6 Mayıs 2017 Cumartesi

SİFTAH



                                                                                                          Funda Çetin'e 

  Doktor yaranın izi kalmayacak, dedi. Acil estetik müdahale olmasa sol mememin hemen altında fındık büyüklüğünde bir burgucuk kalacakmış. Buna aldıran kim bu saatten sonra. Dev bir kader burgusu olan Siftah’tan paçayı yırtmış olmanın sevincini yaşamaktayım. Yoksa kıl payıyla hayati organlarıma dokunmayan kurşun işimi bitirir ve şimdi bedenim morg soğukluğunda toprağımın yarılmasını bekliyor olurdu.
   Siftah adlı dükkânın kapısını ittiğim anı hiç unutamayacağım. Minik bir çıngırak gelişimi anonslarken aldığım koku bir an zihnimde parlayan ve sönen bir düşünce ampulü patlatmıştı. Yırtıcı bir hayvanın kafesi Aslı. Aslandan da, kaplandan da büyük. Öyle büyük ki, sadece pençesi bu kapıdan geçmez. Korkunun buzdan nefesi ensemi ve midemi ürpertmeye başlarken ansızın sonlanıverdi. İçdüzenin görsel çekimi vehim zembereğimi kırıvermişti. Kapıyı ardına kadar ittirdim. Sol ayağım içerinin simli, siyah mermerle kaplı zeminine dokundu.
  Çıplak duvarlar mor badanalıydı. Kapı tarafı hariç üç duvar boyunca uzanan simsiyah tezgâhların üzerine irili ufaklı, sayısız miktarda beyaz biblo konmuştu. Bordo ceket, siyah pantolon giymiş, orta boylu bir adam bana göre sağ taraftaki tezgâhın üzerinde duran beyaz biblolardan birinin tozunu almaktaydı. Bu iş için kullandığı sopanın ucundaki rengârenk bezlerin devinimi hipnotize ediciydi. Gözlerimi onlardan alamıyordum. Buraya girerkenki çalkantılı ruh halimden tamamen sıyrılmıştım. Tuhaf bir andı. Kapıdaki çıngırak sesi hâlâ sürmekteydi. 
  Kır saçlı adam başını bana doğru çevirince çınlama kesiliverdi. Sadece bana gülümsediğini hatırlıyorum şimdi. Belki ameliyat sırasında narkoz verildiği içindir. Ne kadar çabaladıysam da dükkân sahibinin yüzünü gözümün önünde canlandıramıyorum. Bu nedenle kendime geldiğimden beri her an oda kapısından içeri girecek beklentimi yenemiyorum.
  Ses tonu ve konuştuklarımız ise harfi harfine aklımda. Bunamakla bile unutamayacağımı hissediyorum. Cesedimi kemiren kurtlara bile mirasım olacak belki. 
  “Size nasıl yardımcı olabilirim?”
  “Tarık... Kocam, bu akşam yaş günü de.”
  Sık sık yine mi düdük makarnası yaptın diye espri yaparak buna kahkahalarla gülen, yıllardır Paris’de oturan ibne kılıklı yeğeninin getirdiği bulyonlarla evi sürekli sığırkuyruğu çorbası kokutan, asılmadığı tek bir arkadaşımı bırakmayan iri yarı ve hantal biriydi kocam. Beni attığı sopayı geri getiren biri gibi gören, bunu yapma hevesimi de aşk, sevgi ve saygı kelimelerinin önüne az, eksik, hiç cinsinden zarflar koyarak derecelendiren egoist alçağın tekiydi. Altı ay önce ayrılmıştık. Kanunen boşanmak üzereydik. O anda otuz metre ötede sevgilisiyle oturan adamdan ne kadar nefret ettiğimi Allah biliyordu, ama nedense eski kocam, diyememiştim.
  “Anlıyorum. Şöyle bir şey belki…”
  Adamın elindeki küçük beyaz bibloyu gördüğümde bilincimle bilinçaltım arasındaki kapının eşiğinde duran ve daima ne istediğini bilen Asıl Aslı “Evet. Bu.” diye haykırmıştı. Bense tırsmıştım biraz. Sekiz santim boyunda boynuzlu, çatal tırnaklı, şalvarını delip çıkmış uzun kuyruklu, koca kafalı ve geniş sırıtmalı bir şeytan biblosunun içimde bu denli güçlü bir duygu sarsıntısı yaratacağını tahmin etmezdim. Biblo tamamen beyazdı. Hiçbir yerinde boya olmamasına rağmen en ufak ayrıntısı bile kolaylıkla görülebilmekteydi.
  “Şalvarlı Lucifer. Bu sabah geldi. Yeni bir seri. Siftahı sizle yapacağım inşallah.”
  Aklımdan alacağımdan nasıl böyle emin olabiliyorsunuz sözleri geçerken hayretle çantamı açmakta olduğumu fark ettim.
  “Ne kadar?”
  “10 lira. Dediğim gibi bu serinin ilki. Normalde 62,50’dir fiyatı. Her seri 16 ile 26 adet arasında biblodan oluşur. Yapımcıların takdiri böyle. Bu serilerden ilk satılan biblo siftah olarak nitelenir. Uğur getirsin, diye ucuza verilir. Mallar muayyer değildir. Müşterinin seçimi nihaidir.”
  Cüzdanımdaki yegâne onluğu adama uzattım. Köşelerden birinden bir santimlik bir parça kopuktu. Farkında olmadan birinden almıştım. İki kez alışveriş sırasında reddedilmişti. Adam kibar bir hareketle onluğu alıp hemen sağında duran Çin işi süslemeli tahta bir kutuya attı. Yırtığı görmüş, ama aldırmamıştı. Eğer parayı kabul etmeseydi sonra gelir alırım deyip çıkacaktım. İçimde bibloyu bir an önce eski kocama vermek için güçlü bir istek belirmişti. Korkutucu derecede baskın bir duyguydu. Kaçma güdümü gıdıklayan bir yanı vardı.
   “Yakından bir bakın. Ayrıntı zenginliği yönünden eşsizdir. Bu zamanda bu tür iş çıkmıyor pek. Ne yazık ki. İnsanlar görselleşme adı altında sığ yüzeylere yayılmayı yeğliyorlar giderayak. Çok bakıyorlar, az görüyorlar.”
  Şalvarlı şeytancığın ayrıntı bolluğu müthişti gerçekten. Sanki insan büyüklüğündeymiş gibi alengirli algılıyordum. Şalvarının kırışıkları, üç günlük sakalının uçları, çarıklarının dikiş yerleri, beyaz göz bebeklerinden yansıyan çevre renkleriyle müthiş bir teşhir gücüne sahipti. Parmağımla şişçe duran göbeğine dokunurken Tarık’ın forsu buna sökmez diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir de asla o kıtipiyozun yaş günü partisine gitmeyeceğim için maalesef bunu kendisine bizzat veremeyeceğim, düşüncesi geçmişti aklımdan. Tıpış tıpış gittim ama. Ayrıldıktan sonra satın aldığım ve hiç giymediğim kırmızı elbisemi giyerek hem de.
  Arızalı ilişkiler pizza kulesi inşa etmektir, derdi tirildetir türünde yazan bir dostum. Geçimsizlik ekstra kat çıkmak olur ve ardından kaçınılmaz yıkım gelirdi. Tarık’la birçok konuda anlaşamıyorduk, ama ağırlık merkezinden aşağı salınan çekülün değdiği noktanın taban alanından dışarıda kalmasının nedeni adamın harama uçkur çözme hobisiyle ilgiliydi. O olmasa mazoşist yapım daha yıllarca dayanırdı.
  Tarık beni evli kaldığımız sekiz yılın özellikle son çeyreğinde defalarca aldattı. Biri de eski bir arkadaşımdı üstelik. Boşanma bu nedendendi. Sineye çekecek halim kalmamıştı. Eğer bu işi hakkaniyetli bir mal bölüşümü ile halledebilseydik şimdi burada yatıyor olmazdım. Tarık para işlemlerini idare ettiği ve muhtemel boşanma zamanını tahmin ettiği için ortak hesabımızda tek kuruş bırakmamıştı. Beraber aldığımız ve kirada olan su içinde yarım milyon lira eden katı benden habersiz satarak parayı iç etmişti. Beraber oturduğumuz evle ilgili bir sürü borç biriktirmişti kasıtlı olarak. Kısacası boşanma sonrasında yirmi yıl avukatlık yaparak elde ettiğim tüm kazanımım uçmuş gitmişti elimden. Belki daha da kötüsü arkadaşlarımın önemli bir kısmının enayiliğim yüzünden Tarık’ın bütün bunları yapmağa hakkı varmış sonucuna varmasıydı. Ben 1.61 boyunda, elli kilo ağırlığında ve kırk dört yaşında küçücük bir kadındım. Bana bunu yapmaya hakkı yoktu.
  Eski kocamın bana yaşgünü davetiyesi yollaması kendine aşırı güveninden kaynaklanmaktaydı. Otuz dört yaşındaki müstakbel karısını göstermek istemesi ikincil bir nedendi. Benden genç kadınlarla fingirdediğini bilmekteydim zaten. Merak saikiyle geleceğimi zannetmekteydi belki. Siftah dükkânı olmasaydı tozumu bile göremezdi.
