. Bina on dört katlıydı. Kat başına dörderden toplam elli altı daire mevcuttu. Dairenin sahibi Hans Terbout şu anda İspanya’da Rosas diye bir yerdeydi. Adamın facebook hesabından hergün ne yaptığını okuyordu. Dün akşam duvarına ‘Gerçeklere ancak onları yamultarak tahammül edebiliriz. Bu nedenle tüm dostlarımı sangria içmeye davet ediyorum’ yazmıştı. Ernst, uzun süre Terbout’u izlemişti. Mailleri, telefon konuşmaları, kredi kartı harcamaları falan. Adam eşcinseldi. Milan adlı bir Makedonyalı sevgilisi vardı. Milan eski bir gazeteciydi. NSU hakkında birkaç yazısı yayımlanmıştı memleketinde. Gizli servis bu tür kimseleri mercek altına alıyordu. Hans Terbout bir gönüllü enformasyon verme gurusuydu. Zamanla Milan’ın Alman devlet politikaları için zararsız bir tip olduğu anlaşılmıştı. Ernst bu arada adamın bir yıl Rosas’ta kalacağını, yedek anahtarın durduğu yeri ve daha birçok ayrıntıyı öğrenmişti. Şimdi iki haftadır burada kalıyordu. Bir kez büyük bir alışveriş yapıp bir daha dışarı çıkmamıştı. Ernst sıradan bir tipti. Ayırıcı hususiyetleri çok azdı. Bu nedenle bıyık bırakma, farklı giyinme, ortalıkta pek az görünme, gözetleyici kameralardan kaçınma önlemleriyle iki ayı yakalanmadan geçirebilmişti.
Mehmet yanında biri esmer iki adamla geldi. Diğerleri de onun gibi sakin ve rahat tavırlıydı. Hiç konuşmadan hürmetli bir tavırla masaya krem rengi tertemiz bir örtü serdiler. Tabaklarla donattılar ve ‘Hoşçakalın’ diyerek gittiler. Onlara o sırada ilk kez gördüğü bir üçüncü de katılmıştı. Biraz aceleleri vardı sanki. Ernst ve Mehmet yalnız kalmışlardı.
  “Marketteki yaşlı fizikçi bey bize pek sarih izah etti.” dedi Mehmet. “Bu yapılar kararsız. Şansına ben sağlam çıktım. Diğerleri o yüzden biraz apar topar gittiler. Size karşı bozuk suretli görünmemek için Bay Kirchhoff.”
  Ernst’in bu alanda şaşacağı pek az şey kalmıştı, ama onları yapıbozuma uğramış durumda görmek istemezdi.
  “Buyrun kahvaltınızı yapın lütfen.”
  Ernst, “Teşekkür ederim.” dedi ve masanın üstündeki tabaklara baktı.  Beyaz peynir, söğüş domates, kokusu tuhaf bir salamla yapılmış omlet, siyah zeytin, tereyağı, kızarmış ekmek ve ince belli bardakta çay. Masanın bu hali Ernst’e üç yıl önce yazın gittiği Alanya’daki otelde yaptığı kahvaltıları hatırlatmıştı.
  “Omlete pastırma koyduk. Tadı belki tuhaf gelebilir önce, ama çemenin insanı saran bir yanı vardır.”
  Ernst başını salladı ve kızarmış ekmeklerden birini alıp tereyağı sürdü. Koku nefisti. Bir ısırık aldı. Tadı da öyleydi. Sonra da omletten bir parça kopardı ve ağzına götürdü. Çemen denen şey garipti, ama saklı bir cazibeye sahipti gerçekten.
  “Beğendiniz mi Bay Kirchhoff?”
  “Harika.”
  Mehmet’in iri gözleri memnuniyetle ışıdı. “Çok iyi. Şimdi… Şimdi benim de gitmem gerekiyor. Bilinen nedenden ötürü. Sizle tanıştığıma memnun oldum.”
  “Ben de öyle.”
  Ernst ayağa kalkıp elini uzatınca Mehmet hafif bir tereddüt geçirdi ve elini onunkine değdirdi. Bu defa dokunma hissi biraz daha normale yakındı, ama sabık ajan bütün ömründe asla böyle bir şeye dokunmamıştı. Çocukken ilk kez pamuk şekerine dokunmaya benziyordu biraz.
  “Pişmanım. Çok. Bunu nasıl izah edeceğimi bilmiyorum.”
