hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2017 Pazar

Ölüm 'ALO'su





“Merhaba Behnan. Şu andan itibaren bu telefonun aküsünün bitim süresi kadar ömrün kaldı. Akü boşaldıkça yaşlanacaksın. Önünde aşağı yukarı dört saat var. Bu telefonu alıp ‘Alo’ diyen birini bulamazsan 3 saat 59 dakika sonra ölüp gideceksin. Eğer bu sırrı birine anlatırsan, içeriden yaşlanacak ve yine dört saat sonra öleceksin.  Kaçış yok bilesin. Tiktaklar çalışıyor. Haydi, hemen kendine telefonu alırken , ‘Alo’ diyecek birini ara. Telefonu atman, hattı kapatman bir işe yaramaz. Aparatı bin parçaya ayırman da. Seni sadece ‘Alo’ sesi kurtaracak unutma. Bol şanslar.”
  Behnan hat kapanınca şaşkınlıkla etrafına bakındı. Ona en yakın duran kimse beyaz üzerine kırmızı mavi gül desenli rahat bir yazlık kıyafet giymiş olan genç bir kadındı. Bir butik vitrininde neredeyse burnu cama değecek kadar yakın durmuş giysi seyrediyordu. Diğer kimseleri kesti hızla. Hiçbirinden  bu çok iyi organize edilmiş şakaya müdahillik titreşimi almıyordu. Ona doğru gelen orta yaşlı çift, marka giysiler satan butikten çıkan yeni yetme üç kız, demin yanından geçen şişman kadın, ta ileride elinde metal dedektör can sıkıntısıyla dikilen koruma da dahil üzerine endekslenmiş bir tertibat algılayamıyordu.
  Delikanlı elindeki aparata baktı. Metalik renkli, Luciferung i9812 Pulsar marka bir aparattı. Gıcır gıcırdı. Hiç kullanılmamış gibiydi. İçinde iğne yapraklı bodur bir ağaç bulunan dev saksının tahta pervazının üzerinde duruyordu. Aparatı tam o geçerken çalmaya başlayınca farketmişti. Yakınlarda pek kimse yoktu. Alışveriş merkezi sair gün olduğu için öğle saatlerinde tenha oluyordu. Behnan bu tenhalık için buradaydı. Biraz düşünmek istiyordu. Burada amaçsızca gezmek ve vitrinlerdeki envai çeşit eşyaya bakmak düşüncelerini kırbaçlayan bir ortam sağlıyordu.
  Behnan yürüyen merdivenden çıkan genç çifte baktı. Tonları biraz farklı lacivert kot pantolon ve üzerinde turuncu kırmızı tonlarda Satürn gezegeni illüstrasyonu basılı bir model beyaz tişört giymişlerdi. Kız saçını kırmızıya boyatmıştı. O mesafeden yüzünü iyi göremiyordu, ama çok yakışmış gibiydi. Buna kızın uzun bacakları ve tişörtunun göğüs kısmındaki hoş gerginlik nedeniyle de karar vermiş olabilirdi tabii. Delikanlı kendi yaşlarındaydı ve ondan en az beş santim uzundu. Behnan bir seksen sekiz boyundaydı ve kendinden açıkça uzun duran  tiplerden gıcık kapardı. Hele yanında böyle bir fıstık varsa.
  Çift ona aldırışsız ters yöne yürüyünce etrafında Behnan meseleye odaklandı yeniden.
İşlek zekası bileti kesivermişti. Şaka bayağı iyi organize edilmişti. Onunla konuşanın kadın mı erkek mi olduğunu farkedememişti. Elektronikleştirilecek cinsiyetinden sıyırılmış bir sesti. Böylece delikanlı kadın erkek ayırmadan herkese kuşkuyla bakmaktaydı. Maalesef bu kumpası kurabilecek bir isim yoktu bellek arşivinde. Şimdi lisede olsalar aklına ilk olarak Goril Nedim gelirdi. O böyle ayrıntılı bir şaka ustasıydı. Çok zaman geçmişti aradan ve arkadaş çevresinde bu tür bir tezgah düzenleyecek biri yoktu. Olsa bilirdi.
  Behnan on bir gün öncesine kadar beş yıldızlı bir otelin çatı katındaki barın baş barmeniydi.  Ekonomiyi bitirdiği halde yıllardır bu mesleği yaptığı için genç yaşta insan sarrafı kesilmişti. Birileri bu pahalı aparatla bir oyun kurmuştu. Behnan rasgele kurban değildi. Çünkü konuşan kimse ona adıyla seslenmişti. Cep telefonu çok yeniydi. Bu markayı tanımıyordu, ama ikinci el olarak bile en az bir beş yüzlük edeceğini tahmin ediyordu. Madem ki şakayı organize eden muzip zatlar ortada değildi, Behnan telefonu kapandaki peynir yapacaktı.
  Aparatı ince yazlık ceketinin sol cebine koydu ve yürümeye başladı. Kendi telefonu da sağ cebindeydi. Kendini çift tabancalı kovboy gibi hissediyordu. Beyninin uzak bir bölgesinden sinyal alıyordu. Sıkıcı, kasveti yıvışık bir düşünceydi. 
  ‘Sandığın gibi fareler arkandan gelmeyecek. Kapan sensin. Telefon değil. İş başka.’