  Parti yakın zamanlara kadar yüzde elli hissesine sahip olduğum evde verilmekteydi. Kapıyı nişanlısı açtı. Yüzündeki telaşımsı kıpırtıyı beni beklemiyor olmasına yordum. O da kırmızı bir elbise giymişti. Yerçekiminin gücüne teslim olmaya başlama aşamasındaki iri memelere sahip hoş bir kadındı. Onu bir kez uzaktan görmüştüm. Bağdat caddesinde. Tarık’la el ele yürüyorlardı. Bir zamanlar Tarık’la sıkça gittiğimiz Yaldızlı Kiraz pastahanesine gidiyorlardı. Kendimi yılkı atı gibi hissetmiştim. Az kalsın arkalarından gidip olay çıkaracaktım. Kendimi güçlükle engelledim. Geri dönüp yürümeye başladım. Öfkeden her tarafım titriyordu. Birden Siftah adlı bir dükkânın kapısının önünde durduğumu fark ettim.
  Kadın bana kendini tanıttı ve on bahar az eskitmişliğin rahatlığıyla beni tepeden aşağıya süzdü. Herkes yaşımdan az gösterdiğim konusunda hemfikirdir. Kadının yüzünde beni umduğundan daha az virane bulmanın hayal kırıklığını okumak zevkliydi.
  Tarık’ın beni gördüğündeki yüz ifadesi beynime çakılı duruyor. Kıçını olanca haşmetiyle sergileyen beyaz pantolon ve üstüne de mor bir gömlek giymişti. Kısa, kır saçları güneş yanığı yüzüne hoş bir kontrast yapmaktaydı. Altları hep mor duran boğa gözlerinde iki kırmızılı kadını bir arada görmenin şaşkınlığı vardı. Bunu kayranın bir işareti olarak algılamış mıydı acaba? 
  “Geldin ha?”
  Beni öpmesine izin vermedim. Birlikte yattığımız son geceyi hatırlamıştım. Ahmak kafam hâlâ Tarık’ın bana bu kadar adice davranmayacağını, uzlaşabileceğimizi ummaktaydı. Çok sarhoştu. Bana hoyratça sahip olmuş ve yanımda sızıp kalmıştı. 1.85 boyunda 105 kilo ağırlığındaki cüssesine rağmen aşırı kırılgan bir durumdaydı. Elimde yastıkla onu seyrettiğim an canlanmıştı gözümde. Bir kez kalp krizi geçirmişti. Uyku apnesi sorunu vardı. Kocaman göbeği nedeniyle ikinci kalp krizi yakında tekrar ziyaretine gelebilirdi, ama o kadar sabrım yoktu. Ben de içmiştim biraz. Sarhoş falan değildim yalnız. Yastığı olanca gücümle yüzüne bastırsam belki işini bitirebilirdim. Mağdurdum. Haksızlığa uğramıştım. Saniyelerce yastık elimde öyle durmuş ve sonra gözyaşlarımla ıslatmak üzere yerine koymuştum. Sabah eşyalarımı toplayıp annemin evine gidecektim.
   Çantamdan hediyesini çıkartıp uzattım. Bunu yaparken 52. yaşı nedeniyle temennilerimi yazmadığımı ayrımsadım. Hediyesini Siftah’tan ambalajlanmış haliyle getirmiştim.
  ‘Sana bir şey aldım.’
  Tarık bendeki bir değişikliği fark etmişti. Bunu çözmeye çabalıyordu. Sanki bir şey dikkatini dağıtıyor gibiydi. Antetsiz beyaz kâğıdı önce elinde bir tarttı. Sonra aceleyle yırttı. Bibloya bakakaldı. Yüzünde ne yapacağını bilemez bir ifade belirdi.
  İçeride Tarık ve sevgilisinden başka beş kişi daha vardı. Sadece birini tanıyordum. Kendi gibi emlakçı olan liseden arkadaşı Feyyaz. Nefti renginde bluz giymiş, genç, kısa siyah saçlı bir kadınla sohbet etmekteydi. Arkası bana dönük olduğu için geldiğimi henüz fark etmemiş numarası yapması pek abartılı durmuyordu. Uzun boylu, siyah pantolon, siyah gömlek giymiş genç bir sarışın bir kadın taksitle aldığımız pahalı, beyaz divanımda oturmuş şarap içiyordu. Yüzünde ben burada ne yapıyorum ifadesi vardı. İki adam ayakta durmaktaydı. Biri krem rengi ceket, siyah pantolon giymişti. Orta boylu, güçlü yapılıydı. Yanında duran topluca, kısa boylu adam eliyle omuzuna dokununca başını tamam anlamına salladı. Gözleri kanlıydı. Daha saat on bir bile olmadan midesine epey alkol boca ettiği belliydi. Adamın hemen çekip gitmesi için özel bir neden var gibiydi. Bunun Tarık’ın dikkatini dağıtan şey olduğunu hissetmekteydim. Havada arızalı tansiyon sporları gezinmekteydi.
  Krem ceketli adam kapıdan çıkarken diğer kırmızı elbiseli kadına bir işaret yapmış olmalıydı. Kadın bakışlarıyla şimdi sırası değil sinyali yolladı.
  Bu sıradan haberleşme nedense eski kocamı inanılmaz derecede sinirlendirmişti. Tarık elindeki bibloyu adama doğru salladı ve “Ulan deyyuz, hâlâ siktir olup gidemedin mi?” dedi. Sonra bana döndü. Şalvarlı şeytancığı neredeyse burnuma değecek kadar yaklaştırdı. ‘Sen... Senin ne işin var burada? Söyle ha!”
  Ablak yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Daha önce defalarca dayağını yediğim biriydi, ama korkmuyordum. Sen davet ettin ya diyeceğim sırada bir gümbürtü koptu. Tarık’ın mor gömleğini delen bir kurşun kalbimin hemen altına saplandı. Öne doğru sarsılan iri cüssenin karnının üst kısmı kan içinde kalmıştı. Sancı şeklinde benim göğsüme sıçramış bir lekeydi sanki. İkinci kurşun boy farkımız nedeniyle şahsa özeldi. Tarık’ın alnı guguklu bir duvar saatinin kuş kapısı gibi açılıvermişti.
  Ziyaret saati öncesinde ifademi alan kadın polis kocamın müstakbel karısının güvenlik görevlisi olan sabık sevgilisi tarafından ruhsatlı tabancasıyla vurulduğunu söyledi. Adam partiye eski sevgilisi tarafından davet edilmişti. Bu kesinlikle Tarık’ın fikri olmalıydı. Güç gösterisi olarak sabık sevgililer de çağrılmıştı. Tarık aslında adamı sindirmeyi başarmıştı. Ben geldiğimde gitmek üzereydi. Sarhoştu, ama silah kullanmayacak kadar kendindeydi. En azından o gece. Gözlerindeki ifadeyi açıkça gördüm. Kıskanç ve ihtiraslı biriydi. Kadını Tarık’a mal etmezdi kolay kolay. Şalvarlı şeytancık iki adamı da baştan çıkarıverdi. Geri adım atarak az önce üstünden atladıkları mayına bastılar.
 Kol saatime baktım. 03.02. Yalnızım. Bu öğle üzeri oda arkadaşım taburcu oldu. Yerine kimse gelmedi. Annem, babam ve en iyi arkadaşım Nermin gece kalmak için çok ısrar ettiler. Onları buna gerek olmadığına güçlükle ikna ettim. Doktorların iki gün sonra evime gidebileceğimi söylemeleri de etkili oldu. İçinde resmim olan gazete solumdaki komodinin üzerinde duruyor. Kıskançlık can aldı başlığı ne kadar yanıltıcı.
  Mağdur olmak ağır eziyet. Kin haklılık zarfını aşındırarak delen asit. Zihinde dolanan şiddet fikri haklılık terazisinde ters dara oluyor. Yediğim kurşun elimde yastıkla yatakta kendinden geçmiş adamı seyrettiğim anların bedeli.
  O dükkân her sokakta mutlaka bir tane bulunan alelade bir işyeri. İçinde bazen biblo, bazen sabun, bazen de incik bocuk satılıyordur Allah bilir. İnsanın niyeti çevremizdeki uzayı uyarlıyor olmalı. O şalvarlı biblo bir çeşit niyet gerçekleştiricisiydi sanırım. Satıcı da her aynaya bakışımızda muzipçe ensemize üfleyen o kadim varlık.
  Kalan ömrümde asla o dükkânın olduğu yere gitmeyeceğim. Bağdat caddesinde tam o noktada Siftah adlı bir yer olmadığından eminim. Aynı noktaya iki kez yıldırım düşmez derler, ama ben batıl itikatlı biriyimdir. Eğer serinin ilkini almasaydım büyük bir ihtimalle şu anda size bunları anlatamayacaktım. Hiçbir güç artık adımlarımı o tarafa süremez.
   O beyaz divanlı ev ve bankadaki paracıklar Tarık’la hâlâ evli olmamız nedeniyle tekrar benim olacak. Eski anahtarlarım bir yerlerde duruyor. Adamımı iyi tanırım. Kilidi değiştirmediğine bahse girerim. Buradan çıkınca ilk işim evime gidip etrafa bir göz atmak olacak. O bibloyu bulamayacağıma da bahse girerim. Çünkü o sessizce yanan bir fitil gibi tekinsiz ve kimbilir hangi formda şu anda sizlerden birinin çantasında ya da torbasında durmakta.
                                                                           Çeşme, Ağustos 2010  
    