  Mehmet anlayışla gülümsedi. “O yüzden geldik. Haydi, Allaha emanet ol. Tschüss.”
  Ernst minnetle başını salladı.  “Güle güle. İyi dedim mi?”
“Telaffuzunuz çok iyi Bay Kirchhoff.”
  Ernst bir yıl boyunca Türkçe dersi almış bir ajandı. Rusça, Fransızca ve Yunanca da bilirdi. Lisedeyken Fransızca şiir yazdığı zamanların ne kadar geride kaldığını düşündü. Kendinden çeyrek yüzyıl yaşlı öğretmenine âşıktı. Matilda Molendraft. Çilli yüzlü, pileli etekler giyen, saçları kafasına yapışık gibi duran yarı Fransız , yarı Alman bir kadındı. Beş yıl sonra bir sokakta karşılaştığında gözüne anneannesi kadar yaşlı görünmüştü.  Bunda artık çiçeği burnunda bir ajan olmasının da rolü vardı.
 Mehmet kapıyı aralayınca içeriye bir koku doluştu. Bir şeyler yanmıştı sanki. Organik, plastik karışımı bir şeyler. İştahı kaçmıştı birden.
  “Koku.” dedi. “Kokuyu alıyor musun sen de?”
Mehmet içini çekti ve biraz utangaçça ona baktı. “Bir ara Ludwigshafen’dan gelen bir arkadaş da uğramıştı yanımıza.  Şubat 2008’de beşi çocuk dokuz kişi yandılar. Derin kundaklamaydı malum. Arkadaş orada yanarak ölenlerden biriydi. Şimdi çözülüp gitmediyse hâlâ markette domates avuçlamaya talim ediyordur. Bir ara burdaydı. Siz uyurken. Ondan arta kalan koku olmalı. Böyle şeyler… Neyse. Ben kaçtım.”
  Kapı kapanınca Ernst bu candan hayaletten başka bir şey duymak istemediğini farketti. Karnı aç olmasına rağmen iştahı kapanmıştı. Bu arada işlek zekâsı en yeni planını yapıvermişti bile. Sonu ne olursa olsun buradan çıkacak, basınla ilişki kuracak ve mahkemede konuşacağını söyleyecekti. Çok riskliydi, ama artık kaçmayacaktı.
  Masadan kalktı. Banyoda ellerini yıkadı. İçerisi gıcır gıcır olmuştu. Dişlerini fırçaladı. İçinde ‘Kaçmaya devam et’ diyen ses çok zayıflamıştı. Yatak odasına gitti. Yanına pek bir şey almasına gerek yoktu. Küçük evrak çantası yeterliydi. Çantayı aldı. İçini kontrol etti. Bu belgelerin bir kısmı bilinen şeylerdi şu anda, ama yine de ses getirecekti.
  Oturma odasına gidince masanın üstündeki mükellef kahvaltı görünümü gözüne olağan üstü bir manzara gibi göründü. Da Vinci’nin ünlü tablosunu düşündü. Bütün hayaletler masa başında oturuyor olsaydı şimdi. Bu hayal içini sızlatmasına rağmen gülümsetmişti. Tam kapıya doğru yürürken kilitte bir anahtar döndü. Hans Terbout. O mu gelmişti. Ansızın. O kadar sangrianın ardından. Gelen Hans değildi. İki genç adamdı. Biri kahverengi ceket ve mavi kot pantolon giymişti. Tişörtü siyahtı. Diğeri bordo eşofmanlıydı. İkisi de tanıdık değildi. İkisinin de elinde susturuculu tabancalar vardı. Kendi silahını çekmesi için vakti kalmamıştı.
  Hans pek az korkmuştu. Sonuçta iki aydır her dakika hayal ettiği bir şeydi bu. Hayaletler boşuna gelmemişti. Şimdi olacak ve bitecekti. O sofra buna delaletti. 
  “Geç kaldınız. Çay soğudu.” dedi.
  İlk kurşun kalbine girdiğinde arkaya doğru sarsıldı, ama yere düşmemeyi başardı. İkinci kurşunda da öyle. Üçüncü kurşunla yere yıkıldığında sağ eli hâlâ sımsıkı çantayı kavramaktaydı, ama Ernst artık buna aldıracak durumda değildi. Su testisi su yolunda kırılmıştı. İnşallah onun da içinde yeterince ‘Ah’ enerjisi mevcuttu.
                                                                                                                                                                                  Balçova – Mayıs 2013