13 Mayıs 2017 Cumartesi

YARIN OLACAK (öykü)

YARIN OLACAK

Akşam işten geldiğimde magnetronda dünden kalan makarnayı ısıtıp yedim. İki buçuk yıldır karım, bir yıla yakındır sevgilim, üç aydır da sevgili kedim artık burada değilller. Karım boşandı. Sevgilim başka birini buldu. Kedim de öldü. Yaşlılıktan. Yirmi bir yaşındaydı. Arada tıkırtılarını duyduğum, ama kendisiyle henüz müşerref olmadığım bir fındık faresiyle evi paylaşmaktayım.
Yatana kadar zaman geçirmek için bilgisayarın arkasına geçtim. Bilgisayarla meşgulken televizyon izlerken olduğundan daha az sigara içmekteydim. Tuşlarda parmakları meşgul etmek bu işe de yaramaktaydı.
Bana yollanmış maillerin arasında daha önce hiç bilmediğim biri vardı. Kendisine ‘Yarın Olacak’ adını vermişti. Bu tür mailleri anında silerim, ama bunun tehlikeli olabilecek bir iletisi yoktu. Metin çok basitti.
Sevgili Nedim Bakırcı, Yarın ne olacağını bilmek istersen bu adrese boş bir mail at. Mümkün olan hızla cevabınızı alacaksın. Şu An şansın pırıl pırıl parlıyor.
Adımı ve elektronik adresimi bir yerden bulmak bu zamanda iş değildi.
Söylenenler mavaldı. Boş zamanı bol olan kimselerin tanımadıkları insanlara uyguladığı standart E-tacizdi. Yine de satırlarda merak ettiren bir cazibe vardı. Siz diyerek tavlamaya kalkmıyordu. Sen de bu amaçla kullanılabilirdi tabii. 21 Aralık akşamıydı. Yılın en uzun gecesi. Belki bunun da bir etkisi oldu. O adrese boş bir mail attım.
Beş dakika kadar sonra cevap geldi. Bir fotoğraftan ibaretti. Üzerinde adım yazılı olan kalın bir zarfın fotoğrafıydı. Zarf Paris’den yollanmıştı. Organize bir şaka gibi gelmişti. Ben bir lise öğretmeniyim. Yüzlerce öğrencisi olan biri olarak sık sık bu tür salvolara maruz kalmaktaydım. Öğrencilerim bin bir çeşit dümenle beni faka bastırıp gülünç duruma düşürmeye çabalamaktaydı. Diğer yandan Charles De Gaulle’ün resmi olan üç pul ve üzerlerindeki mühür gerçek gibiydi, ama bu zamanda fotoshop işi bile olabilirdi.
Sıradan yaşantıma heyecan getiren bu şaka hoşuma gitmişti. Akşamım eğlenceli geçmişti. Yatana kadar o taraftan başka bir mail almadım. Nasıl olsa yakında kokusu çıkardı.
Ertesi gün lisede üçüncü sınıflara organik kimya dersi verdim. Boş zamanda yazılı kağıtlarını okudum. Arkadaşlarla üç beş bozdurdum. O zarfın fotoğrafını unutmuştum.
Akşama doğru eve geldim. Posta kutumdaki sarımsı kahverengi zarf nedeniyle şoke oldum. Dün bana yollanan fotoğraftaki zarfın tıpa tıp aynısıydı. Paris’deki eski bir çocukluk arkadaşım Mert aylar önce sözünü ettiği kayıp Mu medeniyetiyle ilgili kitabı yollamıştı. Laf arasında sözü tek bir kez geçtiği için bunu tamamen unutmuştum.
Zarfın üstündeki pul ve damga fotoğraftakinin tıpa tıp aynıydı. Bu bir organize şakaydı ve ancak postanede çalışan biri kanalıyla yapılabilirdi. Kaliteli şaka keyfimi yerine getirmişti. Bunu kimlerin yapabileceğini düşündüm. Psikoloji hocası Hilmi bu tür şeylere düşkündü. İyi görüşürdük. O da karısından yeni boşanmıştı. ‘bekarlık en yeni hobimiz’ diye takılırdı bana. Telefon edip ağzını aradım. Hiçbir kumpas sinyali alamadım. Birkaç zanlıya daha telefon edecektim ki, ‘Yarın Olacak’ dan bir fotoğraf daha geldi. Siyah saçlı, ince çerçeveli gözlüklü, kırk yaşlarında bir kadındı. Ayakta duruyordu. Kendisine yakışan lacivert bir anorak giymişti. Ciddi bakışlı, hoş yüzlü biriydi. Çehresini hiçbir yerden hatırlamıyordum.
Çok meraklanmıştım. Sabahı zor ettim. Gece üç defa uyanıp sabah oldu mu diye saate baktım. Sabah okula gidince yine yoğun iş sarmalına yuvarlandım. Öğle tatilinde bahçede sandviçimin son lokmasını çiğnerken o kadını gördüm. Yanımdan bana bakmadan geçti gitti. Acaip heyecanlanmıştım. Arkasından içeri girdim. Kadın öğrencilerden biriyle konuşuyordu. Velisiydi besbelli. Bir şey yapıyormuş gibi yanlarından geçtim. Kadın yüzüme bile bakmadı.
O andan itibaren teyakkuza geçtim. Bu şaka işi ciddi bir meseleydi. Akşamı sabırsızlıkla bekledim. Bilgisayarın başından ayrılmıyordum. Sonunda 22.02’de ‘Yarın Olacak’ dan bir fotoğraf daha yollanmıştı. Siyah beyaz lekeli bir kedi kaldırımda durmuş yalanmaktaydı. Bana kedim Sarman’ı hatırlattı. Oturup şakayı yapan merciye bir mektup döktürdüm ve amacını sordum. Maili yolladıktan iki dakika sonra gelen mesajda bir sistem hatası nedeniyle E-postamın yerine gitmediği bildirilmekteydi. Sabahı beklemekten başka çare yoktu yani.
Ertesi gün okul yakınlarında minibüsten indim. Hava kapalı ve soğuktu. Birisi sağ arkamdan haykırınca o tarafa döndüm. Yaşlıca iki kadın bir taksiye bakıyordu. Kadınlardan biri bana eliyle kaldırımı işaret etti. “Kedi ezilecekti az kalsın,” dedi. Karşı kaldırımda bütün olan bitenlere aldırışsız tüylerinde pire ayıklayan kediye bakakaldım. Bütün bunlar normal değildi. O anda kararımı verdim. Cep telefonumla bu tür vakaların fotoğrafını çekecek ve sonra bazı tanıdıklarıma meseleyi açacaktım. Sırf sözle anlatırsam kafayı yedim zannederlerdi haklı olarak. Kediyi ve o yaşlı kadını yürürken görüntüledim hemen.
O akşam gelen fotoğrafta ben de vardım. Bir marketten çıkıyordum. Elimde bir naylon poşet vardı. Hemen önümde yeşil pardesülü bir adam durmuştu. Caddeye bakıyordu. Herhalde taksiye binecekti. Marketi tanımıştım. Evime yakındı. En çok oraya giderdim.
Ertesi gün okul çıkışı marketin önünden geçtim, ama kasıtlı olarak içeri girmedim. Ortalıkta yeşil pardesülü adam yoktu. Kaldırımda yürüdüm. Bir ara arkama baktım. Marketin önü normal hareketliliğindeydi. Önüme dönerken birine tosladım. Yeşil pardesülü, iri yarı bir adamdı. Nazikçe gülümsedi ve kendi kabahatı olduğu için özür diledi. Taksiye bakınırken benim geldiğimi görmemişti. Adam taksiye binerken ona belli etmeden fotoğrafını çektim.
Evde o akşam yeni fotoğrafın gelmesini nasıl iple çektiğimi tahmin edersiniz. Bu arada bütün deliller bir arada birlikte hangi arkadaşlarıma brifing vereceğimin planını yapmaktaydım. Bir power point düzeneği ile iki üç yakın arkadaşıma işi açacak ve sonra ne olacağına bakacaktım. Öğretmen olduğum için medyanın ağzına sakız olmak istemezdim, ama bu olasılığı da düşünecektim.
Eskiden unutmayı istemediğim şeyleri sarı , beyaz, kırmızı renkli mika saplı iğneciklerle yapıştırdığım mantar yüzeyli bir pano vardı. Son zamanlarda elektronik randevu defteri nedeniyle kullanmıyordum. Onu bulup duvara astım. postadan çıkan zarfı, lacivert anoraklı kadını, yeşil pardesülü adamı ve kedi seven yaşlı kadına ait görüntüleri renkli basıcıda kağıt üzerine çıkardım. 1,2,3,4 şeklinde sıraladım.
Bir ara koltukta otururken başım ağırlaştı. Uykum gelmişti. Zamana hızla ip atlatacak olan bu nedene hevesle sarıldım. Kendimi uykunun hafifletici kollarına bıraktım. Bir ara gözlerimi araladığımda hemen saatime baktım. Tam sekiz dakika uyumuştum. Daha fotoğraf yollanmasına saatler vardı.
Bir şeyi çok hevesle bekleyince zaman yavaşlar ya, öyleydi. Saniyeleri hızlandırmak için biraz ev işi yapmaya karar verdim. Mutfakta bulaşıklar yığılmıştı. Sanki üç beş kişilik misafir ağırlamış gibiydim. Bardaklar, on kadar tabak. Çok dağınık biri değilimdir. Bu karımın bende az sayıda beğendiği özelliklerden biriydi. Şikayet listesine almazdı hiç.
Bir nokta çok garipti. Belleğim eve geldiğimde bu kadar bulaşığın yığılmış olduğunu hatırlamadığını iddia ediyordu. Mutfakta kendime hazır köfte pişirmiş ve havuç salatasıyla birlikte yemiştim. Bir tava, iki tabak, bir bardak kullanmıştım yani. Bu dev bulaşık neyin necisiydi peki? Bunları düşünerek bulaşığı yıkadım. Karım taşınırken bulaşık makinesini beraberinde götürmüştü. Tek başıma olduğum için yeni bir makine almamıştım. Sevgilim bulaşık işini neredeyse tümüyle bana devrettiği için onun da böyle bir talebi olmamıştı.
Oturma odasına döndüm. Gözüm bilgisayarın ekranında durmayayım diye televizyonu açtım. Bir kanaldan diğerine geçerek oyalandım. Bu arada belleğimde garip dirilmeler yaşamaktaydım. Çok cılız, çok kenarda kalan ayrıntılardan söz etmekteydi. Ne olduklarını anlayamıyordum.
Televizyonla vakit geçmiyordu. Beni sık sık arayarak boşandığı karısıyla yaptığı son tartışmayı anlatan meslektaşım Hilmi’yi aramaya karar verdim. Numarayı çevirirken durakladım. Bir sezgi itmesiyle bilgisayara doğru yürüdüm. Ekran kendini karartmaya almıştı. Bir tuşa dokundum. Ekran aydınlanınca kalbim sevinçle iki katı hacme genişledi adeta. Beklenen mail gelmişti. Üzerine tikleyiverdim.
En yeni fotoğraf ekranda beliriverdi. Bu az önce duvara astığım bellek tazeletici panoydu. Üzerinde yedi adet basıcı çıkışlı fotoğraf asılıydı.
1 – Paris’den gelen zarf
2 – Lacivert anoraklı kadın
3 – Yeşil pardesülü adam
4 – Kedi ve o yaşlı kadın.
5 – Sarı bir arabadan inen kumral bir kadın.
6 – Bir yerde, caminin önü olmalı, evet öyle, bekleşen bir grup insan. Aralarında ilk beş fotoğrafta olan kimseler de var.
7 – 5’deki kadın, yeşil pardesülü adam, lacivert anoraklı kadın, kedi seven yaşlı kadın bir masada oturmuşlar. Masanın üstünde o kalın zarf duruyor. Burası, oturma odamda çekilmişti fotoğraf.
Üzerinde dört adet fotoğraf olan panoya baktım. Ekrandaki panonun üzerinde fazladan üç adet fotoğraf vardı. Bu arada belleğim tekinsiz çıkarsamalarda bulunmaktaydı. Sarı arabadan inen kadın karımdı. O’ydu. Yeşil pardesülü adam en yakın arkadaşımHilmi’ydi. Nasıl da hatırlayamamıştım. Kedi seven kadın annemdi. Lacivert anoraklı kadın da kız kardeşim Ceyda.
Niye hemen tanıyamamıştım onları? Sabık sevgilim niye yoktu peki fotoğraflarda?
Ağzımda paslı bir tat belirmişti. Kalbim deli gibi atıyordu. Ne demek oluyordu bütün bunlar? Cami önünde duranlar cenaze için giyinmişlerdi. Kıyafetleri de, yüz ifadeleri de buna uygundu. Ben yoktum o fotoğraflarda. Fotoğrafları çeken kimse olduğum için belki. Sonra annem, eski karım, kız kardeşim ve Hilmi buraya gelip yemiş içmişlerdi. Fotoğraflarını kim çekmişti? Benden başka kim olabilirdi?
Tekrar cenaze fotoğrafına baktım. Yakınlarıma odaklı bir fotoğraf olduğu için diğer ayrıntıları göremiyordum. Yaslı yüzlü öğrenciler ve öğretmen arkadaşlar türünden ayrıntılar.
Bundan korkan yanımla, deli gibi merak eden damar çarpışmaktaydı. Aklıma gelen şey nedeniyle ellerime baktım. O kadar bulaşığı eldivensiz yıkadığım için derim azıcık buruşmuştu. Demek ki az önce fizik bir eylemde bulunmuştum. Sağdım yani.
Yerimden doğruldum. Camı açıp dışarıya, dışarıdaki hayata bakacaktım. Sonra sırasıyla tanıdıklara telefon etmeye karar vermiştim. İlk olarak anneme. Ama önce… Ama önce aklıma şu anda bir kızıl çığ gibi inen şeyi yapmalıyım. Tekinsizlik motorunu durduracağım.
Parmağım STARTEN’la uğraşamayacak kadar sabırsızdı. Bilgisayarı kapatan tuşa bastım direkt olarak. Birkaç saniye içinde ekran karardı. Bu karanlığın sirayet hassası bayağı güçlüydü. Zihnimi bile sessizleştiren bir güçtü.
*
Yatana kadar zaman geçirmek için bilgisayarın arkasına geçtim. Bilgisayarla meşgulken televizyon izlerken olduğundan daha az sigara içmekteydim. Tuşlarda parmakları meşgul etmek bunu bu işe de yaramaktaydı.
Bana yollanmış maillerin arasında daha önce hiç bilmediğim biri vardı. Kendisine ‘Yarın Olacak’ adına vermişti. Bu tür mailleri anında silerim, ama bunun tehlikeli olabilecek bir iletisi yoktu. Metin çok basitti.
Sevgili Nedim Bakırcı, Yarın ne olacağını bilmek istersen bu adrese boş bir mail at. Mümkün olan hızla cevabınızı alacaksın. Şu an şansın pırıl pırıl parlıyor.
Adımı ve elektronik adresimi bir yerden bulmak bu zamanda iş değildi. Söylenenler mavaldı. Boş zamanı bol olan kimselerin tanımadıkları insanlara uyguladığı standart E-tacizdi. Yine de satırlarda merak ettiren bir cazibe vardı. Siz diyerek tavlamaya kalkmıyordu. Sen de bu amaçla kullanılabilirdi tabii. 21 Aralık akşamıydı. Yılın en uzun gecesi. Belki bunun da bir etkisi oldu. O adrese boş bir mail attım.

                                                                                       Aralık 2011, Amsterdam

11 Mayıs 2017 Perşembe

BAŞTANIK (öykü)

BAŞTANIK


“Biz kadınların, hayatın çeşitliliğine olan iştihamız, empatimiz ve değişime açıklığımız bizi erkeklerden farklı kılıyor. Dahası, çalışkanlık yönünden de öyle. Bir de…”
  Telefonu çalınca Papatya eliyle ‘bir dakika’ işareti yaptı ve divanda oturduğu yerde sağ yanında duran krem rengi Freijungle marka deri çantasını aldı. Telefonu çok tanınmış bir valsin giriş temasıyla çalmaktaydı. Uzun kırmızı tırnağı dokunmatik ekrana deyince ses kesildi.
  “Alo canım, nasılsın? Aaaa.. Gördün demek? Anlıyorum. Teşekkür ederim canım. Evde değilim. Kitap Kulübümüzün toplantısı var da. Öyle mi? Sana da alalım bir tane. Tamam söz. Yerini biliyorum. Fiyatlar da çok uygun. Öptüm canım.”
  Papatya masanın üzerindeki Tempo dergisini işaret ederek, “Dergiyi görmüş. Nalan diye biri. Çantamı çok beğenmiş. Lisede arkadaştık da.”
  Az önce kadına gösterdiği candanlığın yarısının sahte olduğu belli eden bir tavırla konuşuyordu. Sesindeki gurur tonunu yesinler, Papatya hanım ömr-ü hayatında bir kez popüler bir dergide boy göstermişti ve havasından geçilmiyordu. ‘Ben Bir Cinayet Tanığıyım’ başlıklı yazıda iki adet fotoğraf kullanılmıştı. Biri şimdi üzerinde olan bordo renkli tayyördü. Saçları şu anda olduğu gibi kızılımsı kahverengiye boyalıydı ve kıpkırmızı ruj sürmüştü. Aklınca  femme fatale takılıyordu.
  Papatya kırk altı yaşındaydı ve ne yaparsa yapsın bunu çok belli ediyordu. İki yıl önce bel bölgesinden çektirdiği yağların yerine iki mislini ikame etmişti. Fondoten ve kendi tabiriyle mini botoksla bile durumu kurtaramıyordu. Ayrıca içinde canlı bir ışıma yoktu. Her şeyden çabuk bıkan, hiçbir şeyi delice merak etmeyen, baygın bakışlı, eli kolu yavaş bir kadındı. Gençlik merak ve hız demekti oysa.
  Solunda oturan Serpil hanım içini çekerek alaycı bir şekilde gülümsedi. İçlerinde saçları boyalı olmayan tek kimse oydu. Kumral beyaz karışımı saçları yüzüne pek yakışmaktaydı ve asla daha yaşlı göstermiyordu.
  “Kız ünlü biri oldun valla.” dedim azbuçuk samimiyet kokan bir bakışla. Suyun tek yöne akmaya devam etmesi için biraz kıskançlık göstermem iyi olurdu. Kibir manyetik alan gibidir. Demir tozlarını görmek istediği şekle sokar.
 “O gün burada olması büyük şans tabii.” dedi Remziye. Sesi nötrdü, ama bakışları ince ayarlı bir aşağılama ışıyordu. Yıllarca kocasıyla beraber meyveleri sebzeleri koymak için tahta kasa yapan orta ölçekli bir fabrikayı yönetmişti. Meslekten muhasebeciydi. Çok okurdu. Kültürlü bir kadındı. Dünyayı gezmişti. İyi Fransızca bilirdi. İçlerinde en varlıklı olandı. Papatya’dan normalde pek hazzetmezdi. Kadın bir cinayetin baştanığı olarak dergilerde boy gösterdiği için biraz şımarayazmıştı. Bu nedenle Remziye’nin gıcıklık tonu vites büyültmüştü.
  Remziye, üst kat komşum Ayten, Serpil ve ben yıllardır arkadaşız. Hem sohbet hem de kitap okuma grubuyuz. Aramızda iskambil de oynardık. Buna briç de dâhildi. Papatya ne yaptıysa briç oynamayı öğrenememişti. Kitap kulübü olarak yılda taş çatlasa beş kitap okuyorduk. Meral bu kitapları üstün körü okur. Google’dan kitap hakkında bir eleştiri arar, bulamazsa arka kapağın izahatından görüş çıkarırdı. Yapı olarak konsantrasyon sorunu olan biriydi. Kullandığı antidepresanlar nedeniyle durumu şu anda daha da vahimdi. Liseyi güç bela bitirebilmişti. Sonra hiçbir yere puan tutturamayınca, puanı sağlam yerlerini kullanarak kendine geliri iyi bir koca bulmuştu. Yirmi yıl önceki fotoğraflarına bakılırsa o sıralarda afet tabir edilen, uzun bacaklı, güzel vücutlu ve bayağı hoş yüzlü bir kızdı. Zamanla bu şanslı karoserin üstüne otuz kilo yağ döşemişti. 
  Papatya’yı onların grubuna öneren, bunda ısrarlı davranan üst kat komşusu rahmetli Ayten’di. Boşandığı kocası Melih, Meral’in eşinin iyi arkadaşıydı. Bu nedenle ailece görüşüyorlardı. Kadını merdivenlerde ve Ayten’in evinde defalarca görmüşlüğüm vardı. Bu nedenle Ayten, Papatya’yı gruba almamızı önerirken en çok benim desteğime güvenmişti. Çünkü Remziye’nin karşı çıkacağı kesindi, ki nitekim öyle olmuştu. Papatya’yı birkaç kez görünce bileti kesivermişti. Serpil’in gözü de kadını pek tutmuyordu, ama  ben olabilir deyince sessiz kalmış ve böylelikle beşinci üyemizin kulübümüze dahli gerçekleşmişti.
  Serpil yıllardır dergilere yemek tarifleri yazan adı az buçuk bilinen biriydi. Ben belli başlı yayınevlerine çalışan tanınmış denebilecek bir çevirmenim. Şu ana kadar yarısı polisiye ve casusluk olmak üzere kırktan fazla kitap çevirdim. Ayten çeşitli kültürel faaliyetlerde moderatörlük yapıyordu. Bunların bazıları televizyondan ve internet ortamında yayınlanmaktaydı. Papatya için SERA’ya dâhil olmak kültürel çerçeveli bir statüydü.
  İsimlerimizin baş harflerinden hareketle kulübümüze SERA adını vermiştik. Papatya’nın gelmesiyle SERAP olmuştuk, ama geçen hafta A harfi düşmüştü. P’nin ılgası da yakındaydı kaçınılmaz olarak. 
  “Hâlâ aklım almıyor.” dedi Serpil. “Biz burada otururken, o korkunç durum… İnşallah katil biran önce bulunur.”
  Ben başımla onaylayınca Remziye de içini çekerek beni taklit etti. Papatya yüzüne fazladan üzüntülü bir ifade takınarak sessiz kaldı. Herkes Ayten’in vahşi bir cinayete kurban gitmesi nedeniyle şoke olmuş ve üzülmüştü. Bir sessizlik oldu.
  “Onu yerde öyle yatar halde görünce nasıl bayılmadım, hâlâ şaşıyorum.” dedi Papatya.  
  Kimse cevap vermedi. Aynı şeyi son bir buçuk saatte en az beş kez yinelemesine rağmen bakışlar yeterince anlayış yüklüydü. Hiç beklenmedik, şoke edici bir durumdu. Hazmetmesi kolay değildi. 
  “Cenazesi yarın.” dedi Remziye. “Otopsi tamamlanmış. Şaka gibi, Ayten’in şu anda burada olmaması.”
  Papatya bir şey diyecekti, ama vazgeçip kadehindeki nane likörünü fondipledi. Sessizlikte olağanüstü bir şeye tanık olmanın diriltici şoku ve elim bir cinayet sonucu kaybettikleri arkadaşlarının kaybına duydukları üzüntü vardı.

*
  Geçen Çarşamba günü bizde buluşulacaktı. Okuduğumuz bir kitap üzerine konuşacaktık. Mutad saatte. 15.00’te. Papatya’yı sabah arayıp biraz erken, şöyle yarım saat falan önce gelirse konuya fazladan ısınabileceğimizi söyledim. Papatya, özellikle Remziye’nin entelektüel hışmını üzerine çekmekten korkuyordu. SERAP’ın asli üyesi olmaktan çok memnundu. Kafası derin konulara basmadığı için bu toplantı öncesi fikir aşısı önerisini minnetle karşıladı ve diğerleriyle buluşulacak saatten tam 51 dakika önce geldi. Harika bir zamanlamaydı.
  Kadını filtre kahve, vişneli çikolatalı pasta ve times new roman 14 puntoyla yarım A4’lük bir kitap inceleme özetiyle başbaşa bıraktım. Metinde psikolojik çözümlemeyi mahsus biraz ayrıntılı çatmıştım. Ana çizginin ne olduğunu kavrayabilmesi için en az üç kere okuması gerekecekti. Papatya sözümona kilo almamak için bu toplantılara öğle yemeği yemeden gelirdi. O anda fena halde açtı yani. Komprime şeklinde hazırlanmış kitap raporuma göz atarken ihtirasla pastaya yumulmuştu beklediğim gibi. Bu sırada fırındaki börekle meşgul olmak bahanesiyle oturma odasından çıktım.
  Dairem 180 metre kare. Dört yatak odalı ve iki tuvaletli. Oturma odasından bir hole geçilip öyle varılıyordu mutfağa. Daire kapısına yakındı. Elime naylon eldivenlerimi geçirerek kapıyı açtım ve bir koşu yukarı çıktım. Cebimdeki anahtarla üst kat komşumun kapısını açtım. Ayten’in eskiden kedisi vardı. Tül. O yokken ben bakardım. Çok güzel yüzlü tam tekir bir kediydi. Tül birkaç ay önce böbrek yetmezliğinden öldü. On iki yaşındaydı. Anahtarları geriye verdiğimde bir kopyasını yaptırmıştım. Çünkü ferman o sıralarda yazılmıştı. Mürekkebi kuruyordu.
  Ayten’in leylak rengi badanalı holünden geçerken bir saniye duraklayıp sol duvara asılmış kırk santime kırk santim ebatlı nazar büyüsü bozma vefkine baktım. İyi bir hattat tarafından deve derisine yapılmış harika bir eserdi. Ayten bir gün o vefki işaret ederek, ‘Ahmet er Rufai’nin hazırladığı söyleniyor. Bu varken eve nazar değmez.’ demişti. Yanılıyordu. Şu anda ona değen şey soğuk servis edilen bir intikam hamlesi suretindeydi, ama nazarın libaslarının sayısı belirsizdi, kılıktan kılığa girerdi.
  Hızla oturma odasına gittim. Ayten bıraktığım yerde sırtüstü yatıyordu. Üzerinde ev eşofmanı vardı. Uçuk mavi renkliydi. Kalp hizasında 23 yazıyordu. Uğurlu numarası olduğunu söylerdi, ama sorunca yüzüne sırlı bir ifade vererek nedenini açıklamamıştı. Şu anda da bilmiyorum. Bu nedenle onu 23 Ocak’ta tam 14.23’te öldürecektim. Yarı baygındı hâlâ. Elleri arkadan bağlıydı. Ağzında tıkaç vardı. Kenarda hazır duran naylon torbayı başına geçirdim. Bedeni titreyerek direndi. Sol elimle omzundan tuttum. Gözleri açıldı. İçi buğulanmış naylonun ardında nasıl görünmekteydim acaba diye düşündüm.
  Direnmesi bitince torbayı yüzüne takılı bıraktım. Yemek masasının üstünde duran telefonuyla adres listesinden rasgele birini aradım. Telefon iki kere çalınca kapattım. Masanın üzerinde önceden hazırladığım sarı bir bez çanta duruyordu. İçinde Ayten’in dizüstü bilgisayarı, içinde kredi kartları ve 125 lira nakit olan cüzdanı, kolundan çıkardığım altın künyesi durmaktaydı. Telefonun SİM kartını ve aküsünü çıkarıp çantanın içine attım. Etrafı hızla aranmış gibi dağıtmıştım. Eylemimde kullandığım dambılları sabah faaliyetimin sonrasında ambalajlanmış olarak çöp konteynırına atmıştım. Her şey mizansene uygundu. Kilidinin üstünde taze kurcalanma izleri olan kapıyı belli belirsiz aralık bırakıp aşağıya indim. Bizim altı daireli apartmanda küçük çocuk yoktur. Hafta içinde fazla gelip gitmeler olmaz. Gündüzleri zilleri çalanların çoğu, su getiren ya da reklam dağıtan birileridir. En üst kattaki emekli bankacı Sabri Kuşçu zili çalan herkese kim olduğuna bakmadan kapıyı açardı. Bu nedenle o da polise ifade verdi. Haliyle o gün kimseye kapıyı açmadığını söyledi. 
  Kimseye raslamadan evime girdim. Sarı çantayı mutfak dolaplarımın en üst gözlerinden birine koydum. Elimden eldivenleri çıkartıp çöpe attım. Fırındaki böreği kontrol ederken kalbim hâlâ deli gibi atmaktaydı. İşin en zor kısmını başarıyla halletmiştim.
  En olağan halimle oturma odasına gittim. Papatya pastasının son lokmasını yiyordu. Bu çok normaldi. Çünkü bütün icraatım dokuz dakika sürmüştü.
  “Nasıl buldun?”
  Papatya yüzüme dalgınca bakıp içini çekti. “Biraz şey, ama hikâyeyi çaktım sayılır.” dedi.
  “Ben de bunu yazana kadar çok ter döktüm.” dedim. “Baş karakterin grotesk açılımı alabildiğine girift konunun özeti zaten. Bu yüzden çetrefilli.”
  Papatya başıyla onayladı. Bu arada hafifçe alnının kırışmasından ikinci cümlemi ezberlemeye çalıştığını sezdim. Amacım da buydu zaten. Bu birazdan kulüp toplandığında ilk cümlesi olacaktı, ama ne yazık ki, artık imkânsızdı. SERAP’ın A’sı iptal edilmişti.  
  Remziye ve Serpil ikişer dakika arayla geldiler. Börek pişmişti. Onlara ikram ettim. Saat 15.20’de Ayten’i aradım. Telefonu almadı haliyle. 15.40 civarında dört aramaya da cevap vermemişti. Normalde aynı apartmanda oturduğumuz için benim gidip bakmam gerekirdi, ama Papatya, ona gösterdiğim ihtimamdan çok mütehassis olmuştu. ‘Ben bir gidip bakayım’ dediğinde yalandan ‘Zahmet olmazsa bak istersen’ dedim.  Bu arada Remziye, Serpil’e büyük oğlunun işyerini anlatmaktaydı. Bilişim mühendisi olan oğluyla haklı olarak pek iftiharlıydı. Doktorasını ABD’de yapmış genç bir dehaydı.
  Papatya yüzü bembeyaz halde geri gelmesi bana pek uzun gelen on bir dakika sürmüştü. Her şeyin pürüzsüz yürüyeceğine kani oldum. Nitekim de öyle oldu. Ayten’i ölü bulmuştu. Hemen polisi aradık. Eve yakın bir ekip vardı herhalde. Beş dakikada kapıya dayandılar. Bizi Ayten’in dairesine sokmadılar. Aşağıda benim evimde sorguya çekildik. Papatya başşahitti. Cesedi gören tek kimseydi resmiyette. Sokak kapısında, oturma odasında ve hatta kadını boğan torbanın üzerinde parmak izleri vardı, ama İngilizce alibi diyorlar, suçsuzluğunun arslan gibi üç adet tanığı vardı.
  Emniyette de teker teker ayrıca ifademizi aldılar. Sadece Papatya’nın anlatacak sözü vardı. Bizler pasif elemanlardık. Birkaç hafta sonra hatırlı tanıdıklarımızı araya sokarak soruşturmanın akibetini sordurduğumuzda cinayetin hırsızlık için işlendiği ve iki dedektifin bu işi araştırdığı söylendi. Ben bu arada çalıntı malları değişik semtlerde kolay bulunacak yerlere bırakmıştım. Ganimeti bulan mülküne geçiriyordu doğal olarak. Dedektifler boşuna iz peşinde koşturup duracaklardı.
  Üst kat komşumu niçin mi öldürdüm? Çok basit. Şiddetli kıskançlık. Tahammülümün ötesinde bir öç alma isteği. Ayten, rahmetli kocam Ethem’in sevgilisiydi. Kendisi dört yıl önce boşandıktan  sonra mercimeği fırına vermişlerdi. Aralarında her zaman bir kadın-erkek çekimi vardı. Ethem kadını güzel bulduğunu onun yanındayken de rahatça söylerdi. Sinsilik açık beyanlarla görünmezleşen bir ambalaja sahipti yani.
  Ethem kasık fıtığı ameliyatı geçirince iki gün hastanede kalmıştı. Bu arada onun çalışma odasında sistematik bir arama yapma olanağı buldum. Aralarında bir şey olduğundan kuşkuluydum. Onlar varken ortam enerji bazlı bir akıyla doluyordu adeta. Bunu hissedip duruyor, ama konduramıyordum bir türlü. Çünkü sonrasında yapacağım şeylerden korkuyordum.
  Kocam orta halli şirketlere danışmanlık yapıyordu. İyi bir okurdu da. Odası baştan aşağıya kitap, dosya ve basılı matbuat yüklüydü. Doktor acil dediği için biraz apartopar ameliyata alınmıştı. Bu arada silemediği bir mesaj ve ona verilen cevap çok şey anlatmıştı.
Sevgilim sana aşeriyorum yine. Bu kadar yakınımda ve aynı zamanda uzakta olman, ne garip bir tecelli. Öptüm canım. Son Sevgilin(m)

Son Sevgilim yarından itibaren beraberiz doya doya.
  Odasında saklı bir şey aramama gerek kalmadı. Ajandasındaki  SS notlarının ‘Son Sevgili’ olduğunu böylelikle keşfettim. Ben günce tutarım. Ethem’in yarın dediği tarih benim annemi ziyaret için Niğde’ye gideceğim tarihti. Bir hafta kalacağım için rahatça beraber olabileceklerdi.
  Ayten içimizde en diri kalabilmiş olandı. Kırk yedi yaşındaydı ve teni hâlâ gençlik ışıyordu. Memeleri yerçekimine dayanıklıydı ve yaptığı diyet ve egzersizlerle bir genç kız fiziğine sahipti. Birara şu Platelet Rich Plasma, PRP denilen, kendi kanının bir işlemden geçtikten sonra yüze enjekte edilmesi işlemini yaptırmayı düşündüğünü söylemişti. Sonra bir daha bahsini etmemişti. Her ne halt yediyse sonuç süperdi. Yüzü en ufak bir botoks alarmı vermeden gergindi. Tanımayan gerçek yaşını tahmin edemezdi.
  Ben Ethem’e âşık olarak evlendim. Bakireydim. Birlikte harika yıllar geçirdik. Spermi kıt olduğundan çocuğumuz olmadı. Çocukları çok seviyorum. İki çocuğum olmasını isterdim.  Ekonomik özgürlüğe sahip olmama rağmen kocama olan aşkımdan bir başka evliliği hiç düşünmedim, ama üst kat komşumla kocamı nasıl cezalandırabileceğimi uzun uzun düşündüm.
  Kocamın defterini dürmek çok kolay oldu, ama az kalsın ben de ölüp gidecektim. İki yıl kadar önce arabayla İzmir Çeşme’ye Ethem’in erkek kardeşinin yazlığına gittik. Bir gece yarısı Ildır’daki eski bir tanıdığın evinden geriye dönerken sapa bir yerde kaza geçirdik. Ethem direksiyonun kontrolünü kaybetti ve şarampole yuvarlandık. İki duble rakı içmişti. Sarhoş değildi. Hızımız fazlaydı. Yol virajlıydı. Biran dikkati dağılmıştı. Benim kemerim takılıydı, onunki ise değildi. Araba sağ tarafına yatmış şekilde şarampolün dibinde kendime geldiğimde baygınlığımın birkaç dakika sürdüğünü anladım. Sarsılmıştım, sol bileğim sızlıyordu, ama bir yerim kırık değil gibiydi. Ethem ise kemer takmadığından ağır yaralanmıştı. Yüzü kan içindeydi. Hırıltılı nefes alıp veriyordu. Torpido gözünden çıkardığım üstüpüyle ağzını ve burnunu tıkayınca pek az direnebildi. Öldüğünden emin olunca arabadan çıktım. Saat biri geçtiği için yol çok tenhaydı.Üstüpüyü makilerin bulunduğu alanda müsait bir yere gömdüm. Sonra cep telefonumla polisi aradım. Kimse bir şeyden şüphelenmedi. Sonradan ölüm nedeni olarak boyun kırılması teşhisini koydular. Ethem büyük bir ihtimalle ölecekti, ama nefesini bizzat kestiğim için pişman değilim. Ethem, Ayten’i ‘Son Sevgilim’ diye adlandırıyordu. Bu nedenden ölümü erkene çekilmişti. Bir şey sonsa son kalmalıydı. Öyle değil mi?
  Ayten için iki yıl bekledim. Bu planı çok önceden de uygulayabilirdim. Ethem öldükten sonra artık neredeyse her defasında benim evde toplanır olmuştuk. Beklemeyi yeğledim. Ayten’den bir nedamet, bir itiraf bekledim ölünün ardından. Yemin ederim onu affetmeye hazırdım. Bir daha yüzüne bakmazdım tabii, ama kılına da dokunmazdım. İş öylece kapanır giderdi.

   *

  “Baş karakterin grotesk açılımı alabildiğine girift konunun özeti zaten. Bu yüzden bana çok çetrefilli geldi.”
  Remziye’nin yüzünde alaycı bir düşüncenin minik bir dışavurumu belirmişti. Papatya ara sıra buram buram bir yerden apartılmışlık kokan laflar eder ve bunları kendi zihninin ürünü gibi pazarlardı. Remziye’nin gözlerinde ‘bizimki salladı yine’ ışıltısı vardı. Serpil dalgındı. Kendi söyleyeceği şeyi düşünüyordu.
  Geçen hafta iptal olan kitap kulübü toplantısı, ısrarım yüzünden toplanmıştı. Kimsede kitabın konusuna odaklanacak hal yoktu. Bugün A’sı eksik SERAP’ın son toplantısıydı. Bir sonraki toplantı SER ekibiyle gerçekleştirilecekti. Ayten ve benim desteğim olmadan Papatya’nın kulübümüzün üyesi kalması mümkün değildi. Papatya’ya giderayak bir kıyak yapmıştım. Baştanıklık ikramiyesi.
  Polisiye çevirmeni olduğum için söyleşi aslında dergi tarafından bana teklif edilmişti. Olay sırasındaki pasif rolümü abartıp baştanık Papatya Nalbantçı ile konuşmalarını salık verdim. Onlar tanınmış bir polisiye çevirmeniyle gerçek bir cinayet konusunu işlemek istiyorlardı. Katil henüz yakalanmamıştı. İşin bir heyecanı vardı. Bu nedenle Papatya’yı kabul ettirebilmek için biraz çabaladım. Papatya’yı gözlerinde cazip hale getirebilmek için olay yerinde bulunan yegâne izlerin kadına ait olduğunu söyledim. Kadın üç tanığı olmasa baştanık yerine başzanlı olacaktı. Bu nokta dergiye ilginç geldi de önerimi kabul ettiler. Papatya hanım işin bu tarafından bihaberdi haliyle.
  Geçen hafta sabah saat on birde planım A’dan Z’ye hazır yukarı çıktım. Ayten yataktan on buçuk civarında kalktığı için evdeydi ve yalnızdı. Ona bir rüya gördüğümü ve sarsıldığımı söyledim. Gerçekleştirmek üzere olduğum eylem nedeniyle bir yanım üzgündü. Yüzümdeki ifade inandırıcıydı. Rüyamda ikisi bu oturma odasında otururken içeriye Ethem’in girdiğini ve ‘Beni unutun. İkiniz de unutun.’ dediğini söyledim. L şeklindeki divanda neredeyse diz dize yakın oturmaktaydık. Yüzü makyajsız olmasına rağmen inanılmaz derecede genç görünmekteydi. Ayten’in güzel yeşil gözleri doldu. ‘Şimdi itiraf edecek ve birbirimize sarılacağız, planımı iptal edeceğim’ diye düşündüm. Ayten bana sevgiyle sarıldı ve ‘İkimiz de onu özleyeceğiz. Çok özleyeceğiz’ dedi. ‘Çok’ kelimesinin telaffuzundaki özlem tonu tepemin tasını attırmıştı.
  Bir ara Ayten tuvalete gittiğinde elime neredeyse şeffaf olan eldivenlerimi geçirdim ve oturma odasında sokağa bakan camın altında duran üstü pembe renkli plastik kaplı iki kiloluk dambıllardan birini aldım. Ağır nesneyi ayaklarımın altında bir yere gizledim. Bir kiloluk sarı renkli olanları da vardı, ama ağırı daha etkin olacaktı. Son Sevgili geri döndüğünde bir bahaneyle dikkatini sokaktaki bir şeye çektim. Binanın ön yüzü bir parka baktığı için karşıdan görülme tehlikesi mevcut değildi. Bahsettiğim hayali şeyi görmeye çabalarken ensesi tabak gibi ortadaydı. Dambılı bir kere kullandım. Geri dönmeye çalıştıysa da başaramadı. Sırt üstü yere yıkılıp kaldı. Filmlerdeki gibi hemen bayılmadı. Yüzündeki şaşkınlık ve giderek derinleşen korkuyu gördüm. Yüzündeki dehşet ifadesi yeni açmış bir gül gibi muhteşemdi. Doğaldı. Bu dünyaya aitti. Baygınlık hızla geldi. Gül içine kapanıp goncalaştı. Ölmesinden korkarak nabzını kontrol ettim. Atıyordu.
  Yanımda getirdiğim işportadan üç tanesi on liraya aldığım ve hiç kullanmadığım eşarplarla kadının elini ve ayaklarını bağladım.  Birini de ağzına tıktım. Ardından ilk iş olarak Ayten’in telefonundaki eski mesajları sildim. Bunları okumamak ne kadar gayret gösterdiğimi tahmin edemezsiniz. Okusam mantık silsilem dağılabilirdi. Yapmadım. Sonrasını biliyorsunuz.
  Cinayet işlemek günahtır. Biliyorum. Pişmanım, ama yine de vicdanımda ağır bir yük hissetmiyorum. En yakınlarım tarafından yıllarca aldatıldım, alaya alındım ve aşağılandım. Böyle devam edemezdim. Bir itirafı ve tövbeyi cinayetle takas etmek için samimiyetle çabaladım. Siz iki cinayetin de esas baştanığısınız. Bana yaptığım şeyler için hak vermeniz şart değil, ama bir nebze de olsa hislerimi anladığınızdan eminim.
                                                                                                                                                     Balçova, Ocak 2014


ÂN VAMPİRİ (öykü)

Ân Vampiri


   “Amca, bir şeyiniz mi var?”
  Yedi yaşındaki kız çocuğunun sesi korku yüklüydü. Bir şeyler mırıldanarak basamakları inerken beni görünce duraklamıştı.  Üzerinde göğsünde Rintintin amblemi olan pembe bir eşofman vardı. Üst kat komşumun Serap adlı kızı beraber yemek yediği, defalarca sohbet ettiği adamı tanımamıştı haklı olarak. Apartman sahanlığındaki bir yabancıydım. Çok yaşlıydım. Bitkindim. Kapının ağzında yığılmış durumdaydım. Kapım aralık durmaktaydı. Kız beni herhalde benim babam falan sanmaktaydı. Parmağımı bile oynatacak halim yoktu, ama yine de kızı korkutan bir şeyler vardı halimde.
  “Biraz yorgunum da. Burada şey yapıyorum.” Dedim güç bela.
  Sesim öyle ölgündü ki, Serap ne dediğimi belki de telepatiyle anlamıştı. Başını salladı. Kararsızca durdu. Yanımdan geçip aşağıya inmekle, yukarı çıkıp eve durumu bildirmek arasında bocalıyordu. Belki de annesi aşağıdaydı kızın. Çocuk hangi taraf daha güvenli hesabı içinde de olabilirdi yani. Sonunda kararını yukarı çıkmak şeklinde verdi. Biraz sonra kapının kapandığını duydum. Annesi yukarıda olmalıydı. Kız aşağıdaki posta kutularına bakmak için yollanmıştı herhalde. Neriman hanım birazdan gelip cesedimi bulacaktı. Gecikirse cesedimden arta kalan tozları.
  Neriman saçını kırmızıya boyatmış bayağı hoş bir kadındı. Otuz bir yaşındaydı. Serbest muhasebeciydi. Evde çalışıyordu. İki buçuk yıldır kocasından ayrıydı. Ben bu apartmana taşınalı üç ay oldu. Kadınla aramızda flört yaşıyorduk. Geçen hafta evlerinde yemek bile yemiştim. Mercimeği fırına vermemize az kalmıştı yani. Kadını çok beğenmekteydim. Serap da çok şirin bir kızdı. Onlarla bir yuva kurmayı istiyordum. Artık hepsi bir rüya.
  Yarım saat öncesine kadar çok farklıydım. Bu kadar kısa zamanda kırk, elli yıl birden yaşlandım. Tongaya düşürüldüm. Madiklendim, ama bütün bunları yaşamak çok benzersiz bir deneyimdi. Bu tür olayların öykülerde ve filmlerde kapalı duran hayal tozları olduğunu düşünürdüm eskiden. Şimdi gerçek olduğunu biliyorum.
  Adım Ferhat Keskin. Her şey başladığında 57 yaşındaydım. Karımla altı yıldır ayrıydık. Çocuğumuz olmamıştı. Yeniden evlenmemiştim. Bir sevgilim de yoktu. Bütün bunlar için çok geçti artık. Lenf kanseriydim ve en iyimser tahminle bir yıl kadar ömrüm kalmıştı. Bir sigorta şirketinden emekli olmuştum. Annem ve babam yıllar önce öldü. Kardeşim yoktu. İş nedeniyle çok sık İstanbul dışında olduğumdan pek arkadaşım da yoktu. Yalnızdım. Günlerimi internette sörf yaparak ve gücüm varsa yürüyerek geçirmekteydim. Sık sık ağlama nöbetlerine kapılıyordum. Hayat denen panayırdan böyle sessiz sedasız, kimsesiz, işe yaramaz bir eşya gibi gelip geçtiğimi düşünerek hüzünleniyordum. 
  Bir kış sabahı Özgürlük Parkı’nda yürüyordum. Hava soğuktu. Daha saat sekiz olmamıştı. Buna rağmen spor yapanlar, köpek gezdirenler vardı. Gece üçte girmiştim yatağa. Sabah altı civarında gördüğüm bir kâbus uykuyla bağlarımı tümden kopartınca yatakla boğuşmayı bırakıp kendimi sokaklara vurmuştum.
  İyi giyinmeme rağmen üşümeye başlayınca eve geri dönmeye karar verdim. Fener Yolu tarafındaki kapıdan çıkarken beynim elektriklendi. Zihnim sınırsızca genleşmişti sanki. Bir ses ‘Dakikası 111 misli kıymetli.’ Dedi. Bu cümlede milyonlarca terabitlik bilgi vardı adeta. Eve vardığımda yapacağım şeyi A’dan Z’ye bilmekteydim. Zihnimde tereddütün T’si bile mevcut değildi. Yıllardır hayal ettiğim bir şey gerçekleşmiş gibiydi. Giderayak buz dağı büyüklüğünde bir umudun sahibiydim artık. Yaşama şansım vardı.
  İşim çok basitti. Tanıdığım tanımadığım kimselere telefon edip bir dakika konuşacaktım. 24 saat içinde aynı kimseye ikinci kez telefon etmek yasaktı. Bunun karşılığında  111 dakika benim olacaktı. Her konuşmamda 111 dakika gençleşecektim yani. Zihnimin ücra köşelerinden bir yerde ‘Böyle bir şey gerçek olamaz, olsa bile bu sana hayır getirmez’ diyen bir yan vardı, ama aldırmıyordum. Denize düşen bırak yılanı, ejderhaya bile sarılırdı. Diğer yandan şiddetli bir hipnozun içersindeydim. Eylemimi sorgulama güdüm çok güdüktü.
  Eve gelir gelmez telefona sarıldım. Sadece tanıdıklar değil, internetteki ilânlardan bulduğum her numarayı arayacaktım. İlk üç kerede lafa dalıp bir dakikayı geçtim. Gözüm saatimin saniyeleri gösteren ibresindeydi, ama insan tanıdığı kimselerin suratına telefonu pat diye  kapatamıyor. On beş yirmi saniye fazlalıktan bir şey olmaz diye düşünmekteydim. Üçüncü konuşmadan sonra başıma şiddetli bir sancı saplandı. Ara sıra başım ağrırdı, ama böyle bir ağrı cinsiyle daha önceden hiç tanışmamıştım. Birisi paslı bir tornavidayla nöron vidalarımı sıkıyordu sanki. Öleceğimi sanmıştım. Neyse ki, bir saat sonra acı geldiği gibi gitti. Hipnozun içindeydim hâlâ. Bunun telefonda konuşurken bir dakikayı geçmek nedeniyle başıma geldiğini anladım. Giyinip sokağa çıktım. Bir spor mağazasından bir kronometre satın aldım.
  Eve dönünce kendime koyu bir kahve hazırladım ve internetten iki yüz adet kadar telefon numarası bulup bir kağıda not ettim. İnsanın tanımadığı biriyle konuşurken telefonu yüzüne kapatması daha kolaydı.
  Gece ona kadar harıl harıl bütün numaraları aradım. Cep telefonumu kullanıyor ve sadece cep telefonlarını arıyordum. Öyle isteniyordu. Numaram karşıda görünmüyordu. Görünse de bir sorun yoktu. Çünkü karşımdaki insanlara son derece masum sorular soruyor ve sonra birden hattı kesiyordum. 59. saniyede kırmızı tuşa dokunuyordum. Saat onu birkaç geçe işi bıraktım ve listeyi inceledim. Konuştuklarımın üstünü çiziyordum. Acaip yorulmuştum, ama tam 222 adet başarılı konuşma yapmıştım. 3 adet 2’nin toplamı 6’ydı. 6 uğurlu rakamımdı. Doğru yoldaydım.
  Kendimdeki değişikliği ilk bir ay hissetmedim. Bütün gün yüzlerce kişiyi aramakla meşguldüm. 3 Martta başlamış ve şimdi 2 Nisana gelmiştim. Konuştuğum dakikaları topladım. 8640 dakika olmuştu. Bu da tam tamına 6 gün etmekteydi. Yine 6’yı bulmuştum. Kalbim heyecanla çarpıyordu. 6 x 111 = 666 gün ediyordu. Neredeyse 2 yıl ederdi. Ben o kadar gençleşmiş miydim?
  Aynada kendime baktım. Yüzümü her gün görmekteydim zaten. Alıcı gözle bakınca ilk kez sağlıksız tenimde bir dirilme gördüm. Farkında değildim, ama daha enerjiktim artık. Kalbimde bir sevinç pınarı çağlarken doktor arkadışımla 59 saniyelik bir konuşma yaparak bir randevu ayarladım. O gün muayenehanesine gittim. Beni en son dört ay önce görmüştü. İçeri girdiğimde yüzünü hayret bürüdü. ‘İyi gördüm seni’ Bu sözcük tılsımlı bir şeydi artık. Beni testler yaptırmak üzere özel bir kliniğe yolladı. Testlerin sonucu mucize ışıyordu. Bedenimde kanserin K’sı bile yoktu. Doktor arkadaşım bu konuyu görüşmek için defalarca aradı, ama onunla konuşmadım. Çünkü heyecanla ağzımdan bir şeyler kaçırabilirdim. Daha büyük bir hedefin peşindeydim artık. Bunu tehlikeye atamazdım. Bir ayda 1,82 yıl gençleşirsem, bir yılda ne ederdi? Bu sorunun cevabı başımı döndürmekteydi.
  Bir yıl sonraki 3 martta hayatımda inanılmaz bir değişiklik olmuştu. En az yirmi yıl gençtim artık. Kimse yaşımı otuz beşten fazla tahmin etmiyordu. Saçlarım yeniden eski rengini almış ve gürleşmişti. Fizik gücüm kendini inanılmaz derecede toparlamıştı. Otuz beş yaşındayken top atlet değildim, ama haftada iki kez fitnese giden, yediğine içtiğine dikkat eden biriydim. Sonra yavaş dağıtmağa başlayıp iyice koyuvermiştim kendimi.
  Tabii bu değişim nedeniyle bir seri önlem almam gerekti. Oturduğum daire kendi malımdı. Onu sattım ve başka bir semte taşındım. Telefon numaramı yeniledim. Pek arkadaşım yoktu. Onlarla ilişkimi kesebilmem çok kolay oldu. Son yıllarda asık suratlı, sinik espriler yapan, sürekli her şeyden yakınan tatsız tuzsuz biri olup çıkmıştım. Yokluğumu kimsenin özleyeceği filan yoktu yani. Tek tehlike eski karım ve yakın tanıdıklarının beni bu jilet gibi halimle görmesiydi. Bunun için bıyık bıraktım. Numarasız renkli gözlük kullanmaya başladım. Kıyafetlerimi iyice sportifleştirdim. Bu tedbirler yeterli geldi son aylarda tek bir sorun yaşamadım.
  Bu bir yılda verdiğim telefon paralarını hayal edin. Bazı aylar neredeyse emekli maaşım kadardı. Şu ana dek bankada birikmiş paramla idare edebilmiştim. Ama her şeye değerdi. Yeniden genç ve sıhhatli olmak başlı başına kapitaldi.
  Bu arada dakika arakçılığı yapmak zihnimi de etkilemişti. Geçen aydan itibaren spor toto, piyango, sayısal gibi oyunlara yöneldim. En büyük ikramiyeyi kazanamadım, ama 5 haftada  5 bin lira kazandım. Bu harcamalarım için fazlasıyla yeterliydi.
  Bu arada plan yapmaktaydım. Kaç yaşına kadar gençleşmeliydim. Ölümsüzlüğün kokusu taze kan kokusu almış bir köpekbalığına çevirmişti beni. Yeniden 18 olsam ve bu yaşam deneyimimle hayata yeniden başlasam diye kuruyordum. Kimlik kartı, ehliyet, TC kimlik numarası gibi sorunları nasıl aşacaktım?
  Bu arada yaşamıma kadınlar girmekteydi. Evlenmek isteyen taliplerimin sayısı giderek artmaktaydı. Harika bir duyguydu. Günün her saniyesinde melatonin salgılayan bir organizmaydım artık.
  Neriman hanımı tanıyınca fikrimi değiştirdim. Tekrar 18 yaşında olup kendimi tehlikeye atmayacak, bu otuz sonları halimle yeniden aile kuracak ve bununla yetinecektim. Ayrıca gerekirse telefon mesaisine yeniden başlayabilirdim. Hat sonsuza kadar kullanımıma açık gibi bir his salmıştı içime, ama bir hata yaptım. Bu hatadan sakınabilir miydim? Sanmıyorum. İnsanın en acımasızı bile yüreğinde vicdan denen bir kabahatölçer aparatı taşır.
  Ömürlerinden dakikalarını aldığım kimselerin ne hissettiğini merak ediyordum. Bu denli gençleşmeyi bizzat idrak edince bu duygum giderek çok şiddetlendi. Ve dayanamayıp bir test yaptım. Bu sonum oldu.
  Mantığım gayet basitti. Yeni bir telefon satın aldım ve birini sol kulağıma, diğerini sağ kulağıma dayayarak kendimi aradım. 59 saniye sonra hattı kapattım. Ben öyle sanmıştım. Beni hipnoza sokarak bu anları bekleyen kimsenin hattı açıktı. Birden bu kadar zamanda biriktirdiğim bütün gençleştirici birikimim o hattan uçup gitmeye başladım. Bir yıl boyunca günde yüzlerce kişiden çaldığım birer dakikalar yarım saat içinde elimden uçup gitti. Tekrar eski yaşıma döneceğim sanmakla yanıldım. Öyle olmuyor. Çaldığım her dakikaya 111 mislini veren, birikimimi 111 kere 111 misli fazlasıyla ve hızla geri alıyor.
  Bu işi başıma açan kimseyi az önce gördüm. Serap basamakları çıktıktan az sonra sessizce basamakları indi. Orta boylu incecik bedenli bir delikanlı gibiydi. Siyah deri pantolon ve önü kapalı siyah motorcu ceketi vardı üzerinde. Kısa siyah, saçlı, soluk tenli yüzü ve karar gözlükleriyle bir çizgi roman figürü gibi. O’ydu. Yanı başıma geldi ve gözlüklerini çıkartarak bana baktı. Kırmızı gözbebekleriyle beni süzdü. Gözlüğünü taktı ve aralık duran kapımdan içeri girdi. Ben bu işe girdiğimden beri nereye gitsem benle birlikte olduğunu düşündüm.  ‘Ân Vampiri ‘bu yaratık. İnsan falan değil. İnsan şekli onu görebileyim diye büründüğü bir kalıp. Beni bir işe alet etti. İnsanlardan dakikaları çaldım. Kumbarası gibiydim. Şimdi birikmiş bütün dakikaları benim sahip olduklarımla birlikte geri aldı. Kimbilir benim gibi daha kaç kurbanı var. 
  Burada kapının önünde ölmekle kalmayacağım. Bütün hücrelerim de hızla çürüyecek. Bedenimdeki su buharlaşacak. Kanım, kemiğim, iliğim ve etim atomlarına ayrılarak bu apartman sahanlığına yayılacak. Geriye belki şimdi yığıldığım yerde duran küçük bir leke kalacak. O leke benim eylemim.



                                                                                  2012 Mart, Amsterdam

Gönül Vitrinimin Mankeni (öykü)

Gönül Vitrinimin Mankeni

  


“Dokun bana.” 
  İki elimle genç kadının belini tutup hafifçe kendime doğru çektim. Çıplak bedeni istekle benimkine yaslandı. Tenimin tenine temasında daha önce tanıdığım kadınlarınkilerden farklı hiçbirşey yoktu. Memeleri göğsüme sıcak ve hoş bir baskı yapmaktaydı. Ten kokusuyla füzyonlanmış parfümü ciğerlerimi doldurmaktaydı. Loş ışıkta siyah gözleri arzuyla fosforlanmıştı adeta.
  “Öp beni.”
  Sevtap ile neredeyse aynı boyda olduğumuzdan başımı eğmeme gerek kalmadan dudaklarımız birleşti. Dillerimiz güreşmesinde hiçbir doğaldışılık saptayamadım. Kalçalarıma kor düşmüş gibiydi. İçimde karşı konulmaz bir arzu kükremekteydi. Dönülmez yere varmıştım. Kızla sevişecektim. Korkularım ve endişelerim trafiğin deli gibi aktığı kalabalık ve geniş bir caddede karşı kaldırımdan el kol işaretleriyle bir şeyler anlatmaya çalışan kimseler kadar etkisizdi artık.
  Dudaklarımız çözüldüğünde Sevtap’ın elini tuttum. Hafif serin ve nemli yüzeyler ne kadar tabii ve baştançıkarıcıydı. Aceleci adımlarla yatak odama doğru yürüdük. Hole çıkarken bir an başımı çevirip oturma odasına baktım.
  Elbiselerimizin tümü arkada gelişi güzel yerlere atılmış durumdaydı. Sehpanın üstündeki boş şarap şişesi, iki kadeh, yarı dolu meze tabakları, kırmızı divanın sağ köşesine dertop olmuş siyah külodum, Dali’nin ergimiş saatler tablosunun yağlı boya kopyası, tavana ışık veren iki lambanın yarattığı gölgeler ve diğer bütün ayrıntılar tıpkı filmlerdeki keyifle geçirilmiş anları canlandıran sahnelere benziyordu. Her şey, her şey arzuma göreydi. Şimdi endişe lambalarımı söndürmeli ve vaad edilen haz bandında koşuya başlamalıydım.
 
*

  Adım Demir Güldere. 29 yaşındayım. Sevtap’ı bana attığı bir mail sayesinde tanıdım. Bir ay kadar önceydi. Yorucu bir günün son saatleriydi. Tam dizüstü bilgisayarımı kapatacağım sırada ekranda bir E-posta belirdi. Sevtap Ateşgüneş adlı birindendi. 20 yaşındaydı. İspanyol dili filolojisinde öğrenciydiydi. Beni sık sık rüyasında gördüğünü yazmıştı.
  Mekatronik mühendisiyim. Bir banka şubesinin elektronik işleyişinin neredeyse tümünden sorumluyum. O gün işte on saat çalışmıştım. Yorgundum. Mailde fotoğraf falan da yoktu. Kolaylıkla silebilirdim bu nedenle, ama yapamadım. Hergün kızlardan sayısız mail alan yakışıklı ya da tanınmış biri değildim. Beklenmedik hoş bir rüzgarı yok değildi yani mailin. Kararsızca beklerken ikinci mail geldi.
“İçimden bir his rüyalarımızın ortak olduğunu söylüyor. Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. Bunlar sana tanıdık geliyor mu?”
   Ağdalı bir şok yaşamaktaydım. Söyledikleri şeyler tanıdıktı gerçekten. Bana has bir özellikti. Bazen gün içinde, bazen de yatakta uzanmış durumdayken kafamda kısa filmcikler belirirdi. 10-15 saniyeden uzun sürmezdi. Bazen bir yer, bazen hiçbirini tanımadığım bir insan topluluğu, hareketli bir vasıtanın camından dışarıda görülen şeyler, daracık bir sokak.
Dahası var. Sayısı belki kırkı elliyi aşmış bu filmciklerin neredeyse hepsini hatırlamaktayım. Belleğim aradan geçen yıllara rağmen onları sımsıkı tutmakta ısrarlı. Zamanla bundan bahsetmeyi giderek azaltmama rağmen  çocukluğumdan beri sahip olduğum bu hassayı yakın dostlarım ve ailem iyi bilir.
  Bu kısa kısa gezintilerde tanımadığım bir sürü yeri görüyor ve yine tanımadığım insanlarla muhatap oluyordum, ama şu ana dek asla bu yerlerden birinin neresi olduğunu keşfedememiştim. Dahası o kadar insan tanımıştım. Bunların hiçbiri gerçek hayatta karşıma çıkmamıştı. Televizyonda ya da gazetede görmeye bile razıydım. Bazen birini benzetir ve boşuna heyecanlanırdım. Zamanla hevesim kırılmıştı. O hepsi birbirine çok benzeyen filmlerde ve dizilerde olduğu gibi geleceği gören ya da cinayete kurban gitmiş bir ölüyle ilişki kuran kimselerden değildim. Beynimin bu azizliğinin hiçbir şeye yararı yoktu yani.
  “E-Adresini bana sen verdin. Rüyamda. Sözlü değil. Bir kağıda yazıp bana gösterdin. Adın soyadın ve standart ekler.”
  İşin bu tarafı beni bir yanıyla heyecanlandırırken, diğer yanıyla da kaliteli bir organize şaka beklentisi yaratmıştı. Bankaya girmeden önce Alcatell’de çalıştım bir süre. Oradaki arkadaşlarla bu tür şakalar yapardık, ama bütün bunlar iki buçuk yıl geride kalmıştı. Alcatell’li arkadaşlarımla zaman darlığı nedeniyle artık telefonla bile görüşemiyorduk.
  Uykum kaçmıştı. Sevtap hanıma tek cümlelik bir mail attım.
  “Bana bir ortak rüyamızı daha yazabilir misiniz?”
  Cevap 6-7 dakika sonra ekranda belirdiğinde kulaklarım uğuldamaktaydı. Bütün şaka ihtimallerini aşıp apıştırıcı bir gerçeğe toslamıştım.
“Bir arabanın penceresinden uçsuz bucaksız bir çöle  
 bakıyoruz. Sağ yanımızda Üç dev kaktüs ağacı yola yakın yan yana duruyor. Ortadaki en uzunu ve kollarında gül büyüklüğünde sarı  çiçekler var. ”
  Kimsenin bunu bilmesi mümkün değildi. Çünkü geçen hafta görmüştüm ilk kez. Sonra takip eden günlerde birkaç kez çeşitli zaman dilimlerinde tekrarlanmıştı. Bazı vizyonlar tek kerelik olurdu. Böyle yinelenenleri de vardı seyrek de olsa. İş ciddiydi. Sevtap Ateşgüneş her kimse onla mutlaka konuşmalıydım. Lafı uzatmadan kıza kendisiyle  tanışmak istediğimi söyledim.
  “Şu sıralar İstanbul’da değilim. Gelince ilk işim sizi aramak
   olacak. Ben de tanışmak için sabırsızlanmaktayım.”
 
 
*

  Onu ilk kez geçen pazar günü Gayrettepe metro durağında gördüm. Benden 15.30’da durakta olmamı istemişti. Taksim yönüne gidecek metrolara dikkat edecektim. 
  Üçü yirmi geçe oradaydım. Sırf gençlerine bile olsa bütün kadınlara acaba o mu diye bakmak kolay değildi. Sevtap’ın tek başına olacağını tahmin etmekteydim, ama elimde olmadan gruplara da dikkat ediyordum. Bazı kızlar ben baktığım için aynı şekilde karşılık verince bakış koyultuyordum istemeden. Bazıları ‘hıh!’ edasıyla başını çeviriyor, bazıları hafifçe sırıtıyordu. Tek tük alıcı gözle süzenler de çıkmaktaydı. Sevtap’ın boyu posu ve tipi hakkında sorduğum sorulara cevabı çok kısa ve kesin olmuştu.
            “Gönül vitrininde duran bir mankenim. ”
   Bir ara üniversiteden eski bir arkadaşımla karşılaştık. Birkaç kelime bozdurduk. Orada ne yaptığımı sordu. Birini beklediğimi söyleyince hınzırca kılığımı kıyafetimi süzdü ve ‘Kıyak bir hatun olmalı.’ dedi. İnkâr etmek boşunaydı.  Başımla onaylayıp anlamlı anlamlı sırıtmakla yetindim ve ardından konuşmayı kısa kesmek için saatime baktım. Onun da acelesi vardı zaten. ‘Bir gün görüşelim ha.’ diyerek çekti gitti. İkimiz de telefon ya da mail adresi vermeye kalkışmamıştık. On yıl içinde yine buralarda bir yerde karşılaşırdık artık. Hiçbir zaman samimi olmadığım biriydi. Adını bile o söyleyince hatırlamıştım zaten. 
  Saat 15.35’de yavaş yavaş bütün ilginç ve gizemli havasına rağmen kızın beni işlettiğini düşünmeye başlamıştım ki, onu gördüm. Tam önümde duran metro kapısından içeri girmiş ve bana doğru dönerek gülümsemişti. Bir yetmiş beş boylarında ince yapılı bir genç kızdı. Koyu kahverengi bukleli saçları omuzlarına değmekteydi. Üzerinde daracık açık mavi bir kot pantolon, sarı bir tişört ve lacivert bir kot ceket vardı. Ceketinin önü açıktı. Göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip değildi, ama uslüplu bir seksapel ışımaktaydı.Yüzü çok hoştu. Sarı tişortunun topografyasındaki yükseltiler de heyecan vericiydi. Zeki ve kendinden emin tavırları dışa ışımasını alameti farikasal bir kalıcılığa yükseltgemekteydi. Kapı kapanırken tekrar gülümsedi ve eliyle hoşçakal işareti yaptı. Metro kızın gülümsemesini Taksim yönüne doğru sürüklerken apışmış durumda ardından bakakaldım. Bu arada süper erkek Demir Güldere yıldırım gibi seğirtmiş ve kapı kapanmadan kendini içeri dahil etmişti. Kızla başbaşaydı. Bahtsız hayalimi iptal edip kös kös eve yollandım.  
  O akşam ve onu takip eden üç gün kızın beni aramasını boşuna bekledim. E-adresine dört nafile E-posta yolladım. Hiçbirine cevap gelmedi. Kimsenin zihnimdeki hayalleri böyle ayrıntılı bir şekilde bilmesi mümkün değildi. Bu nedenle kızı bir türlü kaliteli bir organize şakanın baş aktristi yapamıyordum. Ayrıca arkadaş çevremdeki kalibreli organizatör adayı hiçliği de beni desteklemekteydi.
  Kızın belirip kaybolması, anlık poz vermesi ona olan isteğimi körüklemişti. Aradan geçen günlerde neredeyse aşka benzer bir his kozasıyla sarmalandım. Hayalimde kapanmak üzere olan metro kapısından onlarca defa içeri süzülüp oradan devam eden serüvenler yaratmıştım. Şaka bir yana eskilerin deyimiyle bir çeşit kara sevdaya doğru yol almaktaydım. Light hali en azından.
  Perşembe akşamı cep telefonumdan aradı. Sesinde olağanüstü bir berraklık vardı. Tarifi mümkünatsız bir tınıyla konuşmaktaydı. İlk cümlesi ‘Cumartesi akşamı nerede buluşalım.’ olmuştu. O’ydu. Hemen tanımıştım. 
Kadıköy’deki Karga barda saat 22.00’de buluşmak üzere anlaştık. Yeri ben teklif etmiştim. Hiç tereddütsüz kabul etti. Cuma gününü kız gelmeyecek ve bir daha da sesini soluğunu çıkarmayacak düşüncesinin kasvet verici davul sololarıyla geçirdim. Cumartesi tempoyu bayağı artırmıştım. Öyle ki, 21.55’de Karga bardan içeri girerken madara olmaya iyice hazırdım. Hatta bundan tuhaf bir zevk de almaktaydım. Çünkü kız bundan sonra ne  yaparsa yapsın yıllardır süregelen tekdüze yaşantımı gizemli renklere boyamıştı.
  Annem Pazartesi akşamı yemeğe gittiğimde bunu hemen farketti. Babam kafayı geçen pazar günü yapılan Galatasaray maçının sonuçlarına taktığı için ıskalamıştı. Sürekli telefonu çalıyordu. Arkadaşları da bu konuyu konuşmak için sabırsızlanmaktaydı herhalde. Yemek saati falan demeyip arka arkaya birbirlerini arıyorlardı.
  İki yıldır ayrı oturmaktaydım. İş hayatım nedeniyle ortalama haftada bir gün görüşmekteydik. Annemin yaptığı karnıyarık harikaydı. Her zaman en az beş tane yerdim. O akşam ağzımda ikincinin ilk lokmasını gevelemekteydim daha.
  “Biri mi var hayatında?”
  “Onu de nereden çıkardın şimdi?”
  “Bir değişiklik var sende.”
  “Ne gibi?”
  “Yüzün gözün parlıyor. Bir heyecan içindesin sanki. Dalgınsın. Çatal ağzına yavaş çekimle gidiyor.”
  Sadece kadın ya da anne sezgisi değildi. Annem çeyrek yüzyıldır boşanma davalarında avukatlık yapmaktaydı. Durumumu ıskalamamıştı normal olarak. Sonradan rezil olmamak için daha çok başlarda, ne olacağı belirsiz bir ısınma sürecinden söz ettim. Olumlu bir yöne giderse kızı ilk onunla tanıştıracağıma söz verip konuyu noktaladım. 
  Sevtap kendisini ilk gördüğüm giysileriyle ikinci katta oturmaktaydı. Biraz titreyen dizlerle yanına yaklaştım. Yerinden doğrulup elimi sıktı ve yanaklarımdan öptü. Parfümü ciğerlerime eronikotin gibi yayılıverdi. Yakından çok daha çekiciydi. Neredeyse saldırgan diye tanımlayabileceğim bir diriliği vardı. Yan masada oturan iki genç kadın merakla bizi süzmekteydi.
  “Senin John Zorn sevdiğini bilmiyordum.”
  “Neyi?”
  Bunu derken içeride John Zorn’un Archaeopteryx adlı parçasının çaldığını fark ettim. Çağdaş deneysel caz gruplarından pek anlamam. John Zorn ve Masada altı ay önce ayrıldığım eski sevgilimden yadigar bana.
  “Eskiden takılırdım... Biraz yani.”
  “İstersen başka bir yere gidelim?”
  Burası çok cool bir yerdi, ama bizim ilk tanışma ve sohbet mekânımız olamayacak kadar ses ve soluk yüklüydü. Kızın beni nasıl bulduğunu ölesiye merak etmekteydim. Kapağı biraz daha sakin, sessiz ve gözden ırak bir yere atmak daha iyi olacaktı.
  “Bir teklifin var mı?”
  “Sana gidelim.”
 
*

  Gözlerimi açtığımda Sevtap yatakta değildi. Evde de değildi. Varlığının basıncı diyebileceğim etkiyi hissetmiyordum çünkü. Kalkıp oturma odasına gittim. Her yere saçılmış giysileri benimkilerle birlikte yerli yerinde duruyordu.
  Sokak kapısının kilidini kontrol ettim. Sürgü de yerindeydi. Kız buradan çıkmamıştı. Yedinci katta oturmaktaydım. Pencere ya da balkon da söz konusu olamazdı yani.
  Geri gelince kızın yerde halının üstünde duran beyaz sutyenini alıp kokladım. Ten kokusu belleğimi dağladı adeta. Gecenin anısı dirilmişti. Ne dirilmeydi ama, sürülen bir tarlada duran minik bir fareydim ve dev bir traktörün ardındaki metalin kabarttığı uçsuz bucaksız toprak şeridine bakmaktaydım sanki. Kızın giysilerini itinayla katlayıp kendi dolabıma yerleştirdim. Sadece bir akşam giyilmişçesine yepyeni görünümlü koyu bordo renkli mokasen ayakkabıları da benimkilerin yanında yer aldı. Tek eksik şey boynuna çapraz astığı küçük koyu kahverengi deri çantasıydı. Her tarafı aradım. Yoktu. Onu yanına almıştı.
  Gönül vitrinimin mankeni ile geçirdiğim geceyi tasvir etmem mümkün değil. Aynı anda amfetamin, meskalin ve LSD almış gibiydim. Bunların hiçbirini şu ana kadar kullanmadım. Filmlerde gördüğüm ve okuduğum etkilenmeleri kastediyorum. Hayatta hiçbir zaman yazar olmayı bu kadar istemedim. O zaman belki yaşadığım geceyi daha derinliğine anlatabilirdim. Son yoğun okumalarım lise yıllarında kaldı. Üniversitede dersler çok yoğundu. Sonrasında iş hayatı denen çark enerjimin neredeyse tamamını emiyordu. Gitar dersi almak, falanca kitapları mutlaka okumak, filmleri seyretmek gibi niyetlerim, daha uygun bir zamanda inşallah misinasına dizdiğim tespih taneleri gibiydi. Tanelerin sayısı arttıkça bu işlere ayırdığım zamanım daha da azalıyor gibiydi üstelik.
  Sevtap’la bir geceye sığışmış yıllarca süren bir birliktelik yaşadık.  Atmıyorum. Belleğimde kıpır kıpırlar. Kızı annemle tanıştırdığım an gözümün önünde şu an. Anneleri bilirsiniz. Biricik oğullarını hiçbir kıza yeterince layık görmezler. Daha önce tanıştığı iki üç kız arkadaşım için bir sürü elverişsizlikler dile getiren kadın Sevtap’a bir görüşte vuruldu. Benim gönül vitrinimin mankeni annem ve babamın gönüllerini de bir anda fethetmişti. Neşeli neşeli konuşarak yemek yedik. Şarap içtik. Bir ara annemle  mutfakta yalnızdık. İçeriden babamla kızın konuşma sesleri geliyordu. Babam kız gelince yirmi yaş birden gençleşmişti adeta. Sesi çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım canlılık ve gürlükte çıkmaktaydı.
  “Nereden buldun bu kızı?”
  “Çok beğendin değil mi?”
  Annem kendine çok yakışan taba rengi elbisesini giymişti. Üzerinde bir leke var mı diye göz attı ve sonra bana baktı. Yüzü ciddileşmişti. “Sakın kaçırma.” dedi. Benim çapımdaki bir erkeğin böyle bir kızı uzun süre elde tutamayacağını ima eden ses tonu gururumu zerre kadar yaralamadı. Sevtap cinsi kızları onların istemi dışında elde tutabilecek erkek türü mevcut değildi. Kız isteyerek gelmişti. Bu kadarı yeterliydi benim için.
  Aynı evde oturmaya başladık. Sık sık annemlere gidiyorduk. Sevtap ailemi kendi ailesi gibi benimsemişti. Kendisi öksüzdü. Ailesinin geri kalanlarıyla ilişkisi de yıllardır kopuktu.
  Bu arada işten artan zamanlarımda bir genleşme olmuş gibiydi. Bütün hobilerime zaman ayırabilmekteydim her nasılsa. Gitar tellerinin üzerinde gezinen parmaklarım giderek ustalaşıyordu. Geceleri birbirimize sarılıp uyuyorduk. Bu yıllarca sürdü. Annem babam bir miktar yaşlandılar. Evlerindeki bazı mobilyaları yenilediler. Şakaklarımda birkaç adet beyaz tel belirdi. Az sayıdaki arkadaşımla da görüşmekteydik. Bunlardan biri trafik kazası geçirdi ve sakat kaldı. Bazıları nişanlandı ve evlendi. İlişkilerini sonlandıranlar oldu. Dünyada yeni savaşlar yaşandı. Bunların sevimsiz sonuçlarını göğüslendik. Annemin teyzesi vefat etti. Bir gün gitarımla Pink Floyd’un The Wall albümünün comfortably numb parçasındaki gitar solo bölümünü neredeyse hiç hatasız çalabildim. Ve daha bir yığın anı. Mazi hatırlayabildiğimiz şeylerin tümünden ibaret değil midir? Kızla en az beş yıl birlikte olduk diyorum o halde.
  Az önce aynada yüzümü uzun uzun inceledim. Şakaklarımda tek bir beyaz tel yok henüz. O gitar da yok. Telefonumun, bilgisayarımın tarih bildirileri sadece bir gece yaşlandığımı kanıtlıyor. Birlikteliğimiz boyunca kendi geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey anlatmamış olan Sevtap bir geceye beş yılı sığdırdı ve sonra çekti gitti.  
  Duş yaparken bu kabindeki sayısız sevişmelerimizi hatırladım. Mutlu bir erkektim. Kime nasip olurdu böylesine dört dörtlük bir ilişki. Gönül kalıbımdan dökülen yıllardı.
  “Nasıl olur da kimseye anlatmadığım rüyalarımı bilebilirsin?”
  “Rüyaların ve vizyonların başka zihinlere açılan koridorları vardır bazen.”
  “Yani?”
  “Sana o taraftan yaklaştım.”
  Oturma odasındaki Dali’nin ergimiş saatler tablolarından en tanınmışının taklidi olan yağlı boya tabloya tam 800 kayme bayıldım. Bir arkadaşım taşınıyordu. Ona yardıma gitmiştim. Yeni evini dişi kuş dekore ettiği için o tabloyu ve bazı eşyalarını satışa çıkarmıştı. Arkadaşım 1000 dolara doksanlı yıllarda namlı olan bir ressama yaptırdığını söylemişti. 180x120 cm. ebatlarındaki tabloda imza falan yoktu. Yemin billah etmişti. Kız benle ilişkiye geçmeden iki ay önceydi. Oturma odasına astığım anı hatırlıyorum. Daldan sarkan pelteleşmiş bir saat için bu kadar para verilir mi diyen sürrealizm düşmanı yanım biraz pişmandı. Farklı beklentileri olan yanım da memnuniyetle ellerini ovuşturmaktaydı. Benim dişi kuşum da tam o sıralarda evi terketmişti. Sevtap’ın dediği doğruydu. Zihinlerimiz birbirleriyle ilişki kuruyordu. O tabloyu almamdaki saik şimdi çok açık. Zaman genleşmesi fikrine hazırlıktı.
  Kahvemden ilk yudumumu alırken Sevtap’ın nereden çıktığını keşfettim. O çöle, üç kaktüslü yere çıkmıştı. Evden değil. Zihnimden. Beş yılın bitiminde. Bundan yüzde yüz emindim. Çünkü artık o çöllük araziyi  zihnimde yeterince açıklıkla canlandıramıyordum. Pikselleri azalmış bir fotoğraf parçası gibiydi. Muğlaklaşmıştı. O minik görüntü parçacıkları başka alemlere, boyutlara açılan kapılardı belki. Kız bunlardan en sonuncusuna talip olmuştu. Tek kullanımlık olduğu açıktı. Kız aslında her neyse, bana c-mail, cin namesi yani, yollayan bir periydi belki. O eşik için gelmiş, karşılığını vermiş ve gitmişti. Beş yıl belki de çıkışa kendini uyarlamak için gerekli süreydi. En uygun açıyla atmosfere girmek için dünya çevresinde tur atan bir uzay mekiği gibi. Saadet turları. Bana çok az kişiye nasip olan bir hayat yaşattı. Gerçek aşkı hediye etti ve hayallerimi bile zorlayan bir tatmin duygusu verdi. Ruh formatım bir daha asla tekdüze yaşama sığamayacak kadar çetrefilleşmişti. Dahası önümüzdeki beş yılda olacak bir çok şeyi bilmekteydim. Bu bilgileri kullanarak kendimi belli bir derecede özgürleştirmeyi başarabilirdim.
  Ani bir düşünceyle mutfak masasından kalkarak yatak odasına gittim. Elbise dolabımı açtım. Kızın giysileri orada duruyordu. Süblimleşmemişti. Sevtap’ın arkada maddi kanıtlar bırakması ne demekti? Çantasını ihtiyacı olduğu için götürmediğini düşünmeye başlamıştım. Bu bir sinyal olmalıydı. İstese yanına alabileceği giysileri niçin arkada bırakmıştı? Kızın kot pantolonunun ceplerini karıştırdım. İki adet ayçiçeği, elli kuruşluk metal para dışında bir şey yoktu. Sonra ceketini aldım. Kalp hizasındaki, fermuarı sımsıkı kapalı iç cepte dörtte bir A4 büyüklüğünde bir kağıt parçası vardı. Küçük bir not defterinden kopartılmışa benziyordu.
  Hiç geri durmayacağız araştırmaktan
  Ve tüm araştırmalarımızın sonu;
  Başladığımız yere varmak da olsa
  Ve tanıyacağız ilk kez durduğumuz yeri

*

  Gayrettepe metro durağındayım. Saat 15.20. İçim içime sığmıyor. Sakin taklidi yaparak  bekliyorum. Bu defa her kadına bakmıyorum. Onun gelişini metrelerce önceden hissedebileceğimi seziyorum. Beni temelli bıraksaydı böyle olmazdı.
  Şiirin T. S. Elliot’un Four Quartet’inden Little Gidding bölümüne ait olduğunu evden çıkmadan google sayesinde keşfettim. Küçük Sarsıntı. Küçük Sersemleme. Küçüğü buysa? O mısralardan kastın burayı işaret etmek olduğunu düşünmek gibi bir sapkınlık içindeyim. Başın son, sonun baş olmasının bir izahı neden burada yine bir Pazar günü yeniden başlamak olmasın?
  Bir şey daha var tabii. Size bellek arşivimde bu tür çıkış filmciklerinden daha onlarca olduğunu söylemiştim değil mi? Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. O halde zokamda daha bir sürü peri yemi var demektir.
  Sevtap geri dönecek. Damarlarımda hissediyorum. Öyle olmasa ardında böyle bir not bırakmazdı. Gece boyunca beni baştan aşağı uyarladı. O şiirin son mısrasında olduğu gibi, And the fire and the rose are one; ateş ve gül artık benim için de aynı şey.                                          
                                                                             Amsterdam, Kasım 2010


Sınav Hortlağı (öykü)

SINAV HORTLAĞI



“Artık sana ihtiyacım yok.”
  “Var.”
  “Yok dedim. Defol.”
  Çok seyreltik bir duman gibi olan incecik şey yanımdan çekilip gitti. Kapıya doğru yöneldi ve oralarda daha da incelerek yokoldu gitti. Sağ yanımda oturan Munise yan gözle bana baktı ve gözleriyle ‘Ne var?’ işareti yaptı. Ona gülümseyerek ‘Yok bir şey.’ diye fısıldadım. Kız ‘Tamam’ anlamına başını salladı ve dikkatini önündeki yazılı kağıdına verdi.
  Kimya hocamız Leylak hanım o sırada arka sıralardaki öğrencilere baktığı için bu hızlı haberleşmemizi farketmemişti. Küçük sırrımı sınıfta kimse bilmiyordu. Hiçbir zaman da bilemeyeceklerdi.
  Adım Sermet Balcı. Son beş kimya yazılısında ortalama 9,4 aldım. Bunun dördünde bir yardımcım vardı. Molekülleri dağınık bir tipti. Abim hortlaklar için böyle derdi. Şeffaf çehreli yardımcım kendini asla bir isimle takdim etmedi. Kendisiyle yıl başındaki ilk sınavda tanıştık. Sınava iyi hazırlanmamıştım. Sorular da bayağı kazıktı.  Elimde kalem kâğıda bakarak kara kara düşünürken kulağıma soruların cevaplarını bildiğini fısıldadı.
  Önce şaka sandım. Hemen yakınımda bu şakayı yapabilecek biri yoktu. Ayrıca ilk sorunun cevabı doğru gibiydi. Dediği şeyleri hemen yazdım. Bu arada arkadaşlarımı kesiyordum. Kimse sinsi sinsi bana bakmıyor, alayla sırıtmıyordu.
  Bütün soruların cevaplarını o söyledi ben yazdım. Neredeyse zil çalmak üzereyken dört dörtlük bir sınav kağıdına sahiptim. Neşem acaip yerine gelmişti.
  “Kimsin sen? Hayalet misin, yoksa gezici bir akıl ünitesi mi?” diye sordum usulca.
  Gezici akıl ünitesi sözcüğünü daha önce hiç duymadığım halde o anda ağzımdan dökülüvermişti. Kafamın içi bu tür kelimelerle doludur. Laflar ansızın dilimin ucunda belirir. Abim, ‘Senin kafanda LAFF motoru var.’ derdi. Laf’a fazladan bir f daha katılınca ilginç ya da uçuk sözcük oluyordu ona göre.
  “Sonra anlatırım. Hoşçakal şimdi.”
  O sıralarda sesten ibaret olan yardımcım sayesinde sınavdan 9,2 aldım. Muazzam bir skordu. Çok mutluydum. Sınıfta bana gıcık olan tipler acaip bozum olmuşlardı. Bunun raslantı olduğunu falan söyleyerek başarımı gölgelemeye çalışanlar çıktı. Bir işe yaramadı. Yardımcım sayesinde soruları çok kazık olan ikinci yazılıdan 9,6 alınca mosmor oldular. Karizmam acaip parlamıştı. Sınıfın alımlı çalımlı kızları bana ders çalıştır demeye başlamıştı. Forsum binbeşyüzdü sizin anlayacağınız.
  Böyle aylar geçti. Üçüncü yazılıdan 9,8 alınca Leylak hanım beni tahtaya kaldırdı ve herkesin içinde en yüksek sınav puanını aldığım için tebrik etti. Arkadaşlarımını alkışlarından başım dönmüş bir durumda yerime oturdum. Hiçbir arkadaşım sırrımı bilmiyordu. Laff motorum son gaz çalışıyordu, ama sır odamın kapısı sımsıkı kapalıydı.
  Adı belirsiz yardımcım bana yaptığı kıyak karşısında ufak tefek işler yapmamı istemekteydi. Küçük, tuhaf ve anlamsız angaryalardı bunlar. Kantinden bir boş gazoz şişesi getirmek, sınıf kapısına dışarıdan tebeşirle A yazmak, dışarıdaki öğrencilerden hangisini işaret ederse onun taklidini yapmak cinsinden çocuksu isteklerdi. Bunları hiç itiraz etmeden yerine getirdim. Sonra sıkıldım ve bir karar aldım. Artık kendi ayaklarımın üzerinde duracaktım.
  Aradan biraz zaman daha geçti. Dördüncü yazılı için Munise’yi ders çalıştırırken bilgilerin kafamda yerli yerine oturduğunu farkettim. Artık bir yardımcıya ihtiyacım olmadığını sezdim. Kafam zehir gibiydi maşallah. Formüller, denklemler, redox, molekül ağırlığı, atom numarası vb. her bişeyler ezberimdeydi.
  Dördüncü yazılıda yardımcım yine çevremde fırıl fırıldı, ama şimdi olduğu gibi kendisine yüz vermedim. Soruları kendim cevapladım ve yine dokuzun üstünde bir not aldım. Kendi çabamla başarmıştım. Tuhaf hobileri olan kaçınık bir sınav hortlağına ihtiyacım yoktu.
  Yazılı kağıdım şu anda zımba gibi. Bu yazılıdan tam numara alarak bu yılın rekorunu kıracağım. Ne biçim havam olacak. Bütün bunları kendi çabamla başarmış olmanın hazzından başım dönüyordu. Munise’ye baktım. Kiraz dudaklarını büzmüş kağıdı inceliyordu. Onunla bu sınıfta boş zamanlarda saatlerce kimya çalıştık. Kızın en az sekiz alacağını tahmin ediyordum. Yazılı sonrasında çok hoş bir ödül de verecekti bana belki. Hafifçe dokunmalı ve  elektrik yüklü bir buse örneğin.
  “Bütün bunlar kocaman bir yanılgı yumağı Sermet.”
  Etrafıma bakındım. Yardımcım kendini iyice seyrelttiği için göze görünmüyordu. “Senle işim yok artık.” dedim usulca.
  “İşin devam ediyor. Yumağı tekrar geri saracağız beraber.”
  Yardımcımın kendinden emin sözleri içime biraz endişe salmıştı. Soğukkanlı, ne dediğini bilen biri gibi konuşuyordu.
  “Şu andan sonra tek bir isteğini bile yerine getirmeyeceğim.”
  “Yapacaksın. Hem de seve seve.”
  Böyle emrivaki yapması ve tepeden bir ton takınması tepemi attırmıştı. Ses tonumu güçlükle yükseltmemeyi başararak, “Defol git.” dedim.
  “Sen sandığın kimse değilsin Sermet.”
  Sesindeki kendinden eminlik tonu çok rahatsızlık vericiydi. Etkileniyordum istemeden. Karnımda bir endişe kaktüsü serpilmekteydi.
  “Sen nesin peki?”
  “Aynı kumaştan kesilme kırpıntılarız Sermet.”
  Bu kadarı da fazlaydı artık. Sınavda mınavda olmaya boş vererek sesimi yükselttim. “Kes be. Seni görmek istemiyorum dedim ya.”
  Elimde olmadan sesim çok bağırtılı çıkmıştı. Ama buna sınıfın ve özellikle Leylak hanımın tepkisi pek sönük oldu. Tek bir kez bana bakmakla yetindiler. Sonra yine dikkatlerini yaptıkları işe yönelttiler.
  “Gördün mü bak.”
  “Neyi gördüm mü?”
  “Gerçeği.”
  Böyle bilmeceli konuşması çok can sıkıcıydı. Öfkemi artırıyordu, ama diğer yandan korkularım da depreşmekteydi. Bilmek istemediğim bir şeyi duymak üzere olduğumu düşünmeye başlamıştım. “Söyle peki neymiş gerçek.”
  “Hep beraber yumağı geri saracağız.”
  “Yani?”
  “Tekrar güz olacak. Birinci yazılı yapılacak. Aynı sorular sorulacak, ama biz önceki sınavları unutmuş olacağız. Aynı konular tekrar tekrar anlatılacak. Not tutacağız. Tıpatıp aynı kelimelerle. Ama ayırdında olmadan. Eski kayıtlar silinecek. Sınavlarda harıl harıl soruları cevaplayacağız. Ben sana bir süre daha yardım edeceğim. Sonra her şeyi kendin idare edeceğin bir kıvama erişeceksin.”
  Bu söylenenler çok saçma görünmesi gerekirken, büyük baş hayvanların gübrelerinin arasından fışkıran kırmızı bir gül gibi bir etki yapmaktaydı üzerimde. Sınıf arkadaşlarıma baktım. Hepsi bizi duyduğu halde aldırışsız davranıyordu. Yazılı sırasında en ufak bir fısıltıyı, kağıt hışırtısını affetmeyen Leylak hanım bana arkasını dönmüştü. Ne demek oluyordu bütün bunlar? Yelkenleri suya indirdim ve “Peki dinliyorum.” dedim.
  “Bu sömestirin sonunda bir üst sınıfa gitmeyeceğiz.”
  “Neden?”
  “Çünkü öyle bir yer yok. Kimyadan başka ders de yok. Bizim için yok.”
  Sınıf dışında koskoca bir okul vardı. Bin küsur öğrenci, en az otuz sınıf, bir spor salonu, tiyatro odası ve bahçeye park etmiş onlarca arabayı düşündüm. Dışarıda cıvıl cıvıl bir hayat vardı.
  “Okul binası, öğrenciler peki?” dedim.
  “Onlar bizden farklı Sermet. Yiyorlar içiyorlar, gece evlerinde yatıyorlar. Dışkıları dışkı gibi kokuyor. Gece rüya görüyorlar.  Seviniyorlar, üzülüyorlar, aşık oluyorlar. Damarlarında kan ve hormon dolanıyor. Dahası gelecek planları var. Bizim yok. Biz sadece bir dala tutunmuş kuşlar misali buradayız.”
  Eski yardımcımın sözlerinin saçma olduğunu düşünememeye başlamıştım. Bir yanım buna isyan ediyordu, ama eskisi kadar güçlü çıkmıyordu sesi. “Peki neyiz biz?” dedim.
  “Abinin kelimeleriyle esnek moleküllü zekâ taşıyıcı üniteleriz.”
  Bir şoktu bunu duymak. Etrafıma baktım. Bütün sınıf bizi dinliyor, ama sınav devam ediyormuş gibi rol kesiliyordu. Herkes bunda hemfikirdi demekki.
  “Nasıl yani?” dedim.
  “Sen, ben, bu sınıftaki herkes artık bilinen anlamda canlı değil. Nefesmetremiz durdu. Oksijeni karbondiokside çeviren yaratıklar değiliz. Ama yine de varız. Bu çok açık. Varız ve burada kararlı bir yapıyla süregelmekteyiz.”
  “Ben ölü müyüm?”
  “Evet. Aramıza en son katılansın. Bu nedenle enerjin yüksek. Sağmışsın gibi yapmayı çok iyi başarıyorsun.”
  Tekrar öğretmenimize, Munise’ye ve arkadaşlarıma baktım. Hepsi de yaptıkları işe odaklanmış numarası yapmaktaydı. Sükutlarında ikrar vardı ama. Doğruydu o zaman. Hepimiz... Hepimiz ölüydük.
  “Sen kimsin peki?” dedim. “Seni niye göremiyorum?”
  “Başlangıçtaki şoku atlatman için sana kendimi göstermedim. Sol arkana bak.”
  Başımı çevirip dediği yere baktım. Orta boylu, beyaz gömlek, lacivert ceket giymiş bir delikanlı eliyle bana ‘Merhaba’ işareti yaptı. Kısa siyah saçlı ve esmerdi. Onunla şimdiye dek hiç konuşmadığım için ses tonunun hatırlamamıştım.
  “Yeni geldiğin için bu ruh çatallanması çok normal. Kendini sağ, bir üst sınıfa gidecek, Munise ile fiziksel ilişki yaşayabilecek biri gibi gördüğün için böyle oldu. Ben de kendimi bir sınav hortlağı şeklinde tanıttım sana. Adım Sinan. Yanına gelebilirdim, ama biz yine sınav kurallarını bozmayalım. Nasıl olsa birbirimizi kolaylıkla duymaktayız.”
  Munise’ye baktım. Bakışlarımız karşılaşınca kız burukça tebessüm etti.
  “Bu durumu bir ben mi bilmiyordum?” dedim.
  “Evet. En yeni sen olduğun için. Yeniler hep bu sorunu yaşar. Bu sınıf çok eski. Arkadaşlarımıza bir daha bak. Giysilerimiz birbirine benziyor mu? Mesut’a bak. İspanyol paça pantolon giymiş. Gömleğinin yakası uzun. Elli yıl öncesinin modası. Leylak hanımın kırçıllı döpyesi altmışlardan kalma.  Munise’nin gömleğindeki markaya bir göz at. O fabrika çoktan topu attı. Saç modelleri, giysiler değil sadece. İçimizde hiç televizyon görmemişler bile var. Sen ise ders bitse de BlackBarry’imi kullansam diye düşünüyorsun. Bir diğeri iPod sözcüğünü bile duymamış. Bu sınıf ilk kez 1925’de var oldu. O zamandan bu yana öğrenciler geldi. Radyo, televizyon ve internet devrine ait kimseler. Yaşıtlarımız. 15 ile 17 yaşı arasında kızlar ve erkekler. Bir şekilde öldük ve ruhlarımız burada barınmaya başladı.”
  “Ben, biz ölü müyüz yani? Ben niye hatırlamıyorum nasıl öldüğümü?”
  “Kimse bunu hatırlamıyor. Ölmediysek ve sağsak bu sınıfta ne işimiz var o zaman?”
  “Buradan başka yerimiz yok mu?” dedim. Belleğimde bölük pörçük ev anılarım, ailemle ilgili sahneler kıpraşmaktaydı.
  “Yok. Tek mekânımız burası. Gece de olmuyor. Sadece kimya dersi. Neden böyle bilmiyoruz. Aklımız ermiyor. Yaratıcının takdiri olmalı. Sezgilerimiz fiziki bir oluşum diyor. Zihin enerjilerimiz bir şekilde buraya hapsolmuş. Daha doğrusu bu sınıfı bir bilgisayar disketi gibi farz edersek, buraya kaydolmuş durumdayız. Hep gündüz, hiç acıkmıyoruz, susamıyoruz, tuvalete gitmiyoruz. Ders daima kimya, ama gerçek bir okul binasındayız ve yaşayan insanlarla iç içeyiz. Biz onları görüyoruz. Onlar bizi görmüyor. Belki hissedenler çıkıyordur. Bazen bize bakarken dalgınlaşan kimseler var malum.”
  “Bir bilgisayar programı mıyız yani?”
  “Bilmiyoruz. Bildiğimiz çok uzun zamandır burada olanlar var. Kayıt mekânı kararlı. Bu daha da sürecek belli. Hepimiz bu şekilde de olsa varkalmak istiyoruz. Çevremizdeki gerçek hayatlarla çok sınırlı iletişim kurabilmemiz, seslerini duymamız, hatta bazen hafifçe olsa da o hayata dokunabilmemiz harika bir şey. Sen boş da olsa şişe taşıyabildin, tebeşirle kapıya kocaman bir A yazdın. Bunlar reset için gerekli eylemler.”
  Bu anlatılanlara itiraz edebilecek durumda değildim artık. Ne evimi, ne de yatak odamı netlikle hatırlayabilmekteydim. Bir abim vardı. Bundan emindim, ama belleğimde yüzü yoktu. Birkaç sözü kalmıştı sadece. Demek bu mekâna kayıt böyle bir şeydi.
  “Bizim sınıf tam olarak nerede?”
  “Bunu çok düşündük, ama kesin bir sonuca varamadık. İç içe gerçeklikler izahatıyla idare ediyoruz. Biz diğerlerini görebiliyoruz. Onlar bizi göremiyor. Sınıfı da göremiyor. Bizim alanlarımıza giremiyor. Biz ise bunu yapabiliyoruz. Bunun bir hikmeti olmalı.”
   “Şimdi ne olacak?”
  “Birazdan sınav bitecek ve teneffüse çıkacağız. Gerçek insanların, gerçek yaşamın arasına. Hayatların bazılarına belli belirsiz dokunacak, kulaklarına bir iki kelime fısıldayacak ve onların normal hayat hallerini izleyeceğiz. Bütün bunlar bizim için bir çeşit reset. Kaydı pekiştirme. Her ihtimale karşı programı tazeleme. Leylak hanım, ‘Hatırlayarak yapıbozumu engelliyoruz.’ der bazen. Öyle olmalı. Gözleyen ve gözlenen sarkacında varoluşsal gidiş geliş. Merak etme burada bu bina bir gün yıkılana kadar kalacağız. Ve bak sınıfta altı yer hâlâ boş. Zamanla yeni gelenler olacak. İlk gelenin sınav hortlağı sen olacaksın. Kural böyle. ”
  “Sınıf dolunca ne olacak peki?” dedim.
  “Hiçbir fikrim yok.”
  “Son kullanma tarihi mi olacak yoksa?”
  “Sanmam. İnşallah öyle değildir. Senden önce ben geldim. Çok zaman önce. Commodore 64’ler çıktığında falan.”
  “O da ne?”
  “Seksen başlarında çıkan ilkel bilgisayarlar.”
  Aradan geçen otuz küsur yılda Sinan hiç yaşlanmamıştı. Diğerleri de öyle. Herkes ilk geldiği haliyle devam ediyordu. Demek beni de böyle bir senaryo beklemekteydi. Bir yazılım da olsam, moleküller yerine elektronlarla yönetilen 0 ve 1’lerden ibaret de olsam şu andaki varlık bilincine sahip olmaktan memnundum.
  “Commodore 64’ün adını bir yerden duymuş ve unutmuştum.” Dedim.
  “Burada mutluyum ben. Bu şekilde. Hayata tanık olarak.”
  Sinan’a bakıp ‘Ben de öyle’ şeklinde başımı salladım.
  Az sonra zil çaldı ve bütün sınıf kâğıtlarımızı kürsünün üzerine koyup dışarı çıktık. Bilincim yerinde olarak ilk teneffüsümdü. Sinan ve Munise ile beraberim. Etrafımdaki cıvıltılı hayatın tadını çıkartıyorum. Artık ailem de, evim de bu sınıftaki kaderdaşlarım. Masalların sonunda dendiği gibi uzun ve mutlu bir birliktelik bizi bekliyor.
   Etrafıma bakındım. Evet oksijeni, karbon diokside çevirmiyorum, ama hayatı deneyimliyor ve bunları aklımda tutuyorum. Varkalmanın her türlüsü bir başka güzellik. Bir dala konmuş minik bir serçe kuşu gibi şen ve şakrakım.

                                                                                                Amsterdam, Ağustos 2012