  

4 Mayıs 2017 Perşembe

KemSMS

  Ufuk Keskin elindeki telefona her an başka bir şeye dönüşmesini beklercesine bir tedirginlikle baktığının farkında değildi. Elinin ayasında büyükçe kapkara bir böceğin sayısız bacaklarını hissetmeyi beklemek çok berbat bir şeydi. Kalabalık bir kafede cıvıl cıvıl konuşan insanların arasındaydı. Bu cıvıltının üreticileri çoğu kız olmak üzere öğrenci tipli kimselerdi. Hemen hepsinin elinde telefon vardı. Bu durum Ufuk’u hem teskin ediyor, hem de aynı anda bir böcek ordusu tarafından saldırıya uğrama fantezisi üretmesine de neden oluyordu.
  Meyve suyundan bir yudum aldı ve son birkaç saattir belki de yirminci kez yaptığı şeyi yineledi. Yolladığı mesajların listesine göz gezdirdi. Dün, 15 Aralık Pazar günü toplam 14 adet SMS yollamıştı. Bunlardan dördü çok önemliydi. Önemli ötesiydi hatta. İnanılmaz bir meselenin kanlı canlı kanıtıydı. Dün 15.13’te 4 adet SMS yollamıştı. Berke Demirci, Nalan Keskin, Merve Toros ve Mahir Kadiroğlu. Listede bunlar dışındaki 10 SMS’in sadece ikisi 20.34’te yollanmıştı. Biri gelen bir SMS’e cevaptı ve bir kelimeden ibaretti.’Tamam!’ Diğer dokuz adet SMS gün ve akşam saatlerine dağılmıştı. En ateşli SMS’çi olduğu zamanlarda bile böyle bir şey yaptığını hatırlamıyordu. İnsan rekor kırmak istese bir dakika içinde belki on beş adet SMS de yollayabilirdi; ama ne yazacağını düşünerek, bazılarında karşındakini tiye almak ya da memnun etmek için uygun kelimeleri bulmak ve yazmadan önce o kimse tarafından yollanmış son mesajları bir kez daha okumak zaman isteyen bir işti.
  Berke Demirci yakın arkadaşıydı. Alsancak’ta öğle üzeri dört gibi buluşacaklar, bir kafeye takıldıktan sonra kız arkadaşı Merve onlara katılacak ve birlikte sinemaya gideceklerdi. Berke’nin şu sıralar bir sevgilisi yoktu. Ufuk zaman zaman çiftlerin yanında üçüncü kişi olarak kafelere, sinemalara gitmişti. Bu nedenle sevgilisiyle beraber bir yere gittiğinde yanında bazen üçüncü birisinin olmasından tuhaf bir hoşnutluk duyuyordu. Berke, Basmane’de oturuyordu. Randevusuna yürüyerek gelmesi onun uzun adımlarıyla taş çatlasa yirmi dakika sürerdi. Mesajına cevap gelmeyince Ufuk arkadaşını telefonla aramıştı. ‘Şuanulaşılamıyanlar’ beldesindeydi. Telefonu şarjı dolu olduğu halde birden susmuş ve ne yaptıysa yeniden çalışmamıştı. Saatler sonra başka bir telefonla arayıp haber vermişti.
  Merve Toros kız arkadaşıydı. Araları biraz limoniydi. O nedenle kızın gönlünü alacak yakışıklı bir metin düzmüştü. Kızdan gelen cevap bu akşam buluşma ve sinemaya gitme, sonrasında başbaşa film çekme planlarını berhava edecek nitelikteydi. Maalesef gelemeyeceğim. Migrenim azdı. Ağrı kesici alıp erkenden yatacağım. Sonra görüşürüz. Öptüm Aşkım. Kız telefonla aradığında regl ağrılarının üç gün önceden başladığını, başının çatlayacak gibi ağrıdığını anlatmıştı. Ufuk Merve’nin malum periyodu sancılı geçirmesine alışıktı. Kız bahane uydurmuyordu. Sesinde ağrı dünyasından acilen sıyrılma isteğinin tanıdık tınısı vardı.
  Nalan Keskin annesiydi. SMS’ine cevap vermeyince aramış ve telefonuna sesli mesaj bırakmıştı. Kadını o gece belki de eve gelmeyeceğini ve bir arkadaşında kalacağını bildirmek için aramıştı. Ufuk henüz on sekiz yaşındaydı ve erkek olmasına rağmen arkadaşlarda gece geçirmek izne tabiydi. Bu izin anne aracılığıyla daha kolay elde edilmekteydi. Kadın tam iki saat sonra onu aramıştı. Trafikte birisi arabasına arkadan vurduğu için hemen cevap verememişti. Polisin gelmesini beklerken diğer arabanın kadın şoförüyle ağız dalaşı yapmakla meşguldü. Ceza avukatı olduğu için annesi milleti sindirmeyi iyi bilirdi.
  Mahir de arkadaşıydı. Ertelenmiş bir borcu babasının tabiriyle o gün takdim edeceğini söylemişti. Alacağı elli liraydı. Kendisi de Mahir’den defalarca borç almıştı. Borç hukukları sağlamdı. Üstüne yatmazdı yani. Mahir SMS çekmemiş ve geri aramamıştı. Sonra akşam dokuz civarında telefon etmiş ve yemekten zehirlendiği için en yakın acile gittiğini, midesinin yıkandığını bildirmişti.
  Özetle geçen Pazar günü 15.13’te SMS yolladığı dört kişi mesajın çekildiği saatlerde migrene yakalanmış, arabalarına arkadan çarpılmış, telefonları nedensiz bir şekilde bozulmuş ve yemek zehirlenmesinden acile gitmek zorunda kalmıştı. Diğer saatlerde mesaj yolladığı hiç kimse bu tür vakalarla karşılaşmamıştı.
  Ufuk gibi matematiği iyi olan birinin bir gün önceki kayıtlara bakmaması mümkün değildi. 14 Aralık Cumartesi gün boyunca  toplam on bir SMS yollamıştı. Bunlardan sadece biri 15.13’te yollanmıştı. Sınıf arkadaşı Doruk’a ödünç verdiği 4 terabitlik hardiskini getirmesi için bir hatırlatma salvosuydu. Cevap yazmamasını önemsememişti. Dağınık bir tipti. Sık sık yanına telefon almayı unutarak çıkardı evden. Pazartesi günü sınıfta görecekti nasıl olsa. Pazartesi günü okula gelmeyince telefon etmişti. Evdeydi. Cumartesi günü yolda yürürken sol ayak bileğini burkmuştu. Doktor bir hafta evde oturmasını öğütlemişti.
  Bir sonraki adım bu vakaların meydana geliş saatlerini araştırmak olmuştu. Ufuk’un çektiği SMS ‘Start’ sinyali olmuştu. Merve migren atağı için ‘Sabahtan hafif belirtisi vardı’ diyordu, ama üç sularında azmıştı. Annesine çarpan araba için trafik polisinin tuttuğu rapora kaza saati 15.15 olarak yazılmıştı. Mahir ‘Üçü biraz geçe rahatsızlandım’ şeklinde anlatmıştı zehirlenme olayını. Doruk da o saatlerde ayak bileğini burkmuştu. Berke’nin ifadesi en müthiş olanıydı. Ufuk’un SMS sinyalini duyunca masanın üzerinde duran telefonunu almış ve mesajı okumak için tuşa basmıştı. Bu basışla aparat bir daha çalışmamak üzere bozulmuştu. Tam 15.13’te. Şakayla ‘Lanet olası SMS’in sayesinde yeni bir telefonum olacak’ demişti. Babası oğluna acilen yeni bir telefon alacağına söz vermişti. Halinden memnundu.
  Ufuk kayıttaki bütün SMS’leri kontrol ettiğinde çok ilginç bir şey bulgulamıştı. Kendisi 15.13’te SMS çekmeye 14 Aralık 2013 tarihinde başlamış gibiydi. Daha önceki SMS saat kayıtlarında 15.13’te çekileni yoktu. Buna en yakın saatler 15.11, 15.16 falandı. 15.12 ve 15.14 saatlerinin de olmaması çok ilginçti. 15.13’te bir iş vardı ve bu yılın en kısa günü bir milattı. 
  Ufuk dün 15.13’te bir test daha yapmış ve tek bir SMS yollamıştı. Sezer adlı sınıf arkadaşının abisi Serdar’a. Uzun boylu, kalın cüzdanlı ve yakışıklıydı. Okula erkek kardeşini almaya cam göbeği renkli spor BMW arabası ya da eski ama çok bakımlı olan Harley Davidson motoruyla geliyordu. Genç iş adamıydı. Yirmi üç yaşındaydı. Milyonerdi. Magazinlerde bile fotoğrafları çıkıyordu. Bütün bu hususiyetler bir arada çok baştançıkarıcıydı. Tanıdığı kızların hemen hepsi çevresinde pervaneydi. Serdar, Merve’nin eski sevgilisiydi. Daha acımasız jargonla söylenirse Merve, Serdar’ın kısa kullanım listesindeki kızlardan biriydi. Ufuk’un içinde haset kaynatan bir tipti. Acayip gıcıktı bu kendini beğenmiş tipe.