  Behnan yürüyen merdivenlerden ikinci kata çıktı. Bu katın önemli bir bölümü yiyecek içecek ikmaline tahsis edilmişti. Karnı toktu. Geç kahvaltı etmişti, ama pekâlâ bir kahve içebilirdi. Öyle yaptı. Bir dükkândan şekersiz sütsüz filtre kahve ve dörtte bir litrelik su aldı. Beş masanın dördü boştu. Birinde arkası ona dönük oturan orta yaşlı ve kel kafalı bir adam vardı. Delikanlı gelen gideni iyi görebileceği şekilde yüzü merdivenlere dönük oturdu.
  On dakika sonra Behnan günlük sorunlarına dönmüştü yeniden. İşten çıkarılmasına ekonomik kısıtlama etiketi yapışıktı. Metrodelin kızıyla mercimeği fırına vermeleri
esas nedendi. Canla başla çalıştığı, müşteriler tarafından sevildiği halde işine son verilmişti. İstese kızla inadına ilişkisini sürdürürdü, ama yapmamıştı. Bu mesleği İstanbul’da sürdürmek istiyorsa akıntıya karşı yüzmemesi gerekiyordu. Behnan bir Boğaz çocuğuydu. Bu işleri iyi bilirdi.
  Behnan üç erkek kardeşin küçüğüydü. Büyük abisinin mali durumu iyiydi. Çok sıkışsa şu anda Ayder yaylasında tatilde olan baba ve annesini işin içine katmadan borç alabilirdi. Ayrıca uzmanlık alanında iş bulması da zor değildi. Behnan iyi barmendi. Gençti ve parlak bir tipti. İş yapan özelliklerdi bunlar. 
  Lise öğrencisi tipli üç delikanlı önünden geçti. Biri ‘Ben Hamburgerden başka bir şey yemem ona göre deyince’ diğerleri sessiz kaldı. Galiba onlar da aynı tarafa meyilliydiler. Bu arada Behnan sol cebindeki ağırlık nedeniyle sürekli şakayı düşünmekteydi. Yüreğinde sebepsiz bir korku karanfili tomurcuklanmaktaydı. Çocukken öyle cinlerden, perilerden ve hortlaklardan korkan bir çocuk olmamıştı. Ne Scream-Çığlık, Ne Halloween H20, ne de hortlaklı ev filmleri yeni yetmeyken üzerinde etkili olmuştu. Vampir ve kurtadam filmleri ona kostümlü balo duygusu verirdi. Bunların tek istisnası Blair Cadısı adlı filmdi. Oradaki soyut ortamdan etkilenmişti. Fena halde tırsmıştı daha doğrusu. Filmlerden ve hikayelerden korkanlarla hevesle dalga geçen biri olarak kimseye açmadığı sırrıydı. İki yıl önce ayrıldığı altı yıldızlı kız arkadaşı Merve bile bilmezdi bunu.
  Behnan saatine baktı. Yarım saate yakındır oturmaktaydı. Hiçbir hareket olmamıştı. Planında yeni faza geçecekti o halde. Ayağa kalktı. Sol eliyle ceketinin üzerinden cebindeki aparatı yokladı. Eve gidecekti. Bakalım gizli şakacılar ne halt edecekti. Yürüyen merdivenden inerken bu defa hiç sakınmadan rahatça etrafını kesti. Tek bir tertibat personeli saptayamamıştı. Şakanın bu kadar uzaması bir yandan içindeki merak duygusunu artırırken, diğer yandan içine ne olduğunu kolayca izah edemeyeceği bir rahatsızlık vermekteydi.  Sanki bir şey olup bitmişti. Artık çok geçti.
  ‘Dönülemez yani.’
  Behnan zihninde patlayan anlamsız düşünceye aldırmadan adımlarını serileştirdi. Alışveriş merkezinin ana kapısına on metre kala hâlâ birileri arkasından yetişip durumu izah etmeye kalkışmamıştı. Belki dışarıda bekliyorlardı. Bir kameramanla birlikte. İletişim Çağı ve Yeni İnsan araştırmasının bir parçası olmuştu. Camlı kapıdan dışarıda bekleyen birilerini görmüyordu. Bir koruma bayan elinde metal dedektörü eli yüklü müşteri bekliyordu.
  ‘Cebindeki telefonla bu alışveriş merkezinden dışarı çıkamazsın. Kalbin duruverir. Merkezin şakası yoktur. Haydi yap o küçük şeyi.’ 
  Behnan az kalsın ‘Neyi?’ diye bağıracaktı. Birden iç sesin maksadını kavradı. Sol tarafındaki eczaneye doğru yürüdü. Vitamin ilanının durduğu yerde, kapının hemen sağında otuz santim eninde dikine duran bir ayna vardı.
  ‘Hallet artık şu küçük işi.’
  “Kes lan!”
  Eczanenin kapısından çıkan kısa boylu tıknaz bir adam ona baktı. Behnan o sırada gördüğü şeye odaklanmıştı. Esmer yüzlü, ince bıyıklı adamla ilgilenecek hali yoktu. İki favorisinde de bir saat öncesine kadar mevcut olmayan beyaz teller vardı. Sol tarafta biraz daha sıktı. Karnı buz kesmiş vaziyette bakmaya devam edince gözlerinin kenarındaki kırışıkları farketti. “Vay anasını!” dedi. Delikanlı şokun karanlık sularına battığı için sesi çok ölgün çıkmıştı.  Hâlâ yakınlarında olan esmer adamın sözlerini duyması söz konusu değildi.  

*
  “Üzerinizde bana ait bir şey var.”
  Otuz yaşlarında, düz siyah saçlı, soluk pembe renk ruj sürmüş kadın tırsmıştı, ama belli etmemeye çabalayarak durumu bilmezden geliyor numarası yaptı.
  “Ne diyorsunuz siz Allah aşkına?”
  Behnan genç kadına ‘Bir dakika’ işareti yaptı ve kendi telefonuyla o lanet aparatın numarasını tuşladı. Bu rakamı ne bir yerde görmüş ne de araştırmıştı. Numara aklındaydı. Biliyordu. Kadının lacivert boyalı deri taklidi çantasından bir melodi sesi duyuldu. Behnan bunu ilk duyduğunda çok aşina gelmiş, ama ne olduğunu çıkaramamıştı. Melodi Tubular Bells adlı albümden The Exorcist adlı melodiydi. Kendinden on üç yaş büyük olan abisi bu albümü çok severdi.  Behnan’ın abisiyle baba evinde beraber yaşarken çok sık duymak zorunda kaldığı bir parçaydı. Albüm de o günlere ait köhne bir kelimeydi.  
 “Güzellikle verecek misiniz?”
 Kadın cazgır bir tip değildi. Yelkenleri suya indirdi. “Orada, o saksının kenarında  duruyordu.” Dedi. Çantasını açtı. Aparatı aldı ve içini çekerek Behnan’a uzattı. Delikanlının gözleri yaşlıydı. Küçük burunlu, hoş yüzlü, ela gözlü kadın bundan da etkilenmişti. Belki bu eşek şakasını eleştiren şeyler söyleyecekti vazgeçti. “Telefonunuzu olur olmaz yerlere bırakmayın.” Dedi. “Bence sadece bunu kullanın. Öbürünü satın ya da yedeğe koyun.”
  “Tamam, söz.”
  Krem rengi pantolonlu genç kadın normal adımlarla yürürken Behnan etrafına bakındı. Bu ancak rüyalarda mümkün olabilecek bir şakaydı. Bu gerçek olamazdı. Olamazdı.
  ‘Merkezde her şey mümkündür hayatım.’
  Behnan ‘Hayatına başlatma lan’ diye düşünürken gözüne yeni bir kurban kestirdi. Orta boylu, orta yaşlı aylak aylak dolaşan topluca bir adamdı bu. Kıvırcık gür saçlarını koyu kahverengiye boyamıştı. Üzerinde bej rengi bir takım elbise, mavi gömlek vardı. Üstten sımsıkı duran gömleği esnek bir kumaştan yapılmışçasına pantolon kemeri civarında doğal dökümünü hiç değiştirmeden iki beden büyüyordu. Kara gözlüklerinin altından etrafındaki her şeyi açık seçik ve saçık gören bir tipti. Onunla defalarca karşılaşmıştı. Adam her şeye adeta çengelli bir alakayla bakıyordu. Ayrıntı etiketliyor gibiydi mübarek. O telaşlı halinde bile farketmişti. Behnan adamın on metre kadar ardından adımları onunkine endeksli yürürken kadınların bagajlarının  kara gözlüklünün özel ilgi alanı olduğunu keşfetti. Barmenlere has dalgacı yanı o sıkıntılı durumunda bile ona bir isim takıverdi. Bagajcı Hilmi.
  Behnan, Bagajcı Hilmi’nin arkasından yürürken saatine baktı. O Allahın belası aparata ‘Alo’ deyişinden bu yana bir saat geçmişti. 27 yaşında birinin geri kalan hayatı kaç yıl olurdu? Babasının babası sağdı. 86 yaşındaydı. Yazları her sabah balığa çıkardı. Gücü kuvveti yerindeydi hâlâ. Onu baz alsa geri kalan hayatı 60 yıldı. Bunun dörtte biri geçmişti bile. Elini çabuk tutmak zorundaydı. 
  Bu arada iki kişiyle yaptığı testten olumlu sonuç alamamıştı. Telefonu aynı kendinin bulduğu gibi bir banka bırakarak uzaktan çaldırmıştı. İlk kurban adayı yaşıtı bir delikanlıydı. Bir altmış beş boylarında ince yapılı biriydi. Üzerinden dökülen siyah bir pantolon ve sanki bunu dengelemek istercesine daracık sapsarı bir tişört giymişti. Telefonu her zamanki yerinden almış, etrafına bakınmış ve ‘kapat’ düğmesine basarak cebine atmıştı. Behnan arkasından seğirtip telefonunun geri almak istediğini söylemişti.  Muhatabı az önceki kadın gibi yumuşak karakterli biri  değildi. İsteğini reddetmiş ve çıkış kapısına doğru yürümeye devam etmişti. Behnan arkasından gidince yumruğunu göstermişti. Behnan artık kırk başlarındaydı.  Yine de gücü rahatça yeterdi bücürü pataklamaya. Bunu yapmadan önce kameralar tarafından izlendiklerini, soluğu poliste alacağını söylemişti. Kapıdaki koruma on metre ötelerindeydi. Bu da ciddi bir etken olmuştu. Oradan çıkacaktı çünkü.
  Behnan o sırada o lanet aparatın  numarasını bildiğini bilmiyordu. Delikanlı, ‘Ne malum bu telefonun senin olduğu?’ deyince, biliyor numarası yapıp bir numara tuşlamıştı. Blöf olarak. Sonra karşısındaki tipin pantolon cebinden Şeytan filminin müziği duyulunca delikanlı pes etmiş, sunturlu bir küfür savurduktan sonra telefonu yere atıp gitmişti. Behnan telefon bozulursa kendisine ne olacağını bilmiyordu. Kalp krizi geçirip ölür müydü acaba? Birkaç kişinin meraklı bakışları altında kontrol ederken ödü patlamıştı. Neyse ki aparat turp gibi sağlamdı.
  Behnan iki deneyimden sonra pek az kimsenin çalan bir telefona el koymadan önce ‘Alo’ diyeceğini anlamıştı. Böyle birini bulmaya ne enerjisi, ne de vakti yeterliydi. Bir tezgah düşünmesi şarttı. Bagajcı ona bu tezgahın ilhamını vermişti. Behnan iki nedenle elini çabuk tutmak zorundaydı. Birincisi her dakika yaşlanıyordu. İkincisi alışveriş merkezi birazdan kalabalıklaşacaktı. Planı uygulamak çok zorlaşırdı. Ayağına çabuk biri telefonu kapıp cızlamı çekerse işi biterdi.
  Biraz gezindikten sonra Behnan’nın planı tüm ayrıntılarıyla hazırdı. Bagajcı’nın arkasından ayrılıp bir butiğin camekânındaki otuz dört beden mankenlerin üzerindeki giysilere hevesle bakan kırk dört bedenli bir hanfendiye yaklaştı. Kırk başlarında, saçları kınalı, buğday tenli bir kadındı. Giydiği siyah taytla haşmetli bagajını cömertçe sergileyen rahat tavırlı biriydi. Behnan da o sırada kırk başlarında görünüyordu. Bayağı yakışmıştı ona içine kır yürümüş kumral saçlar. Yakışıklılığının sonbaharı rengarenk yapraklarla süslüydü.
  Kadına yaklaştı. Selam verdi. Yirmi metre kadar uzakta yavaş adımlarla yürüyen Bagajcı Hilmi’yi işaret etti ve  “Şu bey dayım. Adı Hilmi. Burada olduğumu bilmiyor. Kendisine bir hediye aldım. Bir sürpriz yapmak istiyorum. Sizden yardım rica edecektim.”
  Birkaç kritik saniye geçti. Kadının iri, kahverengi gözleri onu enine boyuna taradı ve “Ne gibi bir yardım?” dedi. Kadın delikanlının kibar tavırlarını ve tipini sevmişti. Burada herkesin içinde bir kıllık ummuyordu. Pahalı pantolon ve ceketinden de olumlu etkilenmişti ayrıca. Behnan’ın içi umut dolmuştu. Bu defa olacaktı inşallah. 
  “Çok basit hanfendi. Anlatayım.”
  Adı Leman olan kadın Bagajcı Hilmi’yi sollayıp geçti. Hızlı adımlarla arayı açtı. Sonra mutlu bir tesadüfle civarında kimsenin olmadığı havuzun pervazına telefonu bıraktı. Sonra arkasına baktı. Çantasından telefonunun çıkardı ve bir numara tuşluyor gibi yaptı. Sonra Bagajcıya arkasını dönerek yavaş adımlarla yürümeye başladı. Telefon kulağındaydı. Bu arada Behnan’ın parmakları yıldırım gibi numarayı tuşlamaktaydı. İçinde binbir korku vardı. Bu defa kapan yeri olarak havuzun mermer pervazını kullanmıştı. O dev saksı Bagajcı’nın dolaşırken nedense pek rağbet etmediği bir yerdeydi. Ortalık giderek kalabalıklaşıyordu. Bagajcıyı bu noktaya getirebilmek için 21 dakika harcamıştı. Behnan elli yaşına yaklaşıyordu şu anda. Ellerinden bile yaşı belli oluyordu. İnanılmaz bir şeydi.
  Bagajcı çalan telefonla, siyah taytı geren malzemeyi tek parça gibi algılayınca telefona doğru yürüdü. Dokunacakken vazgeçti. Adam yeni yetme ya da eline çabuk genç biri değildi. Temkinliydi. Yalnız ihtisas alanıyla ilgili hoş ayrıntılar mantık tarafını hissizleştirmişti biraz. Tereddütünü yendi ve telefonu aldı. Kulağına götürdü. Behnan dudak okumayı bilmezdi, ama mutlu bir ‘Alo’ patlaması yaşadı. Kara gözlüklünün yüzü allak bullak olunca aynı durumla karşılaştığını düşünerek adama acıdı.
  Leman hemen önünde duruyordu. Yanına gitti ve kendisine teşekkür etti. Şakanın başarılı olduğunu, dayısınla telefonda konuşanın kendisi olduğunu söyledi. Dayısı sesini tanımıştı onu arıyordu. Bu nedenle hemen arazi olacaktı. Akşama adamın evine giderek şakanın tadını çıkartacaktı. Bu arada cumartesi yani yarın öğleden sonra saat dört gibi bu alışveriş merkezine gelirse ikinci kattaki ‘Kahve Köşesi’nde birlikte kahve içebileceklerini söyledi. Leman müsait kadın gibi algılanmamak için hemen kabul etmedi, ama içinden ‘Okey’ demişti. Gözlerindeki memnuniyet cilasından açıkça belliydi. “Bakalım.” dedi. Behnan kadına iyi günler dileyip yanından ayrıldı. Leman şakanın anatomisiyle ilgili tuhaf bulduğu bazı ayrıntıları soracaktı, ama bunu yarına ertelemişti böylece. Behnan merkezden sağ sağlim çıkabilirse bir daha buranın bir kilometre yakınından bile geçmeyeceğini düşünmekteydi.
  Behnan çıkış kapısına yaklaştığında kalbi gümbür gümbür atmaktaydı. Beş metre, üç metre, bir metre. Nefesi sıkışmıştı. Camlı kapıdan çıkınca rahat bir nefes aldı. Vicdanı sızlıyordu. Kara gözlüklü şu anda hayatının şokunu yaşıyor olmalıydı. Başka ne yapabilirdi Allah affetsin? İnsan böyle boktan bir kumpas yüzünden 27 yaşında ölüp gider miydi? Pişmandı, ama yüz defa daha olsa yine aynı şekilde davranırdı. Kötücül olanlar telefonlara bu ölüm ‘ALO’sunu monte eden puştlardı. Bunu yapanlar insan değildi. Blair Cadısı filminde onu korkutan ana fikri gerçek hayatta uygulayanlardı. Şeytanın ta kendisiydi. 
  Behnan yol kenarında duran sarı taksiye doğru hızlandırdı adımlarını. Evi uzak değildi. Yürüyebilirdi, ama bu bela yerden hızla uzaklaşmak niyetindeydi. Taksi eve doğru giderken Behnan bu kadar hızla yaşlanmasını ailesine ve arkadaşlarına nasıl izah edeceğini düşünüp durmaktaydı. Anlatacağı şeye inanmaları kolay değildi. Diğer yandan delikanlı bir hastane raporuyla dünyaca ünlü biri olabilirdi. O zaman ciddi bir araştırma başlar ve ona bu kumpası kuranların tepesine binerlerdi. Böyle yapacaktı.
  Bir ara Leman’ı ne kadar kolay bulduğunu ve kadını hemencecik ikna ettiğini hatırladı. Bunda bir garabet var mıydı? Yoktu. Kadın cazibesine kapılmıştı. Böyle basit bir şakaya niye katılmasındı. Yarın birlikte kahve içeceklerini düşünerek hayal kuruyor olmalıydı şu anda.
Behnan şimdi esas temel meseleye odaklanmalıydı. Az önce kaldığı yerden devam etti. Gazeteci tanıdıkları vardı. İlk işi birazdan onları aramak olacaktı. O kara gözlüklü adam merkezin müdavimiydi besbelli. Gözetleme kameraları vasıtasıyla hem onun kimliğini bulurlardı, hem de kendisinin elinde telefon etrafta dolandığını kanıtlardı. Bu plan iyiydi. Yakında çok ünlü ve zengin olacaktı. Belki yaşlanmayı geriletecek bir serum da bulunurdu. Behnan’ın kalbi yeniden umutla dolmuştu. 
  Bu arada merkezden çıkınca delikanlının yüzü gözü eski haline dönmüştü. Yeniden 27 gösteriyordu. Buna asla deli gibi sevinemeyecekti.  Çünkü evindeki aynada yüzünü gördüğü anda her şeyi unutacaktı. Merkezde olan bitenler zaman zaman rüyalarında ne idüğü belirsiz kâbus senaryoları şeklinde arzı endam edecekti. Son nefesine kadar.
  Bir ara sandığı gibi bu tür merkezlerden uzak da durmayacaktı. Sık sık bu dev dikdörtgenler prizması şeklinde inşa edilmiş yapılara gidecek, bol bol alışveriş edecek ve ona bunu yaptıran gizemli dürtüyü asla sorgulamayacaktı. Merkezden kaçılamazdı.
4026

                                                                                                                                              Balçova - 2013
 
 



12 Kasım 2016 Cumartesi

Mektupların Yazıldığı Yer (Kısa Öykü)

Mektupların Yazıldığı Yer    
                                                

  İlk mektup geleli altmış yılı geçti. 5 kuruşluk pulla şehir içi yollanmıştı. Şaşkınlığım bayağı dallı budaklı olmuştu. Çünkü mektup en gizli fikirlerimi, kimseye anlatmadığım ayrıntıları, birkaç naçiz sırrımı bilen biri tarafından yazılmıştı. Benmişim gibi davranıyordu. Benden ve kendinden biz diye söz ediyordu. O zamandan bu yana tam 114 mektup yolladı. Tek bir kez bana sen ya da siz diye hitap etmedi. Adımı hiç kullanmadı. Kendi adını da. İmza falan da atmadı.
  İlk mektup Beşiktaş postahanesinden yollanmıştı. O sıralarda Kurtuluş’ta Sopalı Hüsnü sokakta oturmaktaydık. Sekiz yaşındaydım. Okuma yazmayı yeni sökmüştüm. Annem sana bir mektup geldi deyince çok şaşırmıştım. 1948 yılıydı. Babama bile ayda bir mektup ya gelirdi ya gelmezdi. 
  Zarfın üzerinde Ziya Antepli yani benim adım yazmaktaydı. Annem benden çok merak etmişti. Zarfı kenardan yırtmamı sabırsızlıkla izliyordu.
Biz artık Fuat ve Emine ile konuşmayalım.Biraz küselim. Yalan söylediler. Sınıftaki vazoyu biz kırmamıştık. Bir de artık sarı bilye almayalım. Uğursuzluk getiriyor. Maviler ve lacivertler daha ehven. Cumartesi günü Ethem amcamız gelecek. Bize çikolata getirecek. Otomobiline binip gezeceğiz. Dondurmadan karnımız ağrıyacak, ama çok değil.
  O sırada evimizde telefon yoktu. Ethem amcamın geleceğini annem bile bilmiyordu. Okuldaki vazo işini de anlatmamıştım. Zarfın üzerindeki pul gerçekti. Damga da öyle. Cumartesi günü Ethem amcam, karısı ve yaşıtım olan kuzenimle birlikte çıkıp gelince apışıp kalmıştık. Mektubu Ethem amcam atamazdı. Çünkü Bursa’da oturuyordu. Ne Fuat’ı, Emine’yi, ne de uğursuz sarı bilyeleri bilebilirdi. Çok dondurma yemekten ötürü karnımın ağrıyacağını da. Sonradan annemle saatlerce bu konu üzerine konuşup durmuş, ama bir sonuca varamamıştık.
  Mektuplar düzensiz aralıklarla bugüne kadar sürdü. Önce babam, sonra annem bu dünyadan göçtüler. Makine mühendisi oldum. Bir firmada iş buldum. Evlendim. Bir oğlum oldu. O büyüdü. Şu anda Ottawa’da yaşıyor. Evli. Üç çocuğu var. İki yılda bir gelir beni görmeye. Annesi beş yıl önce beyin kanamasından vefat etti. Misafirlikteydi. En yakın arkadaşı arayıp haber vermişti. 
  Artık emekliyim. Oğlum yurtdışına gidip yerleşince Kurtuluş’da bir süredir boş tuttuğum baba evini satıp, Semra’yla evlendiğimizde taşındığımız Afet çıkmazındaki bu daireyi satın aldım. Sokağın ismi başka. Köşedeki Afet apartmanı nedeniyle semt sakinleri arasındaki lakabı Afet çıkmazıdır.
  Bu dairede geçen yıl bir ay arayla iki kez kalp krizi geçirdim, ama nefes alıyor kalmayı başardım. Şimdi ilaçlarla, doktor bakımıyla ve dostlarla sohbet ederek yaşamaya devam ediyorum.
  Mektuplar yeni adresimde de beni bulmaya devam etti. İyice seyrekleşmişti. Bu sabah hepsini yeniden tanzim ettiğim için kesin biliyorum. Son beş yıl içinde sadece altı mektup aldım. Sonuncu bu sabah geldi. Başka mektup gelmeyecek artık. Çünkü gizemli, sırlı mırlı mektupçum beni buluşmaya davet etti.
Yarından sonra, yani Pazar günü gel beni pazarda bul. Öğle
üzeri iki gibi falan. Hava azıcık yağışlı olacak, ama şemsiye gereksiz. Kafandan endişeli düşünceleri yelpazele. Öyle gel. Gel ve  gör beni artık.
  Ne kadar heyecanlandığımı hayal edebilirsiniz. Ömrüm boyunca bana mektup yollayan, beynimin en derinliklerindeki düşünceleri bilen, yakın gelecekten haberler veren kimseyi sonunda görebilecektim.
   Onu bulmak için neler yaptım bilseniz. Önce annem, sonra karım yardımcım oldular. Mektuplara elle dokunmuyor, yazılanları okumuyor olsalar delirdiğimi sanabilirlerdi. Mektupçu dostumun yakın gelecek bildirileri daima doğru çıkıyordu. En çok bu nedenle onlar da yazarı merak ederek ölüp gittiler. Veteriner olan babamın yaklaşımı farklıydı.
  ‘Bir iki mektubu okumadan yırt at. Yenisi gelmez göreceksin.’ Dışarıdan itiraz etmeme rağmen içimden ona hak vermekteydim. Merakım mıknatıs, gelen mektuplar demir tozlarıydı.
  Mektupları yazanı bulmak için bir ara postahanede çalışan bir arkadaşımı görevlendirdim. Adam araştırdı. Bir ip ucu bulamadı. O sıralarda postahaneye gelenleri gözleyen kameralar yoktu. Oradan bir sonuç alamadım.
  Yazı karakterlerinden anlayan bir arkadaşıma ikimizin yazılarını kıyaslamasını rica ettim. Çünkü el yazılarımız da biraz benziyordu. O da L’leri benim gibi bol virajlı yapmaktaydı. Arkadaşım yazıların kesinlikle iki ayrı kimseye ait olduğunu bulguladı. Hayalci, romantik yanlarımız paraleldi. Ama diğeri daha dinamik, kararlı, idareci tipli bir el yazısına sahipti.
  Mektup hikayesini annem, babam, oğlum ve karım Semra’dan başka kimseye anlatmadım. Açık delil olan pullu zarfları, benimkinden farklı elyazısını göstersem bile uzun vadede dalga geçilecek materyale dönüşeceklerdi.
 Bir de gizemi yayarsam seyrelecekti kaçınılmaz olarak. Bunu istemiyordum. Bu mektuplar, sıradan yakın  gelecek uyarıları, yapılan şeylerin ikinci bir merci tarafından irdelenmesi falan bana bir çeşit moral olmaktaydı. Sorunlarla mücadelede, hızla değişen dünyaya akıl erdirmede, uyum sağlama yarışında eğilmeden, bükülmeden, kırılmadan tek parça kalmamı sağlamaktaydı. İnsan bazen kalabalığın içinde bile kendini yalnız hisseder. Ben öyle değildim. Elle tutulur kağıtlar, üzerinde tarih basılı damgaların basılı olduğu zarflar tanığımdı ki, ben öyle değildim. Birinci olacak atı, en büyük ikramiyeyi kazanacak sayıyı söylemese de beni yakın gelecek için uyaran, düşüncelerimi en derinden paylaşan gizemli bir dosta sahiptim.
  Bundan birkaç yıl önce TekinsizX Öyküleri adlı bir kitap okumuştum. Orada Çiftil Olayı adlı uzun öyküde benim durumuma çok benzeyen bir olay anlatılmaktaydı. Finalde araştırıcı olağanüstü sonuçlara ulaşıyordu. Kitabın yazarına ulaşmayı denemedim. Google vasıtasıyla bunu yapmam çok kolaydı. Düşündüm ama uygulamadım. Çünkü o sırada hayalkırıklığına uğramaya hazır değildim. Sıradan yaşamlara müdahale sıradan olur.
   Cuma ve Cumartesi günleri vaktimin çoğunu evde geçirdim. Kütüphanemi tanzim ettim. Mektupları sakladığım kilidi olan kobalt mavisi renkli metal kutuyu getirip yemek masasının üzerine koydum. Zarfların geliş sırasına uygun sıralanıp sıralanmadıklarını kontrol ettim. Rasgele seçtiğim mektupları okudum. Çocukken aldıklarım açıkça bir çocuk tarafından yazılmıştı. Gençlik mektuplarım da genç bir havaya sahipti. Şimdilerde onun da yaşlandığını hissediyorum. Benim gibi el yazısı değişti. Gözleri iyi görmüyor belli.
  Yıllardır televizyon izlemiyorum. Bir ara televizyonu açtım. Kanallar arası kısa bir gezintinin  ardından yine kapattım. Bana hitap eden bir şey kalmamıştı hipnoz kutusunda. Dünyanın çivisi çıkmıştı. Üzerimize bir sürü çekiç inip kalkmaktaydı. Bazı dostlarım arayıp halimi hatırımı sordular. Minnetle uzun konuşmalar icra ettim. Geceleri erken yatıp, sabahın ilk ışıklarında kalkarak uzun yürüyüşlere çıktım. İçimde mayalanan sabırsızlığı en iyi dost ahbap meclislerinde yatıştırabilirdim, ama bunu yaparsam mektupçumdan söz etmemem neredeyse imkânsızdı. Cep telefonumun aküsü bitince doldurmadım. Evde kaldım ve kendimi eskiden çok sevdiğim kitaplardan sayfalar okuyarak oyaladım.

*

  Hava gerçekten kapalı. Zaman zaman bir ahmak ıslatan beliriyor ve çekilip gidiyor. Nisan başı için hava azıcık serin. Ayaklarım irademin dışında hızlı adımlar atıyor. Pazara elli metre kadar yaklaştım. Kalbim pırpır birkaç tanıdıkla selamlaştım. Eski dostum Selami karısıyla karşı kaldırımdan geçmekteydi. Görmemezden geldim. Konuşmaya dalmışlardı. Beni farketmediler. Sonunda semt pazarına girdim. Kalabalıktı. Çocukluğumdan beri pazara gitmeyi severim. Çok bir şey almadan öyle dolanıp durmak. Topraktan fışkırmış sebzelere dokunmak. Eve ayaklarına kara sular inmiş durumda dönmek.
  Bu defa farklı. Ne kan kırmızı domatesler, ne dipdiri maydanozlar, ne de hormonsuz küçük çileklerde gözüm. Mektupları yazanı nasıl tanıyabileceğimi düşünüyorum. O beni biliyor. Herhalde yanıma gelip kendini tanıştıracak. Nasıl biri acaba diye çok heyecanlanıyorum. Kalbim bayağı hızlı atıyor.
  Elimde değil. Çok olağanüstü yeteneklere sahip biri olmalı. Bir cins medyum belki. Düşüncelerimi okuyabiliyor ve yaptığım işlerin bilgisinin en küçük ayrıntısına vakıf. Annem ve karım bu mektupları yazanın kutlu bir kimse, nebi cinsinden biri olabileceğini defalarca ima ettiler. Aralarında bunu konuşuyorlardı şüphesiz. Böyle olağanüstü biri neden benim gibi sıradan birini muhatap seçsin? Herkes seçilmiş olmak ister. Ama buna bir neden de duymak ister. Bu nedeni hiçbir zaman bulamadım. Hiçbir özelliğim diğer insanlardan aşırı farklı değildi.
  Sıradan bir makine mühendisiydim. Aynı firmada 32 yıl çalışıp emekli oldum. Oğlum 18 yaşında öğrenim için Kanada’ya gitti ve oraya yerleşti. Babam, annem ve karım anlı şanlı ölüm köprüsünden geçip gidince yalnız kaldım. Allahtan hatırşinas dostlarım vardı. Ve de bu mektupların yazarı tabii.
  “Anne, anne bak. Şu amcadan iki tane var.”
  Sarı pantolonlu, lacivert yağmurluklu beş yaşlarındaki siyah kıvırcık saçlı çocuğun eliyle işaret ettiği yerdeydi mektupları yazan. İkizim değildi. Bana epey benzediği söylenebilirdi. Orta boy, bembeyaz gür saçlı büyükçe bir kafa, iri gözler, dar omuzlar, boyla orantılı uzun bacaklar. Kıyafetimiz de tıpa tıp aynı değildi, ama bir paralellik vardı. O koyu lacivert, ben siyah pantolonluydum. İkimiz de krem renginin tonlarında ince pardesüler giymiştik. O uçuk mavi, ben eflatun gömlek giymiştim. Ayakkabılarımız modelleri farklı olmakla birlikte siyahtı.
  Çocuğun annesi etrafına bakındı. Gözleri beni taradı geçti. Çocuğun işaret ettiği benzerliği farketmişe benzemiyordu.
  “Hani nerde?”
    “Orda.”
  Kadın tekrar çocuğun işaret ettiği yere bakıp başını salladı. Görmüyordu.
  “İyi. Sonra tekrar şey yaparız. Haydi elimizdekileri arabaya götürelim.”
  Kadın ve çocuk torbaları yüklenmiş giderlerken çocuk başını çevirip bana baktı ve gülümsedi. İçimden bir ses çocuğun benimkine benzer mektuplar almasına ramak kaldığını söyledi. Onunkiler elektronik postayla gelecekti herhalde.
  “Gönlünüzden ne koparsa. Şu ama fakire bir sadaka.”
 Hemen sağımda çocukluk zamanlarımdan fırlamış gibi duran siyah elbiseli, kara güneş gözlüklü, sol kolunda sarı bandrol olan dilenciyi görünce yeterince şaşıramadım. Pazar yeri pek şenlikliydi bugün. Hemen cüzdanıma davrandım ve adamın elinde tuttuğu pirinç kutuya bir lira attım. Metal yüzeydeki çınıltı üzerine adam başını bana çevirdi. 
  “Bir kapıda iki dilenci olmaz, ama iki kapı bir dilenciye iyi gelir bayım. Allah sizden gani gani razı olsun.”
  Bu arada göz ucuyla krem rengi pardesülü adamın çıkışa doğru yürüdüğünü görmüştüm. Hemen o tarafa seğirttim. Önce koşup yetişip konuşmak istiyordum, ama adımlarımı yavaşlatıp onunkilerin hızına indirdim. Altmış yıl beklemiştim bu an için. Aceleye ne gerek vardı.
  Birlikte benim evimin yönüne yürüdük. Bir an hayalet olduğunu düşünmedim değil, ama gelip geçenler onu farkediyorlardı. Yürürken hacmi diğer kimseleri hesaba almaya zorluyordu. Bedenlerin içinden geçip gitmiyordu yani. Bu arada sol ayağından bir sıkıntısı olduğunu farkettim. Topallıyordu hafifçe.
  Birlikte Afet çıkmazı’na vardık. Şimdi ne olacaktı. Cebinde benim evimin anahtarını taşıyor olabilir miydi? Adam çıkmaz sokağa sapmadı yoluna devam etti. Merakla ardından yürüdüm. Adımlarım istemeden hızlanmıştı yine. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaktaydı.
  Diğer köşede ağzım bir karış açık kaldım. Benimkine paralel bir Afet çıkmazı daha vardı. Tıpa tıp aynısı değildi. Geri dönüp baktım. Park etmiş araba sayısı farklıydı. Evlerin boyası ve yerdeki asfalta yapılan yamalar ve hatta başını kaldırıp baktığında binaların çerçevelediği gökyüzü. Her şey azıcık farklı olmakla beraber benzerlik müthişti. Apartman isimleri tıpatıp aynıydı.
  İkinci Afet çıkmazındaki Afet apartmanının kapısı aralıktı. Zillere baktım. 3. katın zil etiketi boştu. Bizimkinde benim adım yazılıydı. Mektupçum görünürlerde yoktu. Ayaklarım kendiliğinden merdivenlere yöneldi. Üçüncü kata vardığımda nefes nefese kalmıştım.
  Daire kapısı benimkinin tıpa tıp aynıydı, ama dışarı konmuş paspas farklıydı. Açık kahverengi ve hasırdan yapılmaydı. Ben asla öyle ucuz ve adi malzeme kullanmazdım.
  Sağ elim zil düğmesine dokundu. Delirmediğimin, bütün bunları hayal etmediğimin tescili olacak şeylere bir an önce ulaşmak arzusundaydım. Huşudan hışır hışırdım da. Normali aşmışlığın çekim gücüyle yoğrulmaktaydım adeta.
  Kapıyı açan bir çocuktu. Muhatabımın torunuydu herhalde.
  “Ben... Şey...”
  “Gel içeri Ziya.”
  Beş altı yaşlarında bir çocuğun bana senli benli hitap etmesi garipti, ama bunu kafaya takacak durumda değildim. Eşiği geçiverdim. Benim eve çok benzeyen ama ufak tefek farklılıklar gösteren holden yürdüm. Oturma odasından konuşma sesleri gelmekteydi.
  “Beni tanımadın değil mi Ziya?”
  Durup kısa pantolonlu, göğsü dondurma lekeli sarı tişörtlü çocuğa baktım.
  Senli benliliği boşuna değildi, ama kaynağını çıkaramıyordum.
  “Yaşar. Yaşar Benli. İlkokul birinci sınıfta aynı sırada oturuyorduk.”
  Derin bir şaşkınlıkla çocuğa baktım. Yaşar o yılın bitimine doğru bir araba kazasında ölmüştü. İyice sararmış ilkokul fotoğraflarında yanyana pozlarımız vardı.
  “Bu... Bu ne demek oluyor Yaşar?”
  Yaşar elimi tuttu ve  “Gel.”dedi.
  Holün kapısını açtı. İçerisi bayağı kalabalıktı. Parti falan mı... Birden annemi, Semra’yı, uzun boylu biriyle hararetli hararetli konuşan babamı gördüm. Başkaları da vardı. Aralarında pazarda gördüğüm kimse yoktu. Ve de odadakiler benim varlığımı farkında değilmiş gibi yapmaktaydılar.
  Yaşar beni üzeri pastalar, pohaçalar, böreklerle yüklü masaya doğru götürdü. Gözlerimi görünümleri çeşitli yaş durumlarını aynı anda gösteren annemden, karımdan ve babamdan alamıyordum. Harıl harıl konuşmalarını anlamını sökemediğim bir gürültü gibi algılamaktaydım. Masada benim evde mektupları sakladığım metal kutunun tıpa tıp aynısı durmaktaydı.
  “Aç kapağını.”
  Yaşar elini çözmüştü benden. Biraz titreyen sağ elimle kobalt rengine boyalı kutunun kapağını açtım. İçinde sandığım gibi bendeki mektupların kopyaları ya da yazılmış ve yollanmamış olanları yoktu. Kutu boştu. Dibi de çok tanıdık bir yere pencere olmuştu. Bir sokak ötedeki evimin oturma odasını görüyordum. Koltukta oturuyordum. Pazara gitmek için giydiğim kıyafetim vardı üzerimde. Ayakkabımı ve pardesümü bile çıkarmamıştım. Baş ucumda da mektupçum durmaktaydı. Adamı profilden görüyordum. Benzerimdi, ama ikizim değildi. Başım garip bir şekilde sağ yana kaymıştı. Uyuma pozisyonu değildi. Birden ayıktım. Sıfırıncı ölüm yıldönümümü izlemekteydim.
  Cesedim o evdeydi. Birden evimin kapısını anahtarımla açtığım anı, göğsümdeki sızıyı hatırladım. Pazardan dönmüş ve en sonuncu kalp krizimi geçirmiştim. Yeni duruma geçiş kutlaması ise bu evde yapılacaktı. Mektupların yazıldığı yerde.
                                                                                Amsterdam - Mayıs 2009

                           --------------------------------------

27 Ekim 2016 Perşembe

Arafor - Number One

Arafor - Number One

Arafor (2012) adlı öykü seçkisinde 15 öykü bulunuyor. Paranormal – Gizem – Bilimkurgu türündeki öykülerde 15 farklı başkahraman var ve bunların hepsi de kadın.

Bu öykülerin bazılarını o tarihten birkaç yıl önce Buzul Dünya adlı sitede de dijital olarak yayınlamıştık.  

Yazdığım önsözlerde şunları söylüyordum. Böyle bir çalışma Türk edebiyatında bir ilktir. Belki bu şekliyle, her öyküde farklı kadın kahramanların bulunduğu bir öykü seçkisi olarak dünya çapında bir ilk olması da muhtemeldir.  Muhtemeldir diyordum. Çünkü o ana kadar bir örneğini görmemiştik, duymamıştık ama belli olmazdı. İhtiyatlı olmak her zaman iyiydi.

Tekrar ediyorum: 15 öykü, 15 farklı kadın başkahraman ve korku – gizem – bilimkurgu türleri. Önsözde roman sözcüğü geçmiyor. Kadın kahramanlı kitap sözcüğü de geçmiyor. Bunlardan yüzlercesi, belki de binlercesi mevcut. Herkes biliyor.

Ardından Gökçe Mehmet Ay bloğunda aşağıdaki sözleri yazıyor. Kitaba önsözü ben yazmadım. Yalnız metinde öykü, farklı kadın kahramanlar niteliği açıkça vurgulanıyor. Kitabı eline alıp baksa, okumasa bile böyle yazmayabilirdi. Çünkü farkı hemen görecekti. Haksız bir eleştiriye imza atttı kısacası. 

Şimdi düzeltiyoruz. 

Aradan dört yıl geçti; Arafor is still number one.
*
Gökçe Ay’ın yazısı:
Fabisad reklam yaparken abartmış
Sadık Yemni'nin yeni kitabını anlatırken, "Türkiye’de belki de dünyada yapılmamış bir şeyi deniyor" demiş. Bu yazılar kitap tanıtımı için güzel de bari dünya bilim kurgu fantastik edebiyatını bilenler yazsalar. Sanırım Sadık Yemni'de yazıdaki bu lafa bozulmuştur. Dünyayı takip etmeden böyle yorumlar yapmak çok riskli. Örneğin, bu sene Nebula'yı Jo Walton kazanmıştı. 
http://www.sfwa.org/2012/05/2011-nebula-awards-announced/

İki örnek daha vereyim kadın kahramanlı kitap arayanlara:
bilim kurgu: Diving into the Wreck yazar: Kristine Kathyrn Rusch 
http://turkcebkf.wordpress.com/2011/11/21/uzay-batiklarina-dalmak/
fantastik: Kitty Goes to Washington yazar: Carrie Vaughn 
http://turkcebkf.wordpress.com/2011/05/23/amerikan-senatosunda-bir-kurtadam/

Gene de Sadık Yemni'nin kitaplarının haberini verdiği için Fabisad'a teşekkürler.