31 Ekim 2023 Salı

 

                                                                                                                                               Ah! Öyküleri :4

Sadık Yemni

Her Gece Paris

 


  Kapının zili çalınca içinde seyrettiğim dalgınlıktan sıyrıldım. Rahat büro saldalyesinde ayaklarım masanın üstüne atmış durumdayken sızıp kalmışım. Zil üçüncü kez çaldığında elimde sarı zarf yolu yarılamıştım.

  Kurye siyah deriden motorcu tulumu giymiş boyama sarışın bir genç kadındı. Yirmi sonlarındaydı. Makyajsız yüzü hatları biraz sert olmasına rağmen çekici görünüyordu. Onu birine benzettim, ama kime olduğunu hatırlayamadım.

  “Hazır mı?”

  Zarfı uzattım. “Buyrun.”

  “Yedi adet mi?”

  “Evet. Sayın isterseniz.”

  Kadının gülümsemesinde bilmiş ve alaycı bir hava vardı. ‘Arkan yer mi eksik mal vermeye’ der gibiydi. Aldırmadım çünkü bunun karşılığında hesabıma tam 160 bin dolar yatacak birazdan.

  “Hazır mısın?”

  “Evet.” Dedim ve sanki görecekmiş gibi elimle oturma odasını işaret ettim. “Bavullarım hazır. Hemen çıkıyorum.”

  Kadın beni yukarıdan aşağıya süzerek başını salladı. Ayakkabılarım da dâhil dışarıya çıkacak şekilde giyimli olduğumu o anda fark ettim. “Haydi bakalım.”

  “İyi akşamlar.”

  Siyah deri elbiseli kadın bir şey demeden merdivenlere yönelince içeri girip kapıyı örttüm. Oturma odasına gittim. Her şey hazırdı. Sütlü kahve rengi emektar bavulum ve siyah el çantam yan yana duruyordu. 

  Ben karikatüristim.  Adım Andre. Andre Berlioz. Otuz iki yaşındayım ve tehlikeli çizimler yapıyorum. İmzamı A.B şeklinde atarım. O ünlü bestecinin akrabası falan değilim. Sıradan bir Berlioz’um. Suriyeli göçmenler, müslümanlar ve peygamberleriyle ilgili en aşağılık yakıştırmaları buldum. Bu son yaptıklarım Charlie Hebdocularınkine on basar. Eskiden beri iyiydim bu işte. Sıfatların en sarsıcı olanlarını bulur çıkartırdım. ‘Andre’nin ağzına düşeceğine çirkef kuyusuna düş’ daha iyi derdi dayım daha çocukken. Beni eskiden tanıyan bazı kimseler ‘Vidanjör Andre’ der hâlâ. Yarın yedi karikatürüm hem basılı, hem de dijital olarak dünya çapında yayınlanacak. Ünüm parlayacak. Bu parıltı sırasında arazi durumda bulunmam gerekecek. Kafayı kırmış biri beni tahtalı köye yollamaya çalışabilir pekâlâ.   

  Kapıyı örttüğümde içeride radyonun açık kaldığını fark ettim. Arka planda radyo sesi olmadan çizim yapamam. Lionel Richie’nin All Night Long  adlı parçası çalıyordu. Geçen yıl ölen babamın çok sevdiği bir parçaydı. Ben nefret ederim. Babamla ilgili hiçbir şeyi hatırlamayı sevmem zaten. Aramız hiç iyi olmadı. Tek çocuğum. Doğmasam adam daha mutlu olurdu. Hep bunu hissettirdi bana. Annem bir trafik kazasında öldükten sonra yıllarca görüşmedik. Bir gün ikinci karısı beni arayıp hastanede yoğun bakımda olduğunu söyledi. Gitmedim. Cenazesine de katılmadım. Aksi, huysuz yapıda biriydi. Sevilmezdi çevresinde pek. All Night Long çalmasa hemen içeriye girip kapatacaktım. O parça yüzünden yapmadım. Bu şekilde çekip de gidemezdim. En iyisi şu lanet sesi kesmekti.

  Kapıyı açıp içeri girecekken lacivert montumun sağ cebindeki telefonum çaldığı için erteledim. Alıp baktım. Biri aramıyordu. Alarmdı. Ben kurmuş olmalıydım, ama niçin yaptığımı hatırlamıyordum. Sese boş verdim ve basamakları inip sokağa çıktım. Sokağın durumu beynimde bir şeyleri harekete geçirdi. Yanlış mekân alarmıydı sanki.  Bunları düşünürken o genç kadını gördüm.

  Kapının hemen yanında duruyordu. Üzerinde kot pantolon ve kahverengi deri ceket vardı.  Lacivert fular takmıştı. Motorcu kıyafetini ne zaman çıkarmıştı.

  “Saat 20.36. Hazır mısın?”

  Başımı olumlu anlamda sallayarak onunla birlikte beyaz bir Renault Megane’a doğru yürüdük. 2015 model aracın şoför mahallinde genç bir adam oturuyordu. Az ileride duran ikinci bir araba vardı. O da aynı modeldi ve rengi siyahtı. İçinde iki kişi seçebildim. Plan değişmişti anlaşılan. Normal şartlarda havaalanına giderek İstanbul’a uçacaktım. Bavullarımı arabanın bagajına koydum. Sarışın kadın öne bindi. Ben arka koltuğa oturdum.     

  “Nereye gidiyoruz.”

  “Bataclan Tiyatrosu’na.”

  Belleğim yavaşça dirildi. Daha önce yaşadığım şeyleri hatırladım. Bunu istemiyordum. Ben İstanbul’a gidecektim.  Uçakta buzlu viskimi yudumlayarak ilk günlerimde yapacağım şeyleri planlayacaktım.

  Adını bilmediğim kadın bunu yüzümden okumuştu. “Her Gece Paris.” Dedi.

  Normalde yüzüne bakakalmam gerekirdi, ama bu sözler beynimde özel bir yere çarpmış ve karşı koyma irademi kötürümleştirmişti. Endişelerim kıpır kıpırdı ama. Bataclan’a gitmek istemiyordum. Orada dehşet kol gezmişti. 

  “Karikatürleri teslim ettim.” dedim bir umutla.

  Genç kadın az önce zarfı teslim alan kendisi değilmiş gibi gülümsedi. “Haydi gidiyoruz.”

  O ön kapıyı açınca ben de arka koltuğa kuruldum. Midem iyi değil. Bir şey olacak. Kötü bir şey. Ne olduğunu biliyorum, ama belleğim tutuk. Yeniden görmeme dakikalar kaldı. Uçak biletim ne olacak? İstanbul’daki planlarım?

   Yolları hızla bitirdik ve araba durdu. Sarışın kadın, “Hemen in ve içeri gir.” Dedi. Midemde buzdan böcekler vardı sanki. Kendimi iyi hissetmiyordum.  Araban indim.  Araba gözden yittikten sonra bagajındaki bavulumu ve çantamı hatırladım. Ne önemi vardı artık.

Derin bir nefes alarak tiyatro binasının ön yüzüne baktım.

Nous Productions Presente

EAGLES

of Death Metal

  Grubun I Only Want You adlı parçalarını severdim bir ara. Save a Prayer’ı falan da.  Bin yıl önce gibi hepsi. Birazdan olacaklar nedeniyle bacaklarım tutuk bir şekilde ana girişe doğru yöneldim. Attığım her adım karikatürler, bavulum ve uçak biletimle ilişkimi kopartıyordu. İçeri girip kalabalığa karıştığımda başka biriydim. İyice otomatize olmuştum.

  Önümde iki genç adam yürüyordu. Ellerinde otomatik silahlar vardı. Onları görenlerin yüzlerindeki korku, silahlar patlayınca kan, dehşet, haykırış ve ölüme evrildi. Silahlar patlıyor ve gövdeler yerlere yuvarlanıyordu. İhtilaç içinde çırpınan bedenler, etrafa saçılmış beyin parçalarını şokla izliyordum. Sıcak kanlara basarak o iki kişinin ardından yürüdüm. Adımlarım önceden kurulmuş gibiydi nereye gidileceğini biliyordum. Soyunma odalarına sığınanlar taranırken kulaklarım sese alışmıştı. Gözlerim bir aksiyon filmi izler gibiydi. Tek sorun burnumdu. Barut ve kan kokusu içimi kaldırıyordu. Sonunda silahların sustuğu, daha doğrusu susturulduğu bir an geldi. İki teröristten biri üzerindeki bombayı patlattı. Diğeri  içeri giren polisler tarafından öldürüldü.

  Bana dokunmadılar. Kimse dokunmadı. Görünmez ve hissedilmezim anlaşılan, ama kan kokusu, yaralıların haykırışları ve çırpınan vücutların üzerimde yaptığı etkiyi anlatabilmem mümkün değil. Berbat durumdayım. Polislerin, cesetlerin, sıhhi personel ve medya mensuplarının arasından geçerek dışarı çıktım.

  Elim ayağım titriyordu. Bayılmaktan korkuyordum. Midem berbattı, ama boş olduğu için kusmadım. Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalışırken karşıda beyaz Renault Megane’ı gördüm. İki zıt etkinin altına girmiştim. Bir yanım bavulumu, biletimi, parayı ve kaçış mekânımı istiyordu. Diğer yandan soğukkanlı bir şekilde bunca kıyımı planlamış insanlardan, onların acımasız planlarından uzak durmak istiyordum.

  “Nasıl gitti?”

  Camdan bana bakan sarışın kadının yüz ifadesini  tasvir  için bir kelimem yoktu. Hissiyatımı tarif edebilmekten acizdim. Acıyla gülümsedim sadece. Tercihimi onlardan yana yapmış olmam yeterliydi. Arka kapıyı açıp tabanlarımdaki kanı içeriye bulaştırdım. Kapı kapanınca araç hareket etti.

  “Bugün Cuma mı? Tarih 13 Kasım 2015 mi? ”

  “Evet.”

  “Biraz önce… Sen gelmeden önce öyle değildi. 2016 Mart’ındaydım. Sanki öyleydi.”

  “Ne önemi var?”

  “Uçağıma yetişebilecek miyim?”

  “Son anda da olsa. Evet.”

   Yeterince sevindirik olamadım. Bu Bataclan’a ilk gelişim değildi. Teröristlerin baskın anında orada bulunmam yani. Çünkü evvelki gelişlerimi hatırlıyordum. Mükerrer bir döngüydü.

  “Bu sonuncu muydu?”

  Kadının sert hatlarında ilk kez bir yumuşama oldu. Başını çevirip yüzümü  inceledi. Yüzü bir anlığına güzelleşti. Mavi gözleri irileşti. “Kimse bilmez bunu.”

  ‘Benim rolüm nedir’ diye soracaktım. Cevabını zaten bildiğimi hissettim. Kadına tevekkülle başımı sallamakla yetindim. Arabayı kullanan şoför ve sarışın kadın da bir yüce plana aitti. Onlar beni ve daha başkalarını da belki dehşet noktalarına taşıyıp duruyorlardı. 13 Kasım Cuma gecesi Paris’te aynı anda yedi noktada saldırı başlamıştı. Okyanus ötesinden ya da belki kendi içlerinden bir güç DEAŞ’ı Paris ahalisinin üzerine saldırtmıştı. En büyük kıyım Bataclan’da yapılmıştı. Niye beni Bataclan için seçmişlerdi acaba? Bunları düşünürken görüşüm bozuldu. Mekân algım parazitlenirken arabadan sıyrıldım.

  Ayaklarım bir masaya konmuş, büro sandalyemde kaykılmış durumda gözlerimi araladım. Asıl kimliğim beni hasretle kucaklayıverdi. Ben Fransız değilim. Adım Nedim Taş. Otuz iki yaşındayım. Az tirajlı gazetelerden birine kimselerin okumadığı yazılar yazıyorum. Patron beni iktidarı eleştiren yazılarım için değil, infial yaratıcı twitlerim için kurumda tutuyor. Namımı da twitlere borçluyum. Takma adım ‘Taş Ağrısı’. Korunmalıyım. Şu ana kadar gerçek kimliğim ortaya çıkmadı. Daha önce belirttim sıfat kullanmayı iyi bilirim. Az kelimeyle tefrika yaratma ustasıyım. Ben patronun patronları hesabına siyasilere, kanaat önderlerine, gazetecilere sataşan, çamur atan biriyim. Bir küfüreriyim. Bana kim işaret edilirse onu hedef alırım. Harbi bir profesyonelim. Şahsi kin gütmem. Parayı veren kaosu yönetir yöntemiyle çalışıyorum.

  13 Kasım  Cuma gecesi hayatım değişti. Ben de Paris’teki terör saldırısını herkes gibi şokla televizyondan izledim. Sabah uyanıp işe gittim. Plazalarda kahve içip kurt gazeteci ayaklarına yatma ritüelini uyguladım. Geceden en dinamitli twitimi sallamıştım. ‘MİT tırlarından çıkan şiddet Paris’i de vurdu.’ Tepkiler müthişti. Kahvem daha bir lezzetli oldu.

  13 Mart 2016’da, Pazar akşamı Ankara Kızılay’da Bombalı saldırı yapıldı malum. O gece evde yalnızdım.Aslı’yla bozuşukluğumuz müzminleşme yolundaydı. Hem içtim, hem de devleti suçlayan en gaddar twitlerimi attım. Sonra yatağa girdim ve orada, Paris’te karikatürleri yapmış bitirmiş şekilde uyandım. Andre olmuştum.

  Şu anda kafam bayağı iyi, ama bilincimin diri kalmış kısmı cayır cayır. Birazdan yine Andre olacağımı, küfür karikatürlerini o kadına teslim edeceğimi ve ardından Bataclan’a gidip taze ve sıcak kanlara basarak yürüyeceğimi biliyorum.  Ben karikatürden anlamam. Çöpten adam resmi yapmayı bile beceremem. O halde Andre diye biri gerçekten var. Belki o da 13 Mart’ta Ankara’ya gelip ölenleri yakından görerek dehşet soluyor. Bilemem.

  Nedir bütün bunlar? Yoksa öldüm de kabir azabı mı çekiyorum? Ben ateistim. Kendimi öyle satıyorum. Bizim mahallede şart. İnançlı da değilim, ama bir şey çok açık. Vicdanımda bir yük var. ‘Vicdan tanrının kurduğu fıtri bir edeb zembereğidir.’ Annem öyle derdi. İnancıyla baş başa mutluydu içe kapalı dünyasında. Bu bir vicdan yükü olmalı evet. Daha önce binlerce saat üzerine düşünmüş olmalıyım. Vardığım sonuç bu. Bu yük olmasa kimse beni o korkunç kıyımın yapıldığı yere sürükleyemezdi. O halde bir ümit var. Ümit varsa pişmanlığım gerçek demektir.

  O halde birazdan kimbilir kaçıncı kez o korkunç mekâna gitmemek için ne yapmalıyım? Uyanmanın bir yolu var mı? Şimdi kendimi toplamalı ve uyumamanın, yani sızmamanın bir yolunu bulmalıyım. Uyumaz ve sabaha kavuşursam bu döngü bitecek. Bunu kalbimde hissediyorum. Ezan. Evet, ezan sesine kadar dayanmalıyım. Yapabilirsem bu fasit daireden çıkacak ve normal hayatıma kavuşacağım.

  Ayaklarım birer ton ağırlığında gibiydi. Yerimden kalktığımda az kalsın yere yığılacaktım.

Güç bela mutfağa doğru yürürken aklıma mahsus sıcak kanları ve beyin parçalarını getirdim. Çok sürmedi. Midem çalkalandı ve içinde ne varsa İran halımın üstüne çıkardım. Öğürtü salvoları bitince dizlerim titriyerek mutfağa gittim. Temizliği sonra yapacaktım. Önce bir bardak su içtim. Ardından kendime kocaman bardak bir Türk kahvesi hazırladım. Bu arada saate bakmayı da akıl ettim. Sabaha daha üç saat falan vardı. O masadan kalkmış ve midemdeki alkollu hamuleyi boşaltmış olduğum için umudum artmıştı.  Kahveyi ayakta oturma odasının penceresinden yapımı bitmek üzere olan lüks siteye bakarak yavaş yavaş içtim. İçtimai şatolar. Duvarların ve korumalı kapıların ardında mutluluk ve huzur arayanlara tahsis edilmiş tecrit mekânı.

  Tekrar büro koltuğuma ve divana falan oturmayacaktım. Biraz hareket iyi olurdu. İtinayla kusmuğu temizledim. Pencereleri açtım. Hava serindi. İyi geldi. Belki en iyisi sokağa çıkıp yürümekti. Ayakkabılarımı giymeyi düşünürken telefon çaldı. Bilinmeyen numaraydı.

Bu saatlerde beni Aslı arardı sadece. Çevirmendi ve gece kuşuydu. Sık sık numara değiştirirdi. Sabaha karşı kendi deyimiyle iyice yorulmuş ve romantikleşmiş olurdu. Telefonumu alırken hemen altında duran kâğıtta kırmızı keçe kalemle yazılmış notu okudum.

Sakın telefonu açma!

  Bu yazıları okurken beynim parmağıma komutu yollamıştı. Hattı açan düğmeye basmıştım. Sarışın kadının sesini tanıdım hemen.

  “Her Gece Paris.”

  Çok geçti. Virüs girmişti programa. Geç kalmıştım lanet olsun. Odanın geometrisi ve ışıkları bozulurken Paris’teki eve geçişlenmeye başladım. İrademi kullanarak kalemle o notun soluna Arayan Aslı Değil yazmayı başardım. Kuvvetli akıntıya karşı yüzmek gibi bir çaba harcamam gerekmişti bunun başarabilmem için. Bilincim hâlâ birçok şeyi hatırlıyordu. Bu sonuncusuydu. Son kez düşmüştüm tongaya. Bir sonrasında telefonu açmayacak, sabahı bulacak, ezanı dinleyecek ve inşallah tövbe yoluma koyulacaktım.  

                                                                                                                        Balçova – Nisan 2016

11 Temmuz 2023 Salı

Ah! Öyküleri:2 Son Sefer

 

Ah! Öyküleri: 2  Son Sefer

 

                                                                   Nasib Öğretmen ve bir günlük Fatima bebeğe


   Küçük çocukları küçük kurşunlarla öldürürler, değil mi anne?

    Bir Boşnak çocuğun sorusu

 

 

   Bulunduğum yerden büyük bir oyun bahçesi ve onu çevreleyen dört katlı binalar görünüyordu. Mimari olarak farklıydılar. Daha önce ömrümde hiç bulunmadığım bir yerdeydim. Hemen önümde köşede kaldırımda yüzü bana dönük uzun boylu bir adam duruyordu. Onun beş metre kadar arkasında karşı kaldırıma bir minibüs park etmişti. Bakımlıydı, ama bayağı eski bir modeldi. İçindeki kıpırtılı silüetlere bakılırsa içi doluydu.

  “İyi geceler bayım. Sizi kategorize edemiyorum. Sorduğum için özür dilerim. Bu sokakta mı oturuyorsunuz?”  

  Krem rengi pantolon, bordo renkli tişört giymiş, bembeyaz kısa saçlı adam yetmiş başlarında falan olmalıydı. Sokak lambasına çok yakın durduğumuz için mavi gözlerindeki hafif yollu tedirginliği görebilmekteydim.

  “Benim için de bir sürpriz.” dedim. “Burası neresi? Hangi şehir yani?”

  İri yarı adam içini çekti. Yüzümden dalga geçip geçmediğimi sezmeye çalıştı ve sonunda “Amsterdam.” dedi.

  “Gerçekten mi?”

  Şaşkınlığımın samimiyet derecesinden etkilenmişti. “Buralı değil misiniz?”

  “Değilim. Hayatımda Amsterdam’da sadece iki gün bulundum. Rijks Müzesi, Van Gogh Müzesi, Dam Meydanı, Kırmızı Işıklar ve bol bol bira. Bütün hatırladığım bu. On yıl önce falandı. Karımla henüz boşanmıştık. Bekârlığımın tadını çıkartıyordum.”

  Yaşlı adam gülümsedi. “Burası şehrin doğusu. Başkan Brand sokağı. Afrika semti derler genel olarak.. Amsterdam’da sadece iki gün kalan bir turistin buraları bilmemesi çok normal. Biliyor musunuz, aslında önce sizi görev teslimatı için gelen bir stajyer sandım, ama bu pek mümkün değil. Çünkü bu gece... Şimdilik seferlere ara veriyoruz. Bu minibüs sonuncu olacak.”

  “Bir önceki adımım buradan binlerce kilometre uzaktaki bir şehirdeydi.” dedim. “Tıpkı şu anda olduğu gibi geceydi. Orada bir rüyadaydım ve bunun yarı bilincinde ‘bakalım şimdi ne olacak’ beklentisiyle bir sokakta yürüyordum. Saatime yeni baktığım için biliyordum. Neredeyse sabahın dördü olmasına rağmen sokak bayağı doluydu. Cıvıl cıvıl bir yaz gecesini soluyordum. Bütün dükkânlar açıktı. Eskiden bakkal dediğimiz küçücük bir marketin önündeki tel sette duran gazetelere bakmak için durmuştum. 11 Temmuz Perşembe gecesini Cuma sabahına bağlayan anlardaydım. Başlıkların bir çoğu 18 yıl önceki Srebrenitsa katliamıyla ilgiliydi.”

  “Yani uyanmak yerine bir rüyadan buraya geçişlendiniz?”

  “Sanırım öyle.”

   “Çok ilginç. Genellikle insanlar şu minibüsü fark etmeden geçip giderler. Bir taksi neredeyse tamponları minibüse değecek kadar yakın durur. İçinden çıkanlar başını bile çevirip bakmaz. Şoför müşteriyle yaptığı kilometreyi taksinin seyir defterine kaydederken burada olan bitenlerden öyle uzaktır ki. Neden tam şurada iki metre arkada durduğunu sorgulamaz. Buradan geçen hiçbir araba, motor ya da bisiklet minibüse çarpmaz; hemen dibinden geçmez. Bütün farkındalıkları bu kadardır. Neden yaptığımızı bilmediğimiz binlerce davranıştan biri olarak kalır. Komşular da on sekiz yıldır burada süregelen faaliyetten bihaberdir. Beni burada kaldırımda dikiliyor görürler, ama zihinleri bunu süreklilik şeklinde algılamaz. Çünkü benden hiç şüphelenmezler. Neden haftada bir gece sabah gün ağarana kadar burada durduğumu kafalarına takmazlar. Bazen bir köpek işi çakar.“ Adam gülümsedi ve solundaki dairelerden birini işaret etti. “Şurada ikinci katta yalnız oturan benim yaşlarımda bir adam var. Benden yirmi santim kısa, ama kilomun iki katı cüsseye sahip. Eski bir saksafoncu. Çok şirin bir köpeği var. Rus finosu diyorlar ya. O tip. Adı Moody. O, beni de minibüsü de, içindekileri de görüyor. Hiç hırlamaz. Minibüsün yakınlarında asla pislemez. Çok ilginç bir şey kokluyormuş gibi buralarda oyalanır. Adam da çok soğuk ya da yağışlı bir hava yoksa üstelemez. Belki köpeğin antenleriyle bir şeyler hissediyordur o da. Bana ‘iyi geceler’ der. Birinci kez yanımdan geçerken. Dönüşte ise çoğu kez görmezden gelir. Çünkü selam verirse burada gece sabaha karşı yağmurun altında ne yaptığımı soracağından çekinir. Haklı. Özür dilerim size kendimi tanıştırmadım. Adım Gerard.”

  Adımı söyleyip adamın uzattığı elini sıktım.

  “ Adınız ne çok şeyi açıklıyor, ama benim en çok merak ettiğim nokta bir rüyadan buradaki gerçek dünyaya ayak basabilmeniz. Rüyanın içinde rüyaya tamam derim de, iki gerçek mekân arasında bir rüyanın köprü durması durumuyla ilk kez karşılaşıyorum.”

  “Benim için de bir ilk.” dedim.

  “Bir dakika ya... Biz hangi dilde konuşuyoruz?”

  O kadar doğal bir şekilde zorlanmadan konuşuyor ve söylenenleri anlıyordum ki bu garabeti ben de o söyleyince fark etmiştim.  “Ben kendi ana dilimi konuşuyorum.” dedim.

  Gerard şaşkınlıkla başını salladı. “Ben de.Vay canına. Ne jübile akşamı ama!”

  “Burada tam olarak ne yapıyorsunuz?”

  “Şu gördüğünüz minibüs Srebrenitsa’ya gidiyor. İçindekiler de yolcular. Şurada biraz ileride Bulgaristan’a yolcu götüren bir minibüs kalkardı. Gece yarısı Bulgarlar araca biner ve memleketlerine doğru yola çıkarlardı. Ucuz tarifeyle. Genellikle cuma akşamları. Srebrenitsa seferleri ise salıyı çarşambaya bağlayan gecelerde yapılır. Bana gelince... Bir gün evde Martha’yla, karımla yemek sonrası kahvesini içiyorduk. Wormerveer’de. Biraz kuzeyde küçük bir yerleşim yeridir. Ansızın bir düşünceyle doldu zihnim. Bir ses buraya gelmemi söylüyordu. Sesi dinlerken bu sokağı ve bu minibüsü gördüm. Aslen Wormerveerliyim, ama Amsterdam’ı iyi bilirim. Yine de burayı bulabilmek için oğlum Jan’ın çizimlerini kullandım.”

  “O nereden biliyormuş?”

  “Jan o tarihten birkaç ay önce motor kazasında ölmüştü.”

  “Toprağı bol olsun.”

  “Sağolun. Güneşli bir Pazar günüydü. Şubat sonunda uzun ve gri kış günleri sıkıcı yüzünü gevşetmiş ve güneş açmıştı. Öğlen motorla evden çıktı ve geri dönmedi. Akşam dönüş yolunda bir arabayla çarpışmış. Olay yerinde öldü. Onun güncesini karıştırırken bu sokakların kurşun kalemle çizilmiş bir şemasını gördüm. Altında ‘Sıra bana geliyor’ yazılıydı, ‘bana‘nın altını çizmişti. Tarihi de yazmıştı.  8 Nisan gecesiydi. 8 Nisan 2008.“

  “Anlıyorum.”

  “Martha ile kırk dört yıldır evliyiz. O gece nedenini bilmemesine rağmen Amsterdam’a gitmek istememi çok anlayışla karşıladı. Jan ölmüştü, ama sevgisi aramızda bir tümsek gibi duruyordu. Çok sevilen birinin kaybı bazı şeyleri mazur kılar. Neyse... Sizin durduğunuz yerde birisi gelmemi bekliyordu. Uzun boylu, kırk ortalarında zayıf bir tipti. Avurtları çöküktü. Ayakta zor duruyordu. Hastaydı. Çok hastaydı. Srebrenitsa’da görev yapan BM askerlerinden biriydi. Teğmenmiş. Pişmandı. Çok pişmandı. Bana minibüsü gösterdi. Durumu izah etti. Adam kanserdi. Birkaç haftalık ömrü kalmıştı. Görevi bana devrediyordu. Telefon numarasını da verdi. O gece bana staj oldu.  Teğmen üç hafta yaşadı. Her sefer sonrası onu arayıp tekmil verdim. Dördüncü kez aradığımda telefonu kimse almadı.  Üçüncüde bilinci aldığı ağrı kesiciler, morfin nedeniyle iyice kısıktı. Güç bela kim olduğumu hatırlamıştı. Aradığım için çok sevinmişti. Ağladı konuşurken. Ben de ağladım.”

  “Jan da mı askerdi?”

  Tam Gerard bir şey diyeceği sırada genç bir çift sağımızda kalan köşeyi döndü ve bize doğru yürüdü. Yirmi başlarında taze sevgililerdi. Adımları sabırsızlık yüklüydü. Yanımızdan geçerken bizi hızlı ve sıradan bir merakla süzdüler.

  “Onlar da sizi gördü.”

  Bunu ben de fark etmiştim. Genç bakışlar benim suretimi de yalamıştı.  Başımla onaylayıp geçenlerin arkasından baktım. Başlarını geriye çevirip çevirmeyeceklerini merak ediyordum. Buna niyetleri yok gibiydi. Daha ciddi bir mevzuya odaklandıkları belliydi.

  “Komşular. Hemen şurda oturuyorlar.”

   Gençler Gerard’ın işaret ettiği yere girip gözden silindiler. Sokaktaki tek hareketlilik bu değildi. Parkın diğer ucunda bir taksi durmuştu. Yolcu indiriyordu.Islıkla bir melodi çalan orta yaşlı, uzun saçlarını arkadan bağlamış bir adam bisikletle bulunduğumuz sokaktan geçip gitti. Sapsarı bir tişört ve siyah kot giymişti.

  Gerard’ın yüzü nostalji lambalarını yakmıştı. “Beetje verliefd. “ dedi. “Andre Hazes adlı ünlü bir şarkıcımızın unutulmaz parçası. Seksen başları. Biraz Âşık. Bu parça bir ara dilimden hiç düşmezdi. O da yıllar önce öldü. Amsterdamlıydı.”

  Bu ismi hiç duymamıştım. Bunu düşünürken bana göre sol ileriden birisinin bize yaklaştığını gördüm. Diğer gelip geçenlerden farklıydı.

  “Bu bir yolcu.” dedi Gerard.

  Uzun boylu, zayıf yapılı otuz yaşlarında bir erkekti. İki günlük sakallı yüzünde huşu veren bir dinginlik vardı. Uzun kollu uçuk mavi bir gömlek, sol dizi yırtık lacivert kot kumaştan bir pantolon vardı üzerinde. Mokasen ayakkabıları iyice eskimişti. Yanımızdan geçerken bize bakıp gülümsedi ve başını eğerek selam verdi. Biz de aynı şekilde mukabele ettik. Adam minibüse bininceye kadar bakışlarımızla takip ettik. Ensemdeki kıllar diken diken olmuştu.

  “Jan orada askerdi.” dedi Gerard bir ton daha alçak bir sesle. “Thom’un emrindeydi. Radko’nun yaptığı katliama tanık oldu. Öldürülen sekiz bin küsur Boşnak’ın sağlık ve esenliği onlara emanetti. Bir şey yapamamanın acısıyla kahroldu.  Srebnenitsa’dan döndükten sonra bir daha asla aynı insan olmadı. İçinde bir şeyler eksilmişti adeta. Bize neredeyse hiçbir şey anlatmadı. Motora binmeyi severdi. Dayısına çekmiş. Martha’nın abisi de öyleydi. Sayısız kaza, sayısız kırık ve sıyrığa rağmen yaşıyor hâlâ. Elli yıl motora binmişti. En sonuncu motorunu Jan’ın yirmi beşinci yaş gününde hediye etmişti. Bir Kawasaki’si vardı. Onun jübilesiydi. Jan motora gözü gibi baktı. Ve sonra bir gün...”

  Eliyle boş ver anlamına bir işaret yaptı, ama dili buna uymadı.

 “Oğlum son yıllarda çok içiyordu. Nişanlısından ayrılmıştı. dikkati dağılmış olmalı. Bizim küçük bir nakliye şirketimiz var. Orada çalışıyordu. Sıkılınca ya bir kenara çekilir ya da motora atlayıp Almanya’ya, İtalya’ya falan giderdi. On bazen on beş gün. Dönüşte hayata yeniden katlanabilir durumda olurdu. Yüzü az da olsa gülerdi. Böyle anlarda içimde umut yeşerirdi. Gençti ve ömründe daha uzun bir ömür vardı. Tek çocuğumuzdu.”

  Gerard sözlerine ara verince kalbimde acısını paylaşarak minibüse baktım ve “Kim bu yolcular?” dedim.

  Adam bildiğin şeyi niye soruyorsun tavrı takınmadı ve “Belgeselleri ve o zamanda kalan kayıtları izlemişsindir.” dedi. “Beni en çok yaralayan şey o küreklerdi.  Ne çok kürek vardı.  O kürekleri tutanların yürekleri taşlaşmıştı. O sırada. Belki bir süre daha. Ama zaman taşı  bile etkiler. Ufalar, toza dönüştürür. Bazı hallerde de bir nebze de olsa telafi etme şansı verir.”

  “Doğru. Ne zamandır var bu seferler? 1995 Temmuz’undan bu yana mı?”

  “Evet.”

  “Benden önceki teğmen anlattı.  Ondan önceki refakatçi bayağı yaşlı bir kadınmış. Amsterdam’da oturuyormuş. Pijp adlı semtte. Buraya yakın. Adı Helena. Eski Yugoslavya’daki askerlerimizle dolaylı dolaysız bir ilişkisi yokmuş. Bir Boşnak komşusu varmış. Hikâyeyi ondan dinlemiş ve etkilenmiş. Helena ikinci refakatçiymiş. O da birinciden devralmış işi. Birinci benim yaşlarımda bir adammış. Hans. Onun da oğlu askermiş Srebrenitsa’da. İntihar etmiş. Geriye döndükten dört ay sonra. Hapla. Ölmemiş, ama üst katı dağıtmış bayağı. Adam dolmuşun yerini rüyasında görmüş. Hans tam altı yıl refakatçilik yapmış. Sonra bir kafede gazetesini okurken kalp krizinden gidince yerini Helena almış. Dört yıl.  Helena seksen yedi yaşında tükenerek ölmüş. Teğmenin sıhhi durumu ancak üç yıla yetmiş. Son beş yıldır da ben bakıyorum bu işe. Benim de işimi ölümle bırakmam lazımdı, ama bu gece sonuncu sefer.

  “Bunu nereden biliyorsunuz?”

   Gerard’ın bunu sormamı beklediği belliydi. Eliyle bana az önce genç çiftin gittiği kaldırımdaki bir şeyi işaret etti. “Orada bir işaret var. Gelin göstereyim size.”

  Birlikte on metre kadar yürüdük. Köşeye beş metre kala durduk.

  “Bakın burada.”

   Gerard’ın parmağının ucunun işaret ettiği şey kalbime önce korku saldı, sonra da kesif bir umutsuzluğun bayıcı etkisini hissettim. Yerde hemen ayağımın dibinde duran şey sert plastikten yapılmış bir oyuncak bebekti. Sarı saçlı, mavi elbiseli bir kızdı. Ağzı kulaklarına kadar kesilmişti. Korkunç bir kinin, katran gibi katılaşmış acımasızlığın sembolüydü adeta. Midem buz gibi olmuştu. Bu bebeği kesen elin yüklendiği cinnet BM askerlerinin sözüne ve şerefine güvenmiş kadın, erkek, çocuk, bebek, binlerce silahsız insanı katletmişti.

   Bu bebeği ilk kez görüyorum. Oğlumun güncesinde resmi çizilmiş ve ‘Son Sefer’ yazılmıştı. Jan seçilmiş biriydi. Kazada ölmeseydi şimdi burada onunla konuşuyor olacaktın.”

  Başımı salladım ve sessiz kaldım.

  “Sayılar da tutuyor.” dedi Gerard. “8372 adet ölü varmış resmî rakamlara göre. Bu minibüs şoför de dahil 11 kişi alıyor. Son 15 yılda her hafta 11 kişi ne eder? 8500 yuvarlak hesap. Bu gece son sefer.”

  Hesaba aklım yatmıştı. “Makul bir açıklama.” dedim. Gözümü bebekten alamıyordum   

  Gerard sol ayakkabısının ucuyla bebeği işaret etti ve “Bu ağzı kesik bebek burada kalacak. Plastiğin doğadaki dayanma ömrü kadar.” dedi.

  Bebeğin çok direngen bir yapısı olduğunu hissediyordum. Adam haklıydı. Minibüse baktım. ve “Kaç yolcu eksik acaba?” dedim.

  “Alışkanlıkla sayarım. Bir yolcu eksik. Gelir birazdan. Minibüsler daima güneş doğmadan az önce kalkar.“

  “Nereye gidiyorlar acaba?”

  “Bunca minibüsün toplandığı yeri hiç merak etmiyorum.”

  Ben de etmiyordum, ama bunu söyleyemedim. Gerard’ın sözü biter bitmez köşede bir silüet belirmişti. Bir erkekti. Topallıyordu. Kucağında bir şey tutuyordu. Dikkatle baktım. Kundaktı sanki. Biraz yaklaşınca doğru tahmin ettiğimi anladım. Kısa saçlı, orta boylu, değirmi yüzlü genç bir adam yanımızdan geçti. Kucağında yeni doğmuş bir bebek tutuyordu. Bize gülümsedi ve “Fatima bebeği götürüyorum.” dedi.

  Ona sessiz kalarak ve başımızı sallayarak karşılık verdik. Sanki bunu yapmak için Gerard’la anlaşmış gibiydik. Adam topallayarak gidip minibüse bindi.

  “Gel gidelim biz de. Son sefer için bir katkım var da.”

  Minibüsün yanına gittik. O sırada ileriden gelen bir araba bizim tarafa döndü ve aynı hızla yoluna devam etti. Köşede birkaç saniye bekledi. Sağa dönüp görüşümüzden çıktı. Arabayı kullanan orta yaşlı bir kadındı. Bize hiç dikkat bahşetmeden geçip gitmişti.

  Gerard pantolonunun sol cebinden parlak bir şey çıkardı.

  “Bu Jan’ın madalyası. Metale bağlı şeridi ben çıkartmadım. Jan yapmış olmalı.”

  Gerard’ın gözleri dolmuştu. Minibüsün açık duran kapısına yaklaştı. Dördü kadın çeşitli yaşlardan yolcu bize hafif yollu ilgiyle baktılar. İçlerinden dostça gülümseyenler oldu. Fatima bebek en arkada oturan hafif topluca bir kadının kucağındaydı. Hunharca öldürülmüş on iki canı bu kompozisyonda görmek inanılmaz derecede yürek burkucuydu. Ben de gözyaşlarımı tutamaz haldeydim. 

  Gerard madalyayı kapı hizasında oturan topluca bir kadının ayaklarının altına attı. Kadın adama bakarak gülümsedi. Birkaç saniye sonra kapı kapandı ve seksenlerde pek muteber olan minibüs hareket etti. Hiç motor sesi gelmiyordu. Buna şaşan yanım maddi hayatla besleniyordu.

   “Radko Mladic’in temsil ettiği kıyıma katılanları tanrı affetsin.”

  Sol elimle yanaklarımdaki ıslaklığı silerken, “Amin.” dedim.

  Gerard’la ayrılma zamanı gelmişti. Elimi uzattım. El sıkıştık.

  “Son Sefer’e tanık olmanıza bakılırsa aklımdaki son şeyi size sorabilirim.”

  Merakla yüzüne baktım.

  “Jan’ın defterinde bir not vardı. AH! Bunu bebeğin resminin altına üç kez yazmıştı. Bunun ne olabileceği hakkında bir fikriniz var mı?”

  “AH çekilen bunca acının ortama saldığı enerji olmalı dedim. Aramızdaki dil engelini kaldıran ve minibüsün lastiklerini döndüren güç. Aklıma başka bir şey gelmiyor.”

  Bu izahat Gerard’a yetmişti. İçini çekti ve sağ elini kaşına değdirerek bir selam çaktı. Aynı şekilde karşılık verdim. Yaşlı Hollandalı dönüp son yolcunun geldiği yöne doğru yürüdü. Hıçkırarak ağlamanın eşiğinde olduğu için selam sabah işini kısa kesmişti. Arabasını ana caddeye park etmiş olmalıydı.

  Onu izlerken parmağım bir şeye değdi. Bir gazetenin ön sayfasıydı. ‘Acımasız Katliamın Yıldönümü’ başlığını atmıştı.

  Rüya atmosferime geri dönmüştüm. Evimi, yatağımı ve yaşama tutunmuş bedenimi bulmama az kalmıştı.

                                                                                                                                Çeşme – Temmuz 2013

 

 

 

 

 

 

 

 

 

24 Haziran 2023 Cumartesi

Öte Yer Fotoğrafçısı

 


Öte Yer Fotoğrafçısı

 

                                                     Öte Yer Fotoğraf Arşivi

1902 ile 2010 arasındaki zaman dilimine ait fotoğraflar. Tanesi sadece 10 TL.  Bu dünyadan göçmüş sevdiklerinizin, çocukluğunuzun artık mevcut olmayan mekânları ve geçmişte merak ettiğiniz daha nice kimselerin fotoğrafları için bize başvurun. Milyarlarca fotoğraflık arşivimizden çok memnun kalacaksınız.

 

  Parmağım kapıya dokunduğunda her an dağılıp gidiverecek ortam beklentim sönüverdi. Kapı yüzeyindeki grimsi mavi boyanın pürtüklü yüzeyi buram buram gerçeklik soluyordu.  Sıcak bir yaz sabahında yatakta ter içinde uyanıp bölük pörçük hatırlayacağım bir rüyanın içinde değildim. İşgünüydü. Bankadan öğlene kadar izin almıştım. Sol ayakkabımın burnu hafifçe sıkmaktaydı. Hava sıcaktı. Tansonu iş hanının üçüncü katında kilima milima hak getireydi. Gömleğimin koltukaltında şimdilik ping pong topu büyüklüğünde olan ter lekeciklerinin belirdiğini hissediyordum.

  “Hoşgeldiniz. Kendinizi tanıtır mısınız lütfen.”

  Sıradan bir iş hanından beklemediğim içdüzen nedeniyle şaşırmıştım. Bir sekreter bölmesi, gelenlerin oturması için sandalyeler, dolaplar ve diğer büro aksesuvarlarının hiçbiri mevcut değildi. Altı metreye sekiz metre ebatlarındaki uçuk sarı badanalı bomboş odayı görünce yanlış adrese geldim ya da rüyaya dönüyorum beklentisi oluşmamıştı içimde. İliklerime kadar hissettiğim şey profesyonelce bir ciddiyet ve organize erkin çığlığıydı. Bankada kredi araştırmaları yapan bölümün başı olarak bunu kolayca kestirebilecek biriyim.

  “Adım Kenan. Kenan Kovan. Şeyde çalışıyorum. Biliyor musunuz, burayı çok başka türlü hayal etmiştim.”

  Siyah pantolon, uçuk mavi gömlekli, orta yaşlı adam gülümsedi. “Haklısınız Kenan bey. Arşivimiz yan bölümde. Burayı sadece alımlama ve arzu edilen görsel malzemeyi sergileme yeri olarak kullanıyoruz. Tek kişilik bir müesseseyiz aslında.”

  Kısa kır saçlı, etkileyici yüzlü adamın sözleri ve boş mekândan çok olumlu etkilenmiştim. Asansörle üçüncü kata çıkarkenki umutsuzluğumdan hızla sıyrılmaktaydım. Karşımda işinin erbabı biri durumaktaydı. Eğer şansım varsa kalbimin en harlı isteğine karşılık bulabilecektim.

  “Sizi dinliyorum Kenan bey”

  “Ben… Şey… Çok sevdiğim, bana otuz beş yıl bakmış olan halam geçenlerde öldü. Kendisini çok severdim. İlanınızı görünce, onunla ilgili…”

  “Anlıyorum Kenan bey. En çok bunun için gelinir buraya. Özel bir anı var mı aklınızda?

  Orta boylu, narin yapılı olmasına rağmen vekar ve güç ışıyan adama düşüncelerimi dürüstçe açmaya karar verdim ve “Bu ilanı ilk kez gördüğümde önce şaka sandım. Karıma bile bahsini etmedim, ama telefonla aradım ve sanırım sizle konuştum.”

  “Bendim.”

  “Sonra iş hanında gerçekten bir yeriniz olduğunu görünce hayal kırıklığı yaratacak bir arşiv ya da şarlatanca bir girişimden şüphelendim.”

  “Şu anda peki?”

  “Beklenti çitam çok daha yüksek, ama… Ama sabah akşam sayılarla, para hareketliliğiyle meşgul olan aklım milyarlık materyal kaynağınızı realize edemiyor.”

  “Anlıyorum Kenan bey. Halanız. Oradan başlayalım. Adı soyadı, doğum tarihi ve en son nerede oturduğunu söyleyin lütfen.”

  Bir çırpıda istenileni yaptım.

  Adam pantolonunun cebinden çıkardığı çakmak büyüklüğündeki siyah bir nesneyi kapının tam karşısındaki duvara yöneltti ve “Şu kimse mi?” dedi.

  Halamı yirmi yaşlarında o sırada ikamet ettiği evin oturma odasında gördüm. Elinde çay bardağı vardı. Ne kadar gençti. Onu bu yaşta hatırlamam mümkün değildi. Daha doğmama yirmi yıl falan vardı. Birkaç eski fotoğrafta gördüklerimden aklımda kalandan çok farklıydı. Kadını böyle genç, kocaman ve inanılmaz netlikte görmek nedeniyle kalbim huşu ile meteroloji balonu gibi genişlemişti. Sözcükler ağzımdan güçlükle dökülüverdi.

  “Evet, ama bu… Bu… Nasıl erişebiliyorsunuz bu fotoğraflara?”

  “Açıklayacağım. Özel bir an talebiniz var mı?”

  Olmaz mıydı? Halamı düşündüm.  Okuldan üşümüş, acıkmış, titrer bir şekilde yolda eve gelirken kafamdan geçen güzel dolmanın yaprak sarmanın, gününe mevsimine göre fasulye veya bezelyenin kokusu karşılardı beni. İstediğim tatlı yokluklar içinde bulunup buluşturulmuş yapılmış olur, tüm dertlerim ayakkabılarımla beraber kapının önünde kalırdı.

  “Dokuz ya da on yaşındaydım. Bir gün… Çok acıkmıştım. Canım bezelye çekmişti. Son derslerde hep bunu düşünmekteydim. Konuşmaya gerek kalmayan bir insandı halam. Lisanlar üstüydü diyaloğumuz. Beden dili dersleri veren psikologlar yanında halt etmişti. Kadın dudağımın kıvrılmasından ne olduğunu hemen anlardı. Beni hissetmiş. Düşüncelerimi yani. O gün pırasa pişirecekmiş. Hatta kesmiş iki tanesi. Sonra vazgeçip bezelye yapmış. İçeri girdiğimde ve o kokuyu duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. O gün nedense…”

  “Anlıyorum Kenan bey. Şu olmalı.”

  Elimdeki hiçbir fotoğrafta bulamadığım bir derinlikten bakmaktaydım geçmişe. On yaşındaki Kenan masada oturmuştu. Önündeki Bezelye tabağı boştu. Yüzü gülüyordu. Halamı profilden görüyordum. Sol yanımda ayakta duruyordu. Yüzünün çevrik olduğu yerde kendi boyunda iki şeffaf yaratık durmaktaydı. Kaşları, gözleri, yüz hatları falan mevcut değildi, ama insan suretliydiler. Halamın çocukluğunun yarısı İstanbul’da, yarısı Eskişehir’de geçmişti İstanbul’da tanıştığı görünmez arkadaşları, ışık insanlar Eskişehir’e kadar onunla gelmiş yerleşmiş bir koloni kurmuşlardı. Bir çoğuyla buluğ çağıma dek ben de oynadım. Hiç yaşlanmadılar. Uzun zamandır seslerini duymuyor yaptıkları küçük şakaları hissetmiyor, geceleri kalkıp onlarla anne ve babamdan gizlice oynamıyordum. Halamın ölümünden sonra yine seslerini duyar gibi oluyordum. İşin garibi onları çoktan unutmuştum. Güncel hayatın, ailemin, bankanın içinde spritüel kimliğimi kaybetmiştim. Ama ölümün şokuyla silkinip hepsini tekrar hatırlar olmuştum. 9 aylık oğlum da bazen sağımdaki solumdaki boşluğa bakıp gülümsediğinde, odasında biz yokken uyanıp kendi başına kahkahalar atıp oynadığında yakınımda olduklarını hissediyordum. Gözlerim dolmuştu. Uyanıp bütün bunların rüya olduğunu anlamaktan korkuyordum.

  “Bunu nasıl..?” dedim. “Nereden buluyorsunuz bu fotoğrafları?”

  “Tek bir fotoğraf satın alabilirsiniz. Buna talip misiniz?”

  “Evet.”

  “On lira.”

  Cüzdanımı çıkartıp onluk bir banknotu adama uzattım. Parayı alıp pantolonunun cebine tıktı. “Bu sahne belleğinizde canlı duracak.” Dedi.

“Aşağı yukarı altı ay kadar. Sonra yavaştan yapıbozum başlayacak. Bu süreç uzun sürer merak etmeyin. Şu anki netlik biraz kaybolur, ama son nefesinize kadar baki kalacak bir alım gerçekleştirdiniz.”

  “Nereden buluyorsunuz bunları? O şeffaf varlıklar? Halamın ışıktan dostlarıydı.”

  “Ata ruhları der bazılarınız. Çevrenizde kıpır kıpırdırlar.”

  “Peki bütün bu görüntüleri nasıl temin ediyorsunuz”

  “Size bir izah borçluyum. Ben bu gerçekliğe çok benzeyen komşu bir evrenden geliyorum. Genetik açıdan pek yabancınız sayılmam, ama kendimizin gerçekleştirdiği değişimler nedeniyle aramızdaki makas epey açıldı. Şöyle izah edeyim. Yan yana duran yüzlerce tünel hayal edin. Ben üç yüzdeyim. Siz birde. Buralarda zaman değişik hızla akıyor. Biz sizden iki yüz yıl kadar ilerideyiz. Size komşu ikinci tüneldekiler şu anda bir iki ay ilerinizi yaşıyorlar. Ben ikinci tünele geçip 1902 ile 2010 yılı arasındaki her ana ve yere gidebilecek bir teknolojiye sahibim. Buraya kadar açık mı?”

  “Ama görünüşünüz pek şey değil.”

  “Tebdil-i suret Kenan bey. Bizim artık tek ve sabit bir görünüşümüz kalmadı. Değişken bir yumağız.”

  Kandırıldığım hissine sahip değildim. Muhatabım doğru söylüyordu. Bu arada sabah akşam bir şeyleri hizaya sokan aklım bir noktayı yakalamıştı.

  “Neden bizim tünelden değil de komşudan alıyorsunuz bu malzemeyi?”

  “Fizik zorunluluk. Sizin tüneldeki geçmişten alınan bir malzemeyi yine size sunmak mümkün, ama çok enerji gerektiren bir iş. Masraflı yani. Bu nedenle en yakındakini tercih ediyorum.”

  Kredi isteyenlere sorduğumuz ilk soruyu düşündüm ve “Peki bunu niçin yapıyorsunuz?”

  “Ben bir girişimciyim.”

  “Kendi dünyanızda bizim onlukların geçeceğini sanmıyorum.”

  Adam gülümsedi. “Öyle tabii. Gelirimi üzerine rakamlar basılı kağıtlardan  değil, izlenen fotoğraflardan temin ediyorum.”

  “Nasıl yani?”

  “Komşu gerçekliğe ait malzeme sizler tarafından izlenince kıvam değiştiriyorlar. Değerleri artıyor. Geleceğin kıymetli antikaları oluyor. Ben bunları depoluyorum. Siz gözleyince malzeme bir çeşit anlam derinliği kazanıyor.”

  Söylediklerini kavramakta zorlanmaya başlamıştım. Adam bunu sezmiş olmalıydı. Sağ eliyle karşı duvarı işaret etti. “Resme dikkatli bakın. Bir şeyler farklı mı?”

  Birden az önce bilinçsizce fark ettiğim bir noktayı keşfedince hayretten dona kaldım. Belleğimde iyice eprimiş bir sahne olmasına rağmen bir şeyi fark etmiştim. Okul üniformamın yakasında beyaz bir kurdela vardı. Yirmi beş yıl önce bazı okullarda çalışkan öğrencilere kurdela takılırdı. Ben iyi bir öğrenciydim, ama hiçbir zaman kurdela takmamıştım. Bitirdiğim ilkokulda böyle bir adet yoktu.

  “Kurdela.” Dedim.

  “Örneğin.”

  “Başka bir fark göremiyorum.” Dedim.

  “Eski bir anı bu. Çok normal. Gülümsemeniz de farklı. Burada kendi dünyanızdakinden çok daha içten, esrikçe bir hazla gülümsemektesiniz. Bu gülümseme siz izledikten sonra iyice değerlendi. Bir iç içe geçmişlik, yavaş çekimli, sırlı bir devinim kazandı. Dünya zamanıyla 209 yıl sonra bayağı kâr getiren bir sahne olacak. Bizim dünyamız çok değişti. Eskiye özlem var haliyle. Bu tür malzemelere talep giderek artıyor.”

  Bir sessizlik anı oluşunca içimi çekerek bezelye yiyen çocuğa, halama, o şeffaf şeylere baktım. Ayrılma zamanının yakın olduğunu sezmekteydim.

Adam elini uzatınca otomatik olarak aynısını yaptım. Derisi, dokunuşu bilinen insan eli gibiydi.

  “Nasıl diyorsunuz halk dilinde, hakkınızı helal ediyor musunuz? Sizden bir şey aldım ve bir şey verdim. ”

  Başımla onayladım. “Bir şey daha sorucam. Her şeyi açıkça anlattınız. Yakalanmaktan korkmuyor musunuz?”

  Adam ona yakışan bir şekilde gülümsedi yine. İri kahverengi gözleri neşeyle yanmaktaydı. “Masalvari ya da aşırı dünyevi yapılan bilimkurgu filmlerinin etkisindesiniz.” Dedi. “Her zihni bir gemi kabul etsek, her istekli için ayrı bir liman mevcut.”

  Minareyi çalan kılıfını hazırlardı. Elde tek bir kanıt bile mevcut değildi. Tansonu iş hanının üçüncü katında yan yana duran kimbilir kaç liman vardı.

  “Tekrar gelmek mümkün mü?”

  “Maalesef. Polaroid bir fotoğraf gibi. Tek kullanımlık bir hat söz konusu.”

  “Ne yapalım. İyi günler.”

  “Hoşçakalın.”

  Kapıya doğru yürüdüm. Eşikte durup arkama baktım. Karşı duvardaki görüntü silinmişti. Adını sormayı ancak şimdi akıl ettiğim adam bıraktığım yerde duruyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Hol hatırladığım gibiydi. Tekrar sıcağı ve tozu hissetmeye başlamıştım. Asansöre doğru giderken şişmanca bir kadının dışarı çıktığını gördüm.

  “10 liraya eski fotoğraflar.” Dedi. “Eski fotoğrafçı. Bu kat mı?”

  Alacalı bulacalı bir kumaştan şalvarımsı bir pantolon giymiş, takmış takıştırmıştı. Yüzünde iki milimetre kalınlığında fondöten sürülüydü. Esmer tenine iyi giden siklamen rengi ruj sürmüştü. Kırk ortalarında falan olmalıydı. Kilosuna rağmen sıcaktan rahatsız bir hali yoktu.

  “Bu kat. Şu mavi kapı.”

  Kadının ela gözleri hızla ciddi pantolonumu, gömleğimi, saç traşımı ve bunlara uygun yüz ifademi süzüp beni kategorize etti.

  “Reklamda denilen şeyler doğru mu? Pul kadar bir şeydi. Tesadüfen gördüm. Milyarlarca fotoğraf. Arşivleri o kadar büyük mü gerçekten?”

  Yüzünde ağzımdan çıkacak söze göre hareket edeceğini belli eden bir ifade belirmişti.

  “Tek kelimeyle muhteşem.” Deyip 209 yıl sonra çok kıymetlenecek olan gülüşüme benzediğini sandığım bir ağız hali takındım.

  Kadının gözlerinin içi gülmüştü. “Tahmin etmiştim.” Dedi. “İyi günler.”

  “İyi günler” deyip asansörün kapısını araladım. Eve gidince burada olup bitenlerden tek kelime bile etmeyecektim. Karım beni iyi tanırdı. Çok ısrarla yinelesem söylediklerimin her kelimesine inanırdı. Ama bu sırrı kendime saklayacaktım. Belki oğlum on beş yaşına geldiğinde ikisine birden anlatırdım. Uçsuz bucaksız zaman tünellerinden birinde kıpırtısız duran bir kompartıman kiralamıştım. On liraya üstelik.

  Dışarıdaki günlük hayat denen yere varınca biraz durup debelenen kalabalığı seyrettim. İnsanlar üçüncü kattaki muhteşem şeyden bihaber koşuşturmaktaydılar. Güneş gökyüzünde iyice dik konuma geldiği için sıcak artmıştı. Ensemde boza piştiğini hissederek arabamı park ettiğim yere doğru yürüdüm. Siyah bir opel geriye çıkışımı çok zorlaştıracak bir şekilde tam dibime park etmişti. Sahibini görmek için boşuna etrafıma bakındım. Dilimin ucunda galiz bir küfür şekillenirken birden kafamda bir şimşek çaktı. Şu anki esrikliğim, aşkın ruh düzeyim, hayatımı kökünden değiştirme arzumun şiddeti altı ay bile sürmeyecek, eski düzenimin çarkında çakılı kalmaya devam edecektim. Hayat böyle bir şeydi. Devinim merkezine yakın duranları taze kavrulmuş kahve çekirdeği gibi öğütürdü.

  Pul kadar bir şeydi. Tesadüfen gördüm.

  Arabamın kapısını açarken aklım bir kez daha vites büyülttü. Öte Yer Fotoğrafçısının reklamını internette sörf yaparken bulmuştum. O şişman kadın  büyük bir ihtimalle gazetede görmüştü. Reklamın rüyalar da dahil her yerde, soluk aldığımız havada bile bulunduğunu düşündüm. Herkes biliyordu o halde. Herkes. Kimse ayrıcalıklı değildi. Herkesin geçmişinde böyle bir anı kompartımanı, bazen çok acımasız, bunaltıcı, tekdüze ve dayanılmaz olan hayata katlanmasını sağlayacak kıymetli bir tebessümü vardı.

                                                                                 Temmuz 2009 Çeşme

 

                              -----------------------------

 

 

 

 

2 Haziran 2023 Cuma

Sadık Yemni Sözlüğü - Haziran 2023

 


Haziran 2023 itibarıyla:

Sadık Yemni Sözlüğü

 

Tirildeme: Türkçe’de İngilizce deki Thriller kelimesinin karşılığı 1996 yılına kadar yoktu. Gerilim, korku, polisiye tanımları yetersiz kalmaktaydı. Bizde tiril tiril gömlek, pantalon denir ya. Bu dikkatimi çekti. Thril ve Tiril kelimeleri arasında ses benzerliğinin yanı sıra anlam benzerliği olduğunu da keşfettim.Tirildeme kelimesi sözlükte hazırdı yani. Kendini tedavüle sokacak birini bekliyordu.

 

Tirildetir şeklinde de kullanılabilir.


Cümbüşlü Tirildeme: Action thriller için önerdiğim bir deyimdir.


TÖHAF: Tam Özerk HAyal Film. Bütün araştırmalara, antidepresan yıpratmalarına rağmen beynimizde henüz özerkliğini koruyan bölgeler olduğu biliniyor. Tam Özerk HAyal Film şirketi. Bir kitabı okurken ya da bir öyküyü dinlerken beynimizde bu bölgenin yarattığı sadece bize has filmlere verdiğim isimdir. 2008 yılı mamulatı.

 


İdeaot:

İdeaot’u 2003’te otomatize edilmiş idealar, düşünceler, tasavvurlar ve hatta biraz da soyutun güzelliğinin doğurduğu aşk anlamına türettim. İdeaot’a giden yolun iki öncül basamağı vardı. Robot ve Biot.

 

Robot: Robot kelimesi ilk kez Çek yazar Karel Čapek tarafından 1920’de yazdığı Rossum’s Universal Robots adlı tiyatro oyununda kullanıldı. Çekçe robota kelimesinden yararlanmıştı. 1933 yılında Karel Čapek bir arkadaşına yolladığı mektupta robot kelimesini kardeşi Josef’in uydurduğunu yazmıştır.

Asimow’un yazdığı öyküden yapılan I Robot, Robocop ve A.I, Artificial Intelligence, Star Wars filmleri en tanınmış robot filmleri olarak tarihe geçti. Ben nedense en çok I Robot’u severim. 

 

Biot: A.C. Clarke, 1973’de yayımladığı Rama’yla Randevu adlı kitabında biyolojik robot olan biotlardan söz eder. Bunlar organik malzeme dolu bir denizden türüyorlar, tamirat, yedek parça temini, teknik bakım, temizlik vb. gibi görevleri yerine getirdikten sonra bu mini denizde çözülüp gidiyorlardı.

  Oysa bütün sonsuz değişkeleriyle yaşam Rama’ya gelmişti. Eğer bu biyolojik robotlar canlı değillerse, çok iyi birer taklit oldukları ortadaydı.  

  ‘Biot’ kelimesini kimin bulduğunu kimse bilmiyordu. Sanki bir anda kendiliğinden ortaya çıkmış ve herkes tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Bu duruma göre ana girişte Pieter, şef Biot gözcüsü oluyordu. Ve onları inceledikçe bazı davranışlarını anlamaya başladığına inanıyordu.

                                        Arthur C. Clarke, Rama’yla Buluşma, İthaki yayınları,1999

 

İdeaot: Tasavvurlardan yapılmış, düşüncelerden örülmüş robotvari sistemler, simülasyonlar için bir sözcük ararken parmaklarım 2003 şubatında ansızın İdeaot yazdı.  Sezildemliğim, İdeaot’un bir kez kurulduğunda tüm evreni, evrenlerin tümünü birbirine bağlayan mana köprüleriyle eklemlendiğini fısıldıyor. 

Evren denen matrix’in içinde olmak, bu tür bir tasavvurhanenin, düşomatın, hayalmatiğin azası, bileşeni, parça buçuğu kesilmek çok katmerli bir gerçekliğe açılan sayısız eşiklere de yakın durmaktır o halde.

 İnanılmaz derecede muhteşem bir bütünün bitmez tükenmez tünelleri, salkım saçaklı kabul salonları ve de en önemlisi sayısız farkındalık düzeyleriyle tanışmaya davetliyiz.

Dünyada ilk kez 2003’de yayımlanan Çözücü adlı kitabımda kullanılmıştır.

 

                                  

Fikir Yongalama: Ehliyetli düşünme ya da felsefe demlemek. (2006)

Amsterdam’da kurduğum think tank grubuna Fikir yongalama Kulübü adını verdim. 2006 Kasım ile 2008 Aralık tarihleri arasında ayda iki defa olmak üzere toplanıldı ve bir çok dünya meselesi incelendi.

 

Akaşanlar: Akaşik sistemin (levh-i mahfuz ya da evrenin hard diski) her insan için tahsis ettiği duyarlı kayıt öğesi.

                                               

Cepcepniler: Ufak tefek eşyaları, zamanı ve hatta anıları tırtıklayıp paralel evrenlere götüren getiren minik yaratıklar.

 

TekinsizX : Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, doğa üstü

olayları fantastik, bilimkurgu, polisiye üslupla harmanlayan edebiyat türü. 2009 mayısında genel bir terim olarak beğenilere sunulmuştur.

 

İnşallahvaristan : Evrenin en ücra köşesinde bile olsa mevcut olmamasından için için endişe duyduğumuz yer. Bütün ütopyaların beşiği. (2010)

 

Sezildemlik: Sezgilerimizin demlendiği ve yaratıcı coşku kazandığı hayali kap. Beynimizdeki sezgi üreten bölge. Gönül.

 

Vehimiçi: Çevrimiçi teriminden yararlanarak PARANOYA karşılığı için türettiğim bir terim. 2010. Vehim halinde online olmak kastediliyor.

 

Tebdilcinler:  Tebdil etmiş cinler. Daha çok dişi olanları tarafından insan vücutları kullanılarak yapılan işlem. (Bu başlıkla bir öykü ve kısa bir film mevcut)

 

Cinofreni: Cinlerin neden olduğu şizofreni vakaları için uydurduğum tıbbi terim. (2014) Bu başlıklı öyküm Gölge Dergisi’nin 86. Sayısında yayınlandı.

 

Canaksi: Varoluşumuzun duygu belli etmeyen bir kopyası. Bir çeşit sağlaması. İlk kez Akisfer (2011) adlı romanımda kullanılmıştır. 2009 yılı yapımıdır.

 

Takatrik: Takatı kesik anlamına.

 

Tevekkülon: Foton, Graviton’dan esinlenerek, tevekkül zerrecikleri anlamına.

 

Tesirlilik : Etkinlik sözcüğü faaliyet anlamına gelmez. Etkinlik’in eşanlamlısı Tesirliliktir. Kültürel tesirlilik, öğrenci tesirlilikleri şeklinde kullanılabilir.

 

Jüpiter Etkisi: Başlangıç aşamasındaki yazarları daha hızla kaliteli yazmaya yönelten yönteme verdiğim ad. (Pek yakında ayrı bir kategori şeklinde izah edeceğim)

 

K∞: Kitaplardan taşan ve sonsuzluk hissiyatımızı depreştiren rayiha. (2013)

 

Bedkorku: Hard Core Horror anlamına. Kanlı bıçaklı olanı (ucuz ve yavan malzemeyi kastetmiyorum) değil ama. Zihnen, moralman çökerten, umarsızlık uçurumlarının dibini seyrettiren korku metinleri anlamına. (2014)

 

Eskidem: Antika ya da eski eşyalar için uygun gördüğüm bir kelime.

 

Fotonella: Fotonlardan yapılmış insan gibi programlanmış bir genç kadın. Türünün ilki. (2013)

 

Kemgerçeklik: Kelek durum silsileli gerçeklik.

 

Düşünce yalpalaması: Kararsızlık.

 

Exogazelci olmak: Hariçten gazel okumak


Korkulobin(Hemoglobinden) Damarlarında korku zerreciklerinin cirit atması. (2008)

 

Kurulu düzen: Patronsaray-İşçibahçe maçı

 

Merakson motoru: Çocuksu ve bilimsel merakı fazla olan marka


Birliktelişim (Rezonans için)

 

 Metakeramet: Keramet ötesi.


Sekizbenlik: Paralel evrenler arasında bir gerçek evren ve yedi kopyası ile çalışan sistem. İlk kez Ölümsüz’de sözü geçmiştir. Hiçbir iddiası olmayan bana ve dalgaboydaşlarım olan okurlarıma has sözlük kurulmaya devam edecek. Daha onlarca kelime yerini beklemekte. Bu kelimeler serbest çağrışıma salınmışlardır. Kullanıma açıktır. (2003)


Vicdanölçer: Vicdanmetre de dense yeridir.


Algımetre: Algıölçerlilik


Niyet pencereleri: Gözler


4 kategori insan:
Dedi ve Koducular
Demedi Koducular
Dedi ve Komadıcılar
Demedi Komadıcılar


Kıllı tasarım:  Darwinizm.  (Akıllı Tasarım’ın zıddı)

Cypher Hapı: 2. Ortaçağ’da, yani günümüzde insanı bireylikten sürülüğe indirgeyen hap. Mavi ya da kırmızı değil. Kahverengi Hap. Ne olup bittiğini pekala bildiği halde başını kuma gömenlerin gözde hapı. (2010)

 

Mor Hap:  Matrix filminde kırmızı hap gerçeği, mavi hap sanal gerçeği temsil ediyordu. Oysa asıl gerçeklik için bu iki hapı bir arada yutmalıdır. (2007)


Phantomat (S.Lem’den): Hayalmatik ya da Düşomat. Tasavvurhane bile olabilir pekala.


Miyavor: Kedilerin en çok istedikleri üç şeyin tek kelimeyle ifade edilişi. Sıcak, kucak ve kayıntı. (2010)

Dijital İnsanat Bahçesi – En Yeni cesur Dünya yani Yeni Normal (2021)

 

Kahır bandı: Kahır yüklü ortam.

Haya kırıklığı: Ahlaksızlaşma, duyarsızlaşma.

Turfandacon : Neocon

 

Paranın haysiyetini yitirmesi: Vahşi kapitalizm.


Can aynam: Sevdalım.

 

Mışıl mışıl tozları: Melatonin.


Bigbangdaşlık : Bigbangle başlayan dostluk.

 

An dondurması : Fotoğraf karesi

 

Beyinosfer: Zihinsel

 

Demirzâr – Demir gibi sert, ama diğer yandan zâr gibi ince, duyarlı, ağlayan, inleyen anlamına. Bir roman kahramanımın adı.

 

Moral karartması: Şiddetli moral bozukluğu

yaşadığı 

 

 

Bize Has Bir Medeniyet telakkisi bağlamında türettiğim sözcükler

 

AKİD : Dünya değişiyor ve yeniden yapılanıyor. Her ülke bundan çeşitli şekillerde etkileniyor. Eskisi gibi kalmak, eski statükoyu  sürdürmek mümkün değil gibi görünüyor. Partiler gelir geçer. Kalacak olan Büyük Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bağımsız bir bakışla, 21. yüzyılda  ‘Yeni Türkiye’nin medeniyet modeli sloganlarından biri olması umuduyla AKİD’i tasarladım.  (2013)

 

AKİD nedir?

 

A – Ankara : Ankara Duruşu. Ankara artık oyunlarla sürüklenen bir ülkenin başkenti değil. Kendisi de oyun kuran, ağırlığı olan Ankara, politik ağırlığının yanı sıra dünyaya verebileceği kültür mirasıyla iftihar etmektedir. Kendine güvenen ve kültürüyle iftihar eden bir duruşa sahiptir.

 

K – Konya : Konya Kriterleri. Bu terim 2005 yılında tarafımdan ortaya atılmıştır. Mevlana’nın eşsiz eseri Mesnevi’den hareketle üç temel maddeye sahiptir. Küresel Merhamet, Hoşgörü ve Hakkaniyet.

 

İ  - İstanbul : İstanbul Hoşgörüsü. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra azınlıklara ve gayri müslimlere gösterdiği hoşgörü, verdiği hakları ve ünlü fermanını temsil eder. Başta Avrupa’da olmak üzere sinsice bedenlenen apartheid’e karşı çok ciddi bir panzehirdir.

 

D – Diyarbakır: Diyarbakır Bildirisi. 1950’lere kadar ciddi bir Türk nüfus barındıran  Diyarbakır, Türk-Kürt işbirliğini ve kardeşliğini temsil eder. Diyarbakır Bildirisi tek maddeden oluşur. ‘Türkler ve Kürtler büyük, etkin ve kalıcı bir refah bölgesi tesisi için sonsuza kadar el ele vermiştir.’

 

Beyaz Cumalar: Robinson’un Maddi Refah Adası’na (refah ülkeleri) göçen eski tanımla üçüncü dünya, yeni tanımla yeterince kalkınmamış ülke insanlarından bazıları (bizde örneğin beyaz Türkler) kendilerini Robinson’un eşdeğeri  addeder. Oysa Robinsonlar nezdinde Cuma’dır. Beyaz bir Cuma.

 

Samsa ve Faust Kapıları: Robinson’un Maddi Medeniyet Adası’na (Batı’ya) girişte iki kapıdan birinden geçilir. Samsa ve Faust kapıları. Samsa Kapısı’ndan geçenler için eninde sonunda böcekimsi bir yaratığa dönüşmek mukadderdir. Faust kapısı ise çok daha az sayıda ayrıcalıklı kimseye görkemli bir hayat sunar. Bunlar zamanla çatallı kuyrukları ve toynaklı ayakları olan yaratıklara dönüşür. Bir aralar  Üçüncü Bir Kapı daha vardı. İnsana insan kalmayı vaadediyordu, ama şu sıralar tamirde. (2013)

 

Modernitenin Sözümona Üçüncü Kapısı ve gerçek Üçüncü Kapı için Üçüncü Kapı başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim. (2016)

 

SiMA: (2013) yapımdaJ

 

COP: Cumhuriyetçi Oligarşik Parti. Kültürel iktidar ve vesayetin yarı resmi partisi. (2009)

 

Noktacan: Yeni zamanlarda her an nerede olduğu bilinen, gizlisi saklısı olmayan özne. Dijital Köle. (2012)

 

Nazarzede Kliniği: Synopticonun yaygınlaşması. Her an gözlenir durumda kalan insanın bunaltısı.

 

Nârname: İkbal elde etmek amacıyla Şeytanla yapılan anlaşmanın metni. (2015)

 

FOS: Faşist Oryantalist Sol (2015)

 

YOK: Yerli Oryantalist Kepazeler (2015)

 

GEZİLEPSİ: (2017) Aradan geçen bunca zamanda Gezi Olaylarında Küresel Sermayenin, Batılı ülke ve gizli servislerinin, FETÖ’nün, Nusayriler’in, rahmetli Atilla İlhan’ın ünlü kadrosunda yer alan bazı aydın, siyasi, medya mensubu, akademisyen vb.’nin başat rolünü inkâr edenler için konmuş bir teşhistir.  

 

GEZİLEPTİK şeklinde de kullanımı var.

GEZİLEPSY şeklinde yabancı dilde de söylenebiliyor.

 

NATÖ: (2016) Birinci Gladyo ve FETÖ’nün sahibi. PKK, PYD, DEAŞ ve El Kaide’nin patronu.

 

 

Entelhempalar: Milli ve manevi değerlerden iyice kopmuş, Batı kültür potasında erimiş, oradaki muhtevayla hemhal olayım derken cüruflaşmış entellerdir. Pozitivist, sosyal Darwinist takılırlar. Nekrofil fikir mezarlığında gezinmeyi severler. Yaşarken mevtalaşmışları, zombilektüelleşmişleri mevcut malum. Tarih bilincinden yoksunluk çekmeyi mahalleye sadakat olarak nitelendirirler. Ülkesinden nefret eden, her fırsatta yabancı medyaya asılsız şikâyetlerde bulunan zatı muhteremdirler. Karikatür krizlerinde ifade özgürlüğü sevdalısı maskesiyle karakültürleştirme polenleri salarlar. Ülkelerinde zor hayatları varmış numarası çekerler. Gizli açık terör destekçileridir.

(Kısa tasvir – 2016)

 

Karakültürleştiriciler: Karikatür krizinde kasıtlı olarak kriz çıkartan islamofobi fabrikatürlerinin tarafını tutan entellere verilen sıfat. (2005)

 

Kafkaeskileşmişlik: Kafka’nın kendi sorunlarını direkt olarak dile getirmemesinden kaynaklandığı iddia edilen bir terim var. Kafkaesk, endişe ve karamsarlık anlamına kullanılıyor. Eski Türkiye’nin sol-liberal-jakoben formatlı aydınları şu anda iyice kafkaeskleşti. Esas dertlerini dile getirme yetilerini yitirmiş gibiler. Çağ dışı kaldılar. Sorunlar üzerine sorunlu metinler yazarak boşa kürek çekiyorlar.(2016)

 

Porselen Yazarlar: Projeleşen ve projeleşme potansiyeli ve isteği taşıyan yazarlara verilen isim. (2016)

 

TÜM: Türkiyeli ve Müslüman (2009)

 

Hoşkatlanı: Farklılıklara, sürekli yapılması halinde rahatsızlık veren bazı durumlara anlayış gösterme hali. Tolerans’ın karşılığı müsamahadır. Hoşkatlanı müsamahanın bir dalı. Metazori Katlanı da var. Katlanmamanın elimizde olmadığı haller. Hoşgörü Doğu’ya has aşkın bir anlama sahip. Yaratandan ötürü hoş görmek. Batılı anlamdaki toleransı karşılamıyor bu haliyle. (2004)

 

Tordemir : Temsili olarak ‘Demirağ’ şeklinde nitelendirilen, insanları modern köle yapan, özgürlüklerini sınırlayan, virtüel âlem ve algı yönetimi alanlarını yani çağın zihinsel ağlarını kontrol eden otoriteryan, kabalist, baskıcı ağ ve bunun yarattığı sistem. Yeni zamanda Dijital Kafes.(2013)

 

Tepefaizgöz: Faizle ve tefecilikle büyük kapital edinenlerin önde gelenleri. (2015)

 

Hal Efendisi: Postmodernizmin pençesindeki insanın hayatını A’dan Z’ye tanzim eden merci. (2012)

 

Oyuneri: (2016) Bilgisayar oyunu bağımlılarına verilen ad.

 

Kod A:  - Ağrıyan adlı romanımda yerini belirttiğim muhteşem tözün esinlemesiyle - ‘Eğer dünyanın küresel vicdanı bir dağ gibi heybetle yükselmiyorsa, orada dirlik, insani düzen ve merhametten söz edilemez.’ (2011)


GlobeHyde: Küreselleşmenin insan sevmez yüzü. (1999)


GlobeJekyll: Küreselleşmenin insan sever yüzü. (1999)

 

İslamofobi: Batı’da ırkçılığın ve neo-kolonyalizmin yeni maskesi, İslam coğrafyasını ekonomik ve siyasi yönden baskı altında tutma projesinin kilit lafı. Irkçı-siyonist güdümlü avanta tezgâhı.


Homoturcus: ‘İnsan Türk’ anlamına. 1987 yılında tedavüle sürülmüştür. 

 

Konya Kriterleri: Bu terim 2005 yılında tarafımdan ortaya atılmıştır. Mevlana’nın eşsiz eseri Mesnevi’den hareketle üç temel maddeye sahiptir. Küresel Merhamet, Hoşgörü ve Hakkaniyet.

 

Homo Kul : Harari’nin Homo Deus- İnsan Tanrı adlı kitabına yazdığım eleştiri metninde ilk kez ele aldığım bir terim.(2017) Homo Deus’un anti tezi. Bütün dindarları kapsar.

 

RaBA- Rakı-Balık Akademisi – Makbul bir siyaset jargonu.

 

Paraverse (Şubat 2022) – Metaverse alternatif bir sistem. Yapımı sürüyor.

 

Büyük Sıfırlama Emekçileri – Das Globalciler

 

Dijital İnsanat BahçesiBir Metaverse-Paraverse Departmanı. Yakın geleceğin

Tekno Paryaları için dijital kafes.2021

 

Zihnen KirletilenlerZihin Engebeli - 2021

 

Made in Hakikat – Ocak 2022

 

Nitelikli Aylak – 2022

 

Merhabella – Temmuz 2022

 

Körkütük Kötülük – Ağustos 2022

 

Korkuobur – Eylül 2022

 

GaGa- Gaddar Galaktik – Kasım 2022

IlGa – Ilımlı Galaktik

 

Modern zamanlarda gerçek işlenmiş gıda gibidir. İçinde Nitritler ve emülgatörler var. Aralık 2022

 

Ismarlama Ruh Topografyası – Aralık 2022

Asılsız Hidayet tortuları

 

Ten Haritaları-Ten Haritacıları

Mesnetsiz Yeninin Çekimi

Boş Sayfa Kalpazanları

 

Algı Çipi – Ekim 2022

 

Rüya misafirleri

 

Nazarkeş – Aralık 2022

Nazar Bize Musallat mı?

Nazarsız Kul Olmaz

 

Yeni Orta Dünya – Kasım 2022

Yeni Orta Dünyayı Türkler Kuracak.

 

Metaverse içindeki bölgeler: Atlantis, Prometheus – Avrupa

Thule, Opus Dei, Thor, Walhala, Rus Kucağı, (Çin)Ejderha Nefesi

(Türk)Kurt Avazı çok prestijli bir itibara sahip olacak.

 

KEŞ: Karbonayakizi Eşkiyası – Ekim 2022

 

Diji Cehennem Sakinleri

Karanlık Mini Evrenler

Kadir-i Mutlak Yazılımının Direnci

 

LÜZFİ: LÜZumsuz ve Faydasız İnsan – Ekim 2022

 

Mahremiyet Müzesi – Kasım 2022

Mahremiyet sertifikası

 

Mikroçipler yapay zekâ için zihin duvarı ve bilinç toprağı oluyor

 

Tanrısız, Şeytansız ve Acımasız Bir İnsanat Bahçesi - 2020

Levhi Mahfuz Seddi / Kuşatmacıları

Korkuobur Düzen

 

Mahşerin Nabzı Nerede Atıyor?

Yeni Orta Sınıfın Kurulumu Başladı mı?

 

Boş Vakit Cehennemi

Boş Zamanı Kullanma Ehliyeti

 

En Yeni Çin Vebası: Kredibilite Sistemi - 2021

 

Cyberpunk = CyberLÜZFİ - 2022

NBM- Nah Bulursun Motoru - 2022

 

2022 – 2023 fikir yakamozları:

Avatar Çöplüğü – Sentetik Ruh Mezarlığı

Veri Obezliği: Çağın hastalığı.

Noktacanlar – Her yerde ve anda varlığı tespit edilebilenler.

 

Mıncıklanmış Data: Denetimden geçmiş bilgi.

Datazedelik Testi: Bilgi kirliliği testi.

Muvakkatın Cazibesi

Nasib’in Ruhsatı

 

İdeoloji Lağımları Bir Bir Patlıyor. Sakının!

 

Derbeder Devrim – 2 Ocak 2023

Ama Ruhlar Oratoryosu: Kayıp Ruhlar için bestelenmiştir.

-        

 

Çekimdışı Sözcükler Kutusu - 1

 

İnsanlar çevrimiçi ve çevrimdışı olarak iki gruba ayrılır. Çevrimdışı olmak, devrimdışı olmak, yani devredışı kalmaktır. - 2010

 

Merak aklın nefes almasıdır. Verdiği nefes de esindir. Nefesin toplandığı yer sezildemliktir, sezginin demlendiği yerdir, yani gönüldür.

 

Esaret ve serbestlik çoğu kez hafızanın oyunudur.

 

Akıl, çoğu kez gerçeğe ancak onu yamultarak ve kısmen reddederek tahammül edebilir.

 

Tanrının içimize üflediği nefes gözeneklerimizden dışarı sızıyor. İnsanlık yeniden çamura mı dönüşüyor? - 2005

 

Mizah zekâ gölünün yüzeyindeki yakamozlardır. 2009

Firketeli okurlar debisi (kadın okurlar için)

 

Gevşek somya rehaveti

 

Mendebur istisnalar

 

Cerahatli ruhlar

 

Heyecan muhiti

 

Karakter sirkeleşmesi

 

Bütünü sezmişlere has hovardalık

 

Bakış kokutanlar birliği

 

Beyin hücreleri göçü

 

Hayatını yanlış yerlere parkedenler kulübü

 

Mazo-tiryakilik.

 

Yorgun izzeti nefisler

 

Müstesnalara açılan sır halvetleri

 

Kaliteli-aza kanaat edenler

 

Moleküler Muhabbet

 

Hasbelmeslek

 

Zamandan azadeliğe ramak kala müstehziyim

 

 

 

Çekimdışı Sözcükler Kutusu – 2

 

Hatasız homo olmaz  - Şubat - 2018

 

Lineer Sabır – Aralık 2017

 

Hayat çelişkilerle müstakildir – Mart 2018

 

Beyin hücreleri göçü

 

Laf çorabın mı kaçtı?

 

Rüyalar beni sana sallatan salıncaklar.

 

Hayaldentüremişne varsagiller = nesne - 2008

 

Mendebur istisnalar

 

Müstesnalara açılan sır halveti

 

Heyecan muhiti

 

Yollara kalp döşeyen niyet

 

Hayırcası harikadır

 

Kaliteli aza kanaat

 

Bastırılmış duygu pastırması

 

Cerahatlı ruh

 

Hasbel meslek

 

 

Çekimdışı Sözcükler Kutusu – 3

 

İlham en hakiki (Drug) kafadır.  - Mart 2019

 

İstikbal marşı korosuMart 2019

 

Format fıtratı yorar. – Mart 2019

 

İçimizdeki güzellik bize musallat olan – Ekim 2019

 

Küfür şu sıralar püfür püfür. – Mart 2020

 

ETT -Elleri Telefona Teyelliler – Mart 2020

 

Kelt Kelbi – Mayıs 2020

 

Kabin Azabı – Ekim 2020

 

Dijital Kuduz Salgını – Ocak 2021

 

Tabansör: Asansör bozulunca katları çıkma işlemi – Ocak 2021

 

Hiçe kaç kala geleceksin? - 2013

 

 

 

                                        ----------