  Ufuk Keskin’in elinde üç gündür çok özel bir aparat vardı. 15.13’te Serdar’a çektiği SMS yüzünden delikanlı şu anda hastanedeydi. Motoruyla kaza yapmıştı. Üç civarı deniyordu, ama 15.13 olduğu çok açıktı. Yanlış sollama. İki kaburga kırığı, beyin sarsıntısı ve yarım düzine morluk. Durumu iyiydi. Yarın Ufuk izin verirse hastaneden çıkacaktı. Saat 14.51’di şu anda. Birazdan çekilecek bir SMS’le hastanede kalışı uzayabilirdi.
  Ufuk Keskin aşmıştı. Seçilmiş biriydi. Elinde harika bir silah vardı ve kitlesel olarak kullanmadıkça, yani grup SMS yollamadıkça kolay kolay kimsenin dikkatini çekmezdi. Delikanlı 15.13 olayını keşfettiğinden beri bir adrenalin denizinde yüzüyor gibiydi. Kaslarında efori vardı. Kendini inanılmaz derecede enerjik hissediyordu. İştahı da kesilmişti. Soğuk ve sıcak içecekler içerek bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu.  SMS çektiği kimseler kazaya uğrar ya da başlarına bir şey gelirse sonunda dikkati çekerdi. 15.13 silahını sonsuza kadar kullanamazdı yani. Adını kullanmasa bile paçayı ele verebilirdi bu zamanda. Demek ki sınırlı bir kullanım söz konusuydu. Belki kullanabileceği SMS adedi önceden sınırlanmıştı.  Şu ana kadar 6 adet SMS kullanmıştı. Şarjörde kaç mermi vardı bilmiyordu. İçinden bir ses 1000’den fazla diyordu. 7 adet te olabilirdi tabii. Ardında da son kurşun anıtı dikerdi anılarına.
  Ufuk iPhone’unu kabanıyla birlikte çamaşır makinesinde yıkayınca elindeki Nokia’ya kalmıştı. Sekiz aydır bu ikinci el aparatı kullanıyor ve daha gaddar bir model için para biriktiriyordu. Kasada yeterli cukka birikmişti. Ne zaman istese yeni bir modele sahip olabilirdi. Elindeki cihaz dört yıl öncesinin modeliydi. Bir arkadaşından 150 liraya almıştı. Gizil güç bu aparata has olamazdı. Çünkü arkadaşı bu telefonu iki buçuk yıl boyunca kullanmıştı.  Özel bir durum olsa belli olurdu. Ayrıca satmazdı da.
  Ufuk bilim kurgu filmleri tiryakisiydi. Delikanlı daha çok yönlendirilebilen bir manyetik alan hayal ediyordu. Aparat önemli değildi. Beyin dalgalarının yapısıyla ilgili bir sonuçtu belki. Seçilmiş olmak önemliydi yani. Bu nedenle böyle bir vakada baş rolü oynamak başdöndürücü bir deneyimdi. Bir çeşit megalomani yaratıyordu.
  Bu hal sezgilerinin ikazlarına kulak vermesini zorlaştırıyordu. İki ikaz tonu mevcuttu. Birincisi,’Böyle bir süper kullanımı sana neden versinler? Ya bunun bir bedeli varsa? Ya sen çok sofistike bir test için kullanılan bir deneksen?’di. İkincisi ise ‘Sen üçle beşle kendini sınırlayamazsın oğlum. Sonunda yakayı ele vereceksin. Belki kazaya uğrayan biri ölür gider. O zaman cinayet suçuyla yargılanacaksın.’
  Ufuk’un vicdanı cızırdıyordu. Serdar dahil herkes için üzülüyordu, ama aldığı karar özellikle Serdar için hiç içaçıcı değildi. Delikanlının kararı basitti. Birazdan tam 15.13’te 3 adet SMS’çik çekecek ve bir daha 15.13 hattını asla kullanmayacaktı. İradesi güçlü biriydi. Evden gizli içtiği sigarayı kolayca bırakabilmişti bu sayede. Bunu da başarırdı. Evet, birazdan 3 adet SMS çekecekti. Bunların hepsi de hastanede yatan Serdar için olacaktı. Merve yüzünden. Kızın durmadan Serdar’ın hayran olduğu bir özelliğinden bahsetme huyuna çok gıcıktı.  Başka şeylere de. Merve’yle Serdar’ın bazı yazışmalarını görmüştü raslantıyla. Kız her defasında adama ‘Aşkııım’ diye hitap ediyordu. Üç adet I ile. Ufuk’a ise tek şeritli Aşkım’ı tahsis etmişti. 3K,  Kısa Kullanım Kızı sözcüğünün dilinin ucunu gıdıkladığı anlar geçirmişti. Bu sözcüğü tek bir kez telaffuz etse kız onu anında bırakırdı. Merve hoş ve alımlı bir kızdı. Delikanlı için prestij kaynağıydı. Kızı şimdi kaybetmek istemezdi. Yerine daha havalısını ikame ettiğinde ancak. Böyle şeyleri düşünmek içinde öfke kaynatıyordu.
  Belki 4 adet SMS çekecekti birazdan. Biri Merve’ye, diğer üçü Serdar’a. Sonra paydos. Bu işi bırakacaktı. Tıpkı nikotinin çekiminden kurtulduğu gibi sorunsuzca.
  Ufuk kötü biri değildi. Migrenin Merve’nin üst katını iyice uçurmasına üzülecekti. Serdar’ın başına gelecek şeyler için de. Hatta yapmadan da üzülüyordu, ama kendini engellemesi mümkün değildi. Parmağı tetikte, avı namlunun ucunda hissetmenin sarhoş edici bir yanı vardı. Gücün ahlaksız yanı denen şey bu olmalıydı.
  Mesanesindeki basınç artınca elindeki aparatı masanın üstünde bırakarak tuvalete gitti. O kadar olağanüstü bir şeyi arkada bıraktığının farkında değildi. Zihni planına aşırı odaklanmıştı. Tereddütleri vardı. Belki aparatın vaadettiği güçten nikotinden olduğu kadar kolaylıkla vazgeçemeyecekti. Kendini dünyanın önemli liderlerine tebrik mesajları çekiyor hayal etti. Kim şüphelenirdi ondan. O bir dakikaya kimbilir kaç mesaj sıkışmış olurdu. Tabii bir de bu tür kimselerin telefon numaralarına erişim sorunu vardı. İşin bu tarafı yaştı, ama hayali gayretliydi. ‘Bir yolu bulunabilir’ diyordu. En iyisi aparatta sınırlı bir kullanım olması ve sonra istese de ‘15.13 Şer Hattını’ açamayacak hale gelmesiydi.
  Tuvalet tenhaydı. Pisuara arka arkaya içtiği kahve, çay, meyve suyu ve diyet kolayı çıkartırken birden telefonunu masada bıraktığını hatırladı. Panikle toparlandı. Külodundaki ıslaklığa aldırış etmeden tuvaletten çıktı. Dar holü geçti ve oturduğu masaya baktı. Bir şişe, yarısı sarı bir sıvıyla dolu uzun bir bardak ve mönü kartı görebildi. Yaklaştı, telefonu masada yoktu.
  Hemen yakındaki masada oturan liseli tipli iki kız telaşlı halini süzüyordu. Onlara telefonunu sordu. Kızlar omuzlarını silkti. Ufuk etrafına baktı. Bütün müşteriler bu işin içinde olmadan biri kimseye çaktırmadan telefonunu cebine atamazdı kolay kolay. Yine de aparat ortalıkta yoktu. Eğilip masanın altına bir göz attı. Haliyle bir şey göremedi. Doğruldu ve etrafına bakındı. Garson kız yanına gelince ona durumu anlattı. Kimse bir şey görmemişti. Ufuk’un tuvalette bulunuş süresi taş çatlasa iki üç dakikaydı. Onun yokluğunda oturanlardan hiç kimse yerinden kalkmamış ve içeriye yeni bir müşteri gelmemişti. Boyama sarışın, yorgun yüzlü, hafifçe Beyonce’yi andıran kız bundan çok emindi.
  Ufuk ‘Şeytan aldı götürdü, satamadı getirdi’ diye düşündü. Babaannesi küçüklüğünde bir şeyini yitirdiğinde böyle söylemesini öğütlerdi. Sezgileri aparatı kim aldıysa onu çoktan okuttuğunu fısıldamaktaydı. Millete daha fazla tuhaf sahne garnitürü olmamak için kızdan hesabı istedi.  

*

  Ufuk parmağıyla telefonunun ekranına dokundu. Yine aynı kafedeydi. Öğlenden sonra olduğu için masalar silme doluydu. Aradan tam tamına on gün geçmişti. Telefonunu yenilemişti. Samsung Galaxy S4’üyle mutluydu, havası yerindeydi, ama aparatın 15.13 hattı kapalıydı. Sekiz günde üçü on üç geçelerde çektiği SMS’ler bir sorun yaratmamıştı. Yirmi biri Serdar’a, altısı Merve’ye olmak üzere toplam yirmi yedi SMS çekmiş, tek bir sonuç alamamıştı. Bir sonuç vardı tabii. Serdar kibarca, ‘Beni lütfen bir daha rahatsız etme’ yazmıştı. Merve de, ‘Dilinin altında bir şey mi var senin?’ diye sormuştu yolladığı sudan mesajlar nedeniyle.  
  Bu arada Serdar hastaneden taburcu olmuştu. Havalı hayatına kaldığı yerden devam ediyordu. Merve migreni ancak beş günde atlatabilmişti. Doruk’un topallaması belli belirsiz olsa da sürüyordu. Kendisine ait muazzam bir eser erozyonla yok olup gidiyor gibiydi. Yakında hiç izi kalmayacaktı.  
  Ufuk bir yanıyla 15.13 hattının bahşettiği gücü özlüyor, diğer yandan millete vereceği zarar sınırlı kaldığı için haline şükrediyordu. Belki ileride bu hat yine açılırdı. O zamana kadar  Ufuk üzerine çok düşünmüş taşınmış olacağı için oyuna böyle çocukça bir şekilde kapılmazdı. Delikanlı bunları düşünürken telefonu ‘Mesaj var’ sinyali verdi.
  Aparatı alıp baktı. Bir anda tüyleri diken diken olmuştu. Mesajı yollayanın ismi Ufuk Keskin’di. Saatine baktı. 15.13’tü. Parmağının ucu ekrana birkaç milimetre kala durakladı. Az kalsın dokunmatik süreç çalışacaktı. Parmağının ucunda açılmak için sabırsızlanan hattın yarattığı karıncalanmayı hissediyordu.
  Ufuk aparatı anorağının sağ cebine koydu. Hesabı ödeyip çıktı. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde yürürken kulakları uğulduyordu. Bu ne demekti? Bir Ufuk Keskin daha mı vardı? 15.13’ün sırrını bilen? Paralel evrenler kesin kanıtlana kadar onun için sadece öykü ve filmlerde mevcuttu. Kendini göstermekten sakınan utangaç hortlaklardan tırsma yaşını geçmişti. Ufuk elle tutulan şeyler dünyasının çocuğuydu. Bu Kem gözlü SMS işi her neyse kendi biricik beyin evreninin mamulatıydı. Ona bir adet bombalı SMS yollanmıştı. Bu açıktı. Kendi adının kullanılması tali bir öneme sahipti. Esas nokta hedef olarak seçilmesiydi.
  Açsa, okusa tıpkı annesi, Merve, Serdar ve Berke’nin olduğu gibi başına bir iş gelecekti. Beklenmedik bir kaza, pizza motorunun çarpması, felç geçirmek, beyin kanaması, ard arda içtiği gazlı içeceklerin midesini parçalaması gibi durumları hayal etti. Telefonun çalınması olayı daha bir gizem kazanmıştı diğer yandan. Birisi defterini dürmek istiyordu besbelli.
  Parmaklarıyla cebinin üstünden telefonuna dokundu. Sonra kol saatine baktı. 15.21’di. Yarına kadar sorun yoktu. Yarın tam 15.13’te bir SMS alacaktı. Sonraki günde de. Daha sonraki günler de. Ta ki, açıp mesajın içeriğini okuyana dek. On yıl, yirmi yıl, yaşı elverse elli yıl sabırla bekleyecekti bu kurgu. Hergün bir kez kapısını çalacak ve içinde uyanan öfke, merak karışımının bumlamasını bekleyecekti.
  Ufuk sol eliyle gözlerindeki yaşları sildi ve etrafındaki insanları sıradan sorunlarla halleştiği için kıskandı. Bir şeyi çok iyi idrak etmişti. Hergün 15.13’te gelecek olan SMS’leri geri kalan ömründe hiç açmaması mümkün değildi. Yarınkine bile dayanabileceği şüpheliydi. Parmağıyla şöyle bir dokunacak ve sonrasında ne olacaksa olacaktı.
  İçini çeke çeke yürüdü. Kordon’a çıktı. Hava soğuktu ve ortam biraz pusluydu. Karanlık çabuk sökecekti. Bir şey çok kelekti. ‘Belki yarın 15.13’te SMS gelmeyecek. Bu tek kerelik bir cinnet. Bu iş kapanıp gidecek’ düşüncesi içinde minicik te olsa bir umut ışığı yakmıyordu. Çok tuhaf bir hissiyatı deneyimliyordu. Şimdi gökyüzünde belirecek olan dev bir UFO’yu hayal edebiliyor, ama bugünkü SMS atağının bir kerelik olduğunu varsayamıyordu. Babaannesi arkadaşlarına sık sık ‘Müzmin bronşitim var’ derdi. Bugünkü SMS’te böyle kronik bir yapı vardı. Sezgileri var gücüyle bunu söylüyordu.
  Yirmi üç saat otuz dokuz dakika göz açıp kapayana kadar geçecek ve kapısı bir kez daha çalacaktı. Ve Ufuk kapıyı açıp şöyle bir bakacaktı. Nasıl olsa işin içinde ölüm yoktu. Kapıyı açacak, on gün önce Merve’ye ve Serdar’a yollamayı düşündüğü dört adet SMS’in yükünü bir arada karşılayacaktı. Sonra?
  Sonra da bu mesele bitecekti inşallah.  
                                                                                                                           Balçova – Aralık 2013 


1 Mayıs 2017 Pazartesi

MasaQ (öykü)



    “Bu… Bunlar eski kurşunlar. Belki şey olmaz.”
  Genç kadının iri yeşil gözlerindeki yabansıl ışıma birkaç ton koyulaşmıştı birden. Rujsuz kırmızı pembe olan kiraz dudakları aralıktı. Böylesine güzel bir yüzü sinema perdesinde bile görmemişti. Neredeyse insandışı bir albeni diyeceği geliyordu. 
  “Olacak. Haydi.”
  Yeni Selma kumral saçları, parlak teniyle muhteşem bir kadındı, ama Hayri’de takat kesici bir korku uyandırmaktaydı. Hayri’nin işaret parmağı sağ şakağına dayadığı tabancanın tetiğine yaptığı baskıyı artırdı. İradesi hâlâ ‘yapma’ diye feryat etmekteydi.
  “Haydi dedim.”
  Selma sol elinde metal kısmında tırtıklar olan bir bağ bıçağı tutmaktaydı. Karnına yirmi santim mesafede duruyordu. Sağ eliyle de Hayri’nin tabancayı tutan elinin bileğini kavramıştı. Kendisi oturur durumda olduğu için kadının diri memeleri omuzuna değmekteydi. Süründüğü parfüm burnuna doluyor ve adeta durumun dehşetini asgariye indirmeye çabalıyordu. Kadının narin fiziğiyle ters orantılı bir güçle mengene gibi kavradığı bileğine rağmen Hayri’nin içinde hâlâ ‘Buradan dönülebilir mi?’ sorusunun lambası sönmemişti. 
  “Haydi yoksa sana bir mide operasyonu yapmak zorunda kalacağım.”
  Hayri çaresizlikle iç geçirdi ve tetiği çekti.
 “Klik!”

*
 
  Masa 78 santim eninde, 128 santim boyunda tahtadan bir letafetti. Suluboya resim yapan rahmetli babasının sıcak kahverengi dediği renkteydi. Yüzeyi kullanılmışlık ışıyordu, ama tahtanın mukavemeti yerindeydi. İnce denebilecek bacaklarına rağmen kunt bir duruşa sahipti. Hayri masaya bir görüşte vurulmuştu. Şanslıydı. İnsan sarrafı satıcı bu love at first sight tescili ânını ıskalamıştı. Bir kadın müşteriye estetikten nasibini almamış kofti bir sandığı kakalamaya çalışmakla meşguldü. ‘Sade ve sıcak. Yılların ceremesine dayanmış’ cinsinden mürekkep yalamışlık kokan bir profesyonellikle öğretmen emeklisi tipli, şişmanca kadını tava getirmek üzerindeydi. 
  Masanın üstünde flasterle bir kâğıt tutturulmuştu. Üzerinde ‘MasaQ 340 Lira’ yazılıydı. Q hariç diğer harfler siyah keçe kalemle yazılmıştı. Q tükenmezle, muhtemelen bir müşteri tarafından sonradan eklenmişti. Yeni Türk lirası işareti yerine ‘Lira’ yazılmasında eşyanın eskiliğini pekiştiren bir taktik gizliydi sanki.
  Kadın ‘bir düşüneyim’ deyip gidince sarıya yakın ela gözlü adamın ilgisi üzerine yöneldi. Uçuk mavi yazlık pantolonun üzerine siyah tişört giymişti. Kır saçları neredeyse üç numara kesilmişti. Dudakları çizgi gibi duran, küçücük burunlu, kopça gözlü, soluk tenli biriydi. Orta boylu, iddiasız bir fiziğe sahipti, ama tuhaf bir etkileyiciliğe sahipti. Elleri becerikli bir hokkabazın her an bir numara yapmasını beklemek gibi bir şeydi bu hissiyatı. Sanki adam önce boş avuçlarını gösterecek, sonra da bir hamlede Hayri’nin burnundan altın bir sikke düşürtecek ya da pantolonunun sol cebindeki kâğıt mendil paketinden minik bir timsah yavrusu çıkartacaktı. Kendisini de, bir tabelası olmayan bu dükkânı da ilk kez görüyordu.
  Hayri Balçova’da oturuyordu. Alsancak’a pek sık gitmezdi. Talat Paşa Bulvarı’na açılan bu sokağa adımını atmayalı en az beş yıl geçmiş olmalıydı. Eski bir arkadaşını hastanede ziyaretten gelmişti. 169 numaralı otobüstte oturarak gitmek için Talat Paşa üzerindeki duraklardan birine doğru yürürken Hocazade Camisinin önünden geçmek yerine bu yolu yeğlemiş ve kelimenin tam anlamıyla MasaQ tarafından alıkonmuştu.
  “340’tan bir kuruş aşağı olmaz.”
  Hayri’nin fiyat kırma hamlesi bir anda çelinmişti.
  “Biraz fazla değil mi?”
  Adamın gülümsemesinde ağa yakalanmış sineğe bakan bir örümceğin sevimliliği vardı.
  “Yüz küsur yaşında, iyi bakımlı bir masa.”
  Hayri başını salladı. “Doğru, ama biraz tuzlu.”
  “Bu tür eşyaların fiyatı asla gerilemez. İstemezseniz 500’e elinizi öpene satarsınız. 700’e bile belki. Biraz sabırla.”
  Hayri o kadının az önce yaptığı gibi, ‘Bir düşüneyim’ sözcüğünü bir türlü fiiliyata geçiremedi. İçini çekti ve “Peki.” dedi. “Allah bilir kredi kartı da geçmiyordur burada?”
  Adamın gülümsemesi birazcık genişledi ve “Leb demeden leblebiyi anlıyorsunuz.” dedi. “Bu arada transportun ücretsiz olduğunu da belirteyim.”
  Hayri’nin cebinde tam 345 lira vardı. Normalde üzerinde nadiren yüz liradan fazla para bulunurdu. Bu para stok parasıydı. Mucizevi bir şekilde bir tanıdığına verdiği borcu tahsil etmişti. Bu meblağ ile içki stoklama planı olan otuz altı yıllık karısı Selma evde canına okuyacaktı.

*

  “Adamın ismi Salih Keserci unutma. Ben yokken gelirse. Haftaya bugün öğle üzeri üçte gelip masayı alacak. Yeni eve taşınıyormuş. Badana varmış. O yüzden bugün almadı. Satıcı haklıymış. Adım tık demeden 700’ü hemen kabul etti. 200’ü de kapora olarak verdi.”
  Hayri, masayı sattıkları için nedense üzülüyordu. 360 lira kârın kaç şişe bira ve sigara paketi edeceğini düşünmek bunu hafifletmiyordu. Sevmişti kullanılmış tahta düzeyin eline yaptığı etkiyi.
  Evvelsi gün masayı eve getirdiğinden beri karısı başının etini yemişti. Şimdi siyah taytı ve mor tişörtüyle deniz anası gibi beyaz divana kurulmuş sigarasını tüttürüyor ve birasını yudumluyordu. Sehpanın üstünde yarısı boşalmış çerez tabağı, daha yeni açılmış bir bira şişesi durmaktaydı. Televizyon kapalıydı. Az önce Yalan Dünya’nın en yeni bölümünü izlemişlerdi. Karısı hastasıydı. Kahkahalarla gülerdi bazı esprilere. Hayri de ara sıra kendini kaptırır ve bol bol sırıtırdı.
  “Paranın geri kalanını aldıktan sonra bu tür işe mi girsek acaba?”
 Karısının gözlerinde ‘kârlı ticaret’ bakışları belirmişti. Selma altmış üç yaşındaydı. Bir yıl kadar önce son kez tartıldığında doksan altı kiloydu. O günden bu yana uzun aralarla birkaç gün süren diyetler yapmasına rağmen şu anda çoktan bir kentali aşmış olmalıydı. Astımı ve  şekeri vardı. Troid bezi iyi çalışmıyordu. Altı ay önce bir kalp krizi geçirmişti. Doktor şiddetle yasaklamasına rağmen hâlâ günde üç paket sigara tüttürüyor ve ortalama iki litre bira tüketiyordu. Annesi, ablası ve yegâne arkadaşı Betül’ün rica ve tavsiyeleri işe yaramamış, Selma içki ve sigaranın yanına Citolixin tabletleri almaya başlamıştı. ‘Bana baskı yaparak depresyonumu azdırdılar’ demişti. Neyse ki, bu aralar küstüler. Yoksa Selma hapların dozunu artıracaktı.
  Karısının ruh halini iyi kavrayan Hayri kadının yokuş aşağı kayma tutkusunu anlıyordu. Bu konuda tek kelime etmezdi. Bu çok yerinde bir taktikti. Selma’yı hiçbir şey yolundan alıkoyamazdı. Çabalar boşunaydı. Ayrıca vaaza başlarsa acilen başka bir ev araması bile  gerekebilirdi.
  Hayri sigara içmezdi, ama rakıya ve biraya hayır demezdi. Bu rakılar, biralar ve sigaralar ciddi bir gider kalemiydi. Selma her hafta en az bir giysi almadan ve kuaföre gitmeden duramazdı. Alışveriş ve ardından kuaför sinirlerini yatıştırıyordu kendi ifadesine göre. Alt düzeyden de olsa ikisi de emekli maaşına sahipti. Oturdukları doksan metre karelik ev kendilerinindi. Çocukları olmamıştı. Arabaları yoktu. Buna rağmen ancak geçiniyorlardı. Masaya verilen lüzumsuz para tütün ve alkole yatırılması gereken meblağa indirilmiş ağır bir darbeydi. Neyse ki, yorgan gitmiş ve kavga bitmişti. 
  Hayri kârlı satışın şerefine bir küçük rakı devirmiş ve üzerine bir buçuk litre bira içmişti. Kafası iyiydi. Gri hücreleri o durumda bile çalışıyordu. Tek defalık bir şanstı bu. Yeni bir işe girişmeye hiç niyeti yoktu.
  “Bu defa şansımız yaver gitti. Bir sonraki işte bakarsın zarar ederiz.”
Karısı hak verir şekilde başını salladı. Tek hamlede yaptığı kârın heyecanı yitip gitmeyecekti ama. Şimdi üstelemeyecek, yarın bu bahsi ayık kafayla bir daha açacaktı. Sonra bir kez daha.
  “Koy bi Zeki Müren haydi.”
  Bu bir çeşit ödüldü. Karısı çektiği zılgıtın telafisi olarak kıyak yapıyordu. Esas kıyak bu akşam hiç üşenmeden hazırladığı yaprak dolmasıydı. Harika olmuştu. Hayri iflah olmaz bir Zeki Müren hastasıydı. Kalkıp büfenin en alt çekmecesinde duran CD’lerden birini seçti ve yine büfenin üzerinde duran eski CDçalara yerleştirdi. Laptopları tamirdeydi. Yoksa bu işi Bay Youtube’a devredecekti.
  ‘Koklamaya kıyamam, benim güzel manolyam.’
  Kadının alkolden baygın yeşil gözleri, altlarındaki torbacıklar, üstlerinde abartılı kaş kalemi izinin ortasında sevgiyle ışıdı.
  Hayri, Selma’yı on dokuz yaşında görmüş ve vurulmuştu. Kendisi o sırada yirmi iki yaşındaydı. İki yıl sonra evlenmişlerdi. Kadınına ‘Manolya’ lakabını takmıştı. Selma o yıllarda bu sözcükten çok hoşlanırdı. Bu beş yıl kadar sürmüş ve sonra giderek kadının bu söze olan ilgisi sönmüştü. Bir manolya ağacı kaç yıl yaşardı bilmiyordu, ama onlarınki çok kısa ömürlü olmuştu.  

*

  “Vay canına. Vay canına.”
  Hayri masanın üzerindeki maydanoz demetine bakarken içi soğumuştu. ‘Soğuk mucize’ düşüncesi geçti aklından. Bu masa sihirliydi. Açık delili bu maydanozdu. Dün gece yatmadan koyduğunda rengi parlaklığını yitirmiş durumdaydı ve pörsümüştü. Şimdi az önce topraktan çıkmış gibi dipdiriydi. Buram buram maydanoz kokuyordu.
  Masa birara misafir odası gibi kullandıkları odada bir yığın ıvırın ve özellikle zıvırın ortasında duruyordu. Hayri evvelsi gün elinde dolu su bardağıyla ardiye gibi kullandıkları odaya girmiş ve bardağı masanın üzerinde unutarak çıkmıştı. Gece bir şey aramak için tekrar odaya geri geldiğinde bardağı fark ederek almıştı. Susamıştı. Mutfağa götürecek ve suyu dökerek yenisini dolduracaktı, ama bir hissi kablel vukuyla bardağı ağzına götürdü. Su nefisti. Bir yudum daha içti. Çok uzun zamandır bu kadar iyi kaliteli su içmemişti.
  O sırada kafası bayağı iyiydi. Masa ve suyun kalitesini yenilemesi arasındaki ilişki zayıf bir rabıta kurmuştu zihninde. Ertesi gün mutfakta salata yapmak için sebzeliği açıp pörsümüş maydanozu görünce bu hat yeniden güçlenmişti.
  Hayri kolundaki saatine baktı. 03.31’di. Kafası acayip iyiydi. Akşam içkinin dozunu iyice kaçırmıştı. Bir küçük rakının üstüne cila olarak bir litre bira devirmiş, bu da yetmiyormuş gibi biraya cila olsun diye de bir kenarda duran nane liköründen üç dört kadeh içmişti. Gece yatakta tuhaf rüyaların ardından dehşetli susamış olarak uyanmıştı. Susuzluğu masanın üstünde harika bir tat kazanan suyu, o da test için bıraktığı maydanozu hatırlatınca susuzluğunu unutarak odaya dalmıştı.
  Hayri elindeki dipdiri maydanozla yatak odasına daldı. Işığı açtı. Az önce karısını rahatsız etmemek için karanlıkta kalkmıştı. Karısı sırt üstü yatıyordu. Üzerinde turuncu bir gecelik vardı. Ağzı açıktı. Dört yıl önce yaptırdığı beyaz dişleri görünüyordu. Gözleri yarı aralık olmasa nefes almadığını hemen fark etmezdi. Yatağı ayak ucundan dolaştı. Parmağıyla kadının şah damarını kontrol etti. Selma ölmüştü. Kimbilir saat kaçta hem de. Yanında ölü karısı rüyalar görerek yatmıştı.
  Hemen ambulansa, polise, Selma’nın ablasına telefon edilmeliydi. Bunları hangi sırayla yapması gerektiğini düşünürken telaşla yatağın üstüne fırlattığı taptaze maydanoz demetine ilişti gözleri. Aklına gelen şeyden korktu önce. Soğuk bir fikirdi. Sıcak bir sonuç verebilirdi ama. Belki ayık olsa asla yapmayacağı işe girişti.
  Yüz iki buçuk kiloluk birini yataktan indirip diğer odadaki masanın üstüne çıkarmak kolay bir iş değildi. Hayri birkaç işe girip çıktıktan sonra yirmi bir yıl boyunca mahkemelerde mübaşirlik yapmış ve o işten emekli olmuştu. Aklının koridoruna çıkıp ‘Buna bir çözüm bilen var mı? O gelsin.’ diye bağırdı. Öyle biri vardı.
  On dakika sonra karısı küçük bir kilimin üstünde yerde çekilerek odaya getirilmişti. Yataktan iterek kilimin üstüne düşürdüğü için yüzükoyun yatıyordu. Uzun turuncu geceliği kalçalarına kadar sıyrılmıştı. Beyaz külodu görünüyordu. Şimdi bütün iş bu kütleyi masanın üstüne çıkarmaktı. Hayri altmış altı yaşında, bir yetmiş iki boyunda, yetmiş kilo ağırlığında biriydi. Güçlü biri değildi, ama pratik zekâsı harlıydı. Kadının koltukaltlarından tutarak kaldırdı ve çevirdi. Sonra çekerek duvara dayadığı sandalyede oturur hale getirdi. Masayı da uygun konuma getirmişti. Sonra önden sarılıp biraz kaldırdı ve kündeye düşürür gibi masanın üstüne devirdi. Buraya kadar iş kolay gitmişti. Nefesi biraz sıkışmıştı o kadar. Sonraki beş dakikada birkaç kez neredeyse vazgeçecekti. Masa göreceli olarak küçük olduğundan karısının bedenini bir türlü ortalayamıyordu.
  Cesedi yere düşürürse bu iş burada biterdi. Karısını kilimle tekrar yatak odasına sürüklediğini ve yatağa yatırdığını hayal edince kaslarındaki güç son kez kükredi ve sevgili karıcığının ağırlık merkezini masanın ortasına getirmeyi başardı. Koltuk altlarından çekerek başını iyice kenara yaklaştırdı. 1,55 boyundaki gövdenin sadece baldırları dışarıdaydı şimdi. Kadının yarı aralık gözlerinin tam açılarak yüzünde belirecek hayreti bekleyen yanı etkindi hâlâ. Saniyeler aktı gitti, öyle bir şey olmadı.
  Hayri kadının kollarını göbeğinde topladı. Nefes nefese kalmıştı. Biraz kendisini toplayınca kilimi rulo yapıp aldığı yere koydu. Odanın ışığını söndürdü ve dışarı çekti. Terlemiş ve yorulmuştu. Buzdolabından bir bira alıp içti. Sonra bir tane daha. Sabah beş civarında oturma odasındaki divanda sızdı kaldı.
  Uyandığında baş ucunda kumral bir afet durmaktaydı. Selma’nın yıllardır şişmanlıktan giyemediği bordo eşofmanını giymişti. Selma’nın gençliğine benzeyen, ama fizik güzellik olarak onu kat kat aşmış bir genç kadındı. Yirmi başlarında görünüyordu ve beyninde Selma’nın yaşamında kaydettiği tüm bilgiye sahipti. Hayri korku, sevinç, dehşet ve umut hislerinin kokteyliyle sarmaş dolaş kadınla meseleyi enine boyuna irdeledi.
  Yeni Selma, eski Selma’nın ölerek bu mertebeye yükseldiğini, kendisinin de acilen bunu yapmasını istiyordu. Hayri masanın yarattığı mucizeyi gözüyle görmesine rağmen ölmek istemiyordu. Korkuyordu. Deist olmasına rağmen şeytan tarafından çarpıldıklarını düşünüyordu. Diğer yandan karısının cesedini masanın üstüne koyan kendisiydi. Her şeyi o başlatmıştı.
  Yarım saat dolmadan Hayri bir şeyi anlayacaktı. Yeni Selma sadece güzel ve seksi değildi. Çok zeki ve inanılmaz bir kas gücüne sahipti. Ona karşı direnmesi mümkün değildi. Çoraplı ayaklarla kapıya doğru hamle ettiğinde bunu test etmişti. Kadın yerini çoktan unuttuğu babadan kalma Smith and Wesson’u eline tutuşturduğunda o masayı aldığına çok pişmandı. Korkudan hoşafın yağı kesilmiş durumdaydı.  Az önceki itiş kakış sırasında donuna azcık çiş kaçırmıştı.

*
  “Klik!”
  “Gördün mü bak.”
  “Çek tetiği bir daha. Çabuk.”
  Hayri korkudan iradesi uyuşmuş durumda tetiği çekerken Masa kelimesine eklenmiş Q’nun anlamını düşünmekteydi.
  “Klik!”
  İkinci ‘Klik!’beklediği etkiyi yapmış, kadının Hayri’nin bileğini kavrayan eli çözülmüş ve bıçak karnından biraz uzaklaşmıştı. Hayri kaybedecek bir şeyi kalmayan kimselere has bir soğukkanlılıkla tabancayı kadının güzel yüzüne çevirdi. “Allahın kayrası üçtür.” dedi ve tetiği çekti.
  Küçük odada patlayan silah sesi kulaklarını sağır etmişti adeta. Kadının alnında yirmi beş kuruş çapında bir delik oluşmuştu. Geriye doğru savrulmasına rağmen dengesini tamamen yitirmemişti. Yeşil gözleri öfke ve şaşkınlıkla yanıyordu. Güzel dudakları aralandı, bir şey söylemek istedi, ama başaramadı. Ayaklarının dibine yığılarak hareketsiz kaldı.
  Hayri şimdi ne olacak diye düşünürken ayaklarının altındaki mekân kaydı. Renkler, kokular, ışık ve ısı değişti. Kendini Fuar’ın 26 Ağustos kapısına yakın bir yerde buldu. 1400 sokağın köşesindeydi. Her şeyi hatırlıyordu. Kıyafetine baktı. O güne geri dönmüştü. Arkadaşını ziyaretten çıkınca bu sokaktan geçmiş ve sağa saparak o meşum sokaktan bir masa satın almıştı.
  Hayri köşede durarak heyecanının yatışmasını bekledi. Sonra yapabileceği en mantıklı hamleyi yaparak solundaki taksi durağına doğru yürüdü. Bir ara aklına gelen şey nedeniyle arka cebinden cüzdanını çıkartarak kontrol etti. Paralar yerindeydi. Derin bir nefes aldı. Stoktan kırk kayme eksilmesi umurunda bile değildi artık.  Gözleri yaşarmıştı. Zarlar yeniden çalkalanmış ve Hayri’ye normal hayatı ikram edilmişti. Bir daha ölene kadar o sokaktan geçmeyecek ve Selma’ya da içinde Q harfi olan tek bir kelime etmeyecekti.
                                                                                                                                  Balçova,  Ekim 2013

                                                   --------------------   
    



Öte Yer Fotoğrafçısı (öykü)

Öte Yer Fotoğrafçısı


                                                                                                      Koray'a

Öte Yer Fotoğraf Arşivi
1902 ile 2010 arasındaki zaman dilimine ait fotoğraflar. Tanesi sadece 10 TL. Bu dünyadan göçmüş sevdiklerinizin, çocukluğunuzun artık mevcut olmayan mekânları ve geçmişte merak ettiğiniz daha nice kimselerin fotoğrafları için bize başvurun. Milyarlarca fotoğraflık arşivimizden çok memnun kalacaksınız.



  Parmağım kapıya dokunduğunda her an dağılıp gidiverecek ortam beklentim sönüverdi. Kapı yüzeyindeki grimsi mavi boyanın pürtüklü yüzeyi buram buram gerçeklik soluyordu. Sıcak bir yaz sabahında yatakta ter içinde uyanıp bölük pörçük hatırlayacağım bir rüyanın içinde değildim. İşgünüydü. Bankadan öğlene kadar izin almıştım. Sol ayakkabımın burnu hafifçe sıkmaktaydı. Hava sıcaktı. Tansonu iş hanının üçüncü katında kilima milima hak getireydi. Gömleğimin koltukaltında şimdilik ping pong topu büyüklüğünde olan ter lekeciklerinin belirdiğini hissediyordum.
  “Hoşgeldiniz. Kendinizi tanıtır mısınız lütfen.”
  Sıradan bir iş hanından beklemediğim içdüzen nedeniyle şaşırmıştım. Bir sekreter bölmesi, gelenlerin oturması için sandalyeler, dolaplar ve diğer büro aksesuvarlarının hiçbiri mevcut değildi. Altı metreye sekiz metre ebatlarındaki uçuk sarı badanalı bomboş odayı görünce yanlış adrese geldim ya da rüyaya dönüyorum beklentisi oluşmamıştı içimde. İliklerime kadar hissettiğim şey profesyonelce bir ciddiyet ve organize erkin çığlığıydı. Bankada kredi araştırmaları yapan bölümün başı olarak bunu kolayca kestirebilecek biriyim.
  “Adım Kenan. Kenan Kovan. Şeyde çalışıyorum. Biliyor musunuz, burayı çok başka türlü hayal etmiştim.”
  Siyah pantolon, uçuk mavi gömlekli, orta yaşlı adam gülümsedi. “Haklısınız Kenan bey. Arşivimiz yan bölümde. Burayı sadece alımlama ve arzu edilen görsel malzemeyi sergileme yeri olarak kullanıyoruz. Tek kişilik bir müesseseyiz aslında.”
  Kısa kır saçlı, etkileyici yüzlü adamın sözleri ve boş mekândan çok olumlu etkilenmiştim. Asansörle üçüncü kata çıkarken  hissettiğim umutsuzluğumdan hızla sıyrılmaktaydım. Karşımda işinin erbabı biri durmaktaydı. Eğer şansım varsa kalbimin en harlı isteğine karşılık bulabilecektim.
  “Sizi dinliyorum Kenan bey.”
  “Ben… Şey… Çok sevdiğim, bana otuz beş yıl bakmış olan halam geçenlerde öldü. Kendisini çok severdim. İlanınızı görünce, onunla ilgili…”
  “Anlıyorum Kenan bey. En çok bunun için gelinir buraya. Özel bir anı var mı aklınızda?
  Orta boylu, narin yapılı olmasına rağmen vakar ve güç ışıyan adama düşüncelerimi dürüstçe açmaya karar verdim ve “Bu ilanı ilk kez gördüğümde önce şaka sandım. Karıma bile bahsini etmedim, ama telefonla aradım ve sanırım sizle konuştum.”
  “Bendim.”
  “Sonra iş hanında gerçekten bir yeriniz olduğunu görünce hayal kırıklığı yaratacak bir arşiv ya da şarlatanca bir girişimden şüphelendim.”
  “Şu anda peki?”
  “Beklenti çıtam çok daha yüksek, ama… Ama sabah akşam sayılarla, para hareketliliğiyle meşgul olan aklım milyarlık materyal kaynağınızı realize edemiyor.”
  “Anlıyorum Kenan bey. Halanız. Oradan başlayalım. Adı soyadı, doğum tarihi ve en son nerede oturduğunu söyleyin lütfen.”
  Bir çırpıda istenileni yaptım.
  Adam pantolonunun cebinden çıkardığı çakmak büyüklüğündeki siyah bir nesneyi kapının tam karşısındaki duvara yöneltti ve “Şu kimse mi?” dedi.
  Halamı yirmi yaşlarında o sırada ikamet ettiği evin oturma odasında gördüm. Elinde çay bardağı vardı. Ne kadar gençti. Onu bu yaşta hatırlamam mümkün değildi. Daha doğmama yirmi yıl falan vardı. Birkaç eski fotoğrafta gördüklerimden aklımda kalandan çok farklıydı. Kadını böyle genç, kocaman ve inanılmaz netlikte görmek nedeniyle kalbim huşu ile meteroloji balonu gibi genişlemişti. Sözcükler ağzımdan güçlükle dökülüverdi.
  “Evet, ama bu… Bu… Nasıl erişebiliyorsunuz bu fotoğraflara?”
  “Açıklayacağım. Özel bir an talebiniz var mı?”
  Olmaz mıydı? Halamı düşündüm. Okuldan üşümüş, acıkmış, titrer bir şekilde yolda eve gelirken kafamdan geçen güzel dolmanın, yaprak sarmanın, gününe ve mevsimine göre fasulye veya bezelyenin kokusu karşılardı beni. İstediğim tatlı yokluklar içinde bulunup buluşturulmuş yapılmış olur, tüm dertlerim ayakkabılarımla beraber kapının önünde kalırdı.
  “Dokuz ya da on yaşındaydım. Bir gün… Çok acıkmıştım. Canım bezelye çekmişti. Son derslerde hep bunu düşünmekteydim. Konuşmaya gerek kalmayan bir insandı halam. Lisanlar üstüydü diyaloğumuz. Beden dili dersleri veren psikologlar yanında halt etmişti. Kadın dudağımın kıvrılmasından ne olduğunu hemen anlardı. Beni hissetmiş. Düşüncelerimi yani. O gün pırasa pişirecekmiş. Hatta kesmiş iki tanesini. Sonra vazgeçip bezelye yapmış. İçeri girdiğimde ve o kokuyu duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. O gün nedense…”
  “Anlıyorum Kenan bey. Şu olmalı.”
  Elimdeki hiçbir fotoğrafta bulamadığım bir derinlikten bakmaktaydım geçmişe. On yaşındaki Kenan masada oturmuştu. Önündeki bezelye tabağı boştu. Yüzü gülüyordu. Halamı profilden görüyordum. Sol yanımda ayakta duruyordu. Yüzünün çevrik olduğu yerde kendi boyunda iki şeffaf yaratık durmaktaydı. Kaşları, gözleri, yüz hatları falan mevcut değildi, ama insan suretliydiler. Halamın çocukluğunun yarısı İstanbul’da, yarısı Eskişehir’de geçmişti. İstanbul’da tanıştığı görünmez arkadaşları, ışık insanlar Eskişehir’e kadar onunla gelmiş, yerleşmiş bir koloni kurmuşlardı. Bir çoğuyla buluğ çağıma dek ben de oynadım. Hiç yaşlanmadılar. Uzun zamandır seslerini duymuyor, yaptıkları küçük şakaları hissetmiyor, geceleri kalkıp onlarla anne ve babamdan gizlice oynamıyordum. Halamın ölümünden sonra yine seslerini duyar gibi oluyordum. İşin garibi onları çoktan unutmuştum. Güncel hayatın, ailemin, bankanın içinde spritüel kimliğimi kaybetmiştim. Ama ölümün şokuyla silkinip hepsini tekrar hatırlar olmuştum. 9 aylık oğlum da bazen sağımdaki, solumdaki boşluğa bakıp gülümsediğinde, odasında biz yokken uyanıp kendi başına kahkahalar atıp oynadığında yakınımda olduklarını hissediyordum. Gözlerim dolmuştu. Uyanıp bütün bunların rüya olduğunu anlamaktan korkuyordum.
  “Bunu nasıl..?” dedim. “Nereden buluyorsunuz bu fotoğrafları?”
  “Tek bir fotoğraf satın alabilirsiniz. Buna talip misiniz?”
  “Evet.”
  “On lira.”
  Cüzdanımı çıkartıp onluk bir banknotu adama uzattım. Parayı alıp pantolonunun cebine tıktı. “Bu sahne belleğinizde canlı duracak.” dedi.
“Aşağı yukarı altı ay kadar. Sonra yavaştan yapıbozum başlayacak. Bu süreç uzun sürer merak etmeyin. Şu anki netlik biraz kaybolur, ama son nefesinize kadar baki kalacak bir alım gerçekleştirdiniz.”
  “Nereden buluyorsunuz bunları? O şeffaf varlıklar? Halamın ışıktan dostlarıydı.”
  “Ata ruhları der bazılarınız. Çevrenizde kıpır kıpırdırlar.”
  “Peki bütün bu görüntüleri nasıl temin ediyorsunuz”
  “Size bir izah borçluyum. Ben bu gerçekliğe çok benzeyen komşu bir evrenden geliyorum. Genetik açıdan pek yabancınız sayılmam, ama kendimizin gerçekleştirdiği değişimler nedeniyle aramızdaki makas epey açıldı. Şöyle izah edeyim. Yan yana duran yüzlerce tünel hayal edin. Ben üç yüzdeyim. Siz birde. Buralarda zaman değişik hızla akıyor. Biz sizden iki yüz yıl kadar ilerideyiz. Size komşu ikinci tüneldekiler şu anda bir iki ay ilerinizi yaşıyorlar. Ben ikinci tünele geçip 1902 ile 2010 yılı arasındaki her ana ve yere gidebilecek bir teknolojiye sahibim. Buraya kadar açık mı?”
  “Ama görünüşünüz pek şey değil.”
  “Tebdil-i suret Kenan bey. Bizim artık tek ve sabit bir görünüşümüz kalmadı. Değişken bir yumağız.”
  Kandırıldığım hissine sahip değildim. Muhatabım doğru söylüyordu. Bu arada sabah akşam bir şeyleri hizaya sokan aklım bir noktayı yakalamıştı.
  “Neden bizim tünelden değil de komşudan alıyorsunuz bu malzemeyi?”
  “Fizik zorunluluk. Sizin tüneldeki geçmişten alınan bir malzemeyi yine size sunmak mümkün, ama çok enerji gerektiren bir iş. Masraflı yani. Bu nedenle en yakındakini tercih ediyorum.”
  Kredi isteyenlere sorduğumuz ilk soruyu düşündüm ve “Peki bunu niçin yapıyorsunuz?”
  “Ben bir girişimciyim.”
  “Kendi dünyanızda bizim onlukların geçeceğini sanmıyorum.”
  Adam gülümsedi. “Öyle tabii. Gelirimi üzerine rakamlar basılı kağıtlardan  değil, izlenen fotoğraflardan temin ediyorum.”
  “Nasıl yani?”
  “Komşu gerçekliğe ait malzeme sizler tarafından izlenince kıvam değiştiriyorlar. Değerleri artıyor. Geleceğin kıymetli antikaları oluyor. Ben bunları depoluyorum. Siz gözleyince malzeme bir çeşit anlam derinliği kazanıyor.”
  Söylediklerini kavramakta zorlanmaya başlamıştım. Adam bunu sezmiş olmalıydı. Sağ eliyle karşı duvarı işaret etti. “Resme dikkatli bakın. Bir şeyler farklı mı?”
  Birden az önce bilinçsizce fark ettiğim bir noktayı keşfedince hayretten dona kaldım. Belleğimde iyice eprimiş bir sahne olmasına rağmen bir şeyi fark etmiştim. Okul üniformamın yakasında beyaz bir kurdele vardı. Yirmi beş yıl önce bazı okullarda çalışkan öğrencilere kurdele takılırdı. Ben iyi bir öğrenciydim, ama hiçbir zaman kurdele takmamıştım. Bitirdiğim ilkokulda böyle bir adet yoktu.
  “Kurdele.” dedim.
  “Örneğin.”
  “Başka bir fark göremiyorum.” dedim.
  “Eski bir anı bu. Çok normal. Gülümsemeniz de farklı. Burada kendi dünyanızdakinden çok daha içten, esrikçe bir hazla gülümsemektesiniz. Bu gülümseme siz izledikten sonra iyice değerlendi. Bir iç içe geçmişlik, yavaş çekimli, sırlı bir devinim kazandı. Dünya zamanıyla 209 yıl sonra bayağı kâr getiren bir sahne olacak. Bizim dünyamız çok değişti. Eskiye özlem var haliyle. Bu tür malzemelere talep giderek artıyor.”
  Bir sessizlik anı oluşunca içimi çekerek bezelye yiyen çocuğa, halama, o şeffaf şeylere baktım. Ayrılma zamanının yakın olduğunu sezmekteydim.
Adam elini uzatınca otomatik olarak aynısını yaptım. Derisi, dokunuşu bilinen insan eli gibiydi.
  “Nasıl diyorsunuz halk dilinde, hakkınızı helal ediyor musunuz? Sizden bir şey aldım ve bir şey verdim. ”
  Başımla onayladım. “Bir şey daha sorucam. Her şeyi açıkça anlattınız. Yakalanmaktan korkmuyor musunuz?”
  Adam ona yakışan bir şekilde gülümsedi yine. İri kahverengi gözleri neşeyle yanmaktaydı. “Masalvari ya da aşırı dünyevi yapılan bilimkurgu filmlerinin etkisindesiniz.” dedi. “Her zihni bir gemi kabul etsek, her istekli için ayrı bir liman mevcut.”
  Minareyi çalan kılıfını hazırlardı. Elde tek bir kanıt bile mevcut değildi. Tansonu iş hanının üçüncü katında yan yana duran kim bilir kaç liman vardı.
  “Tekrar gelmek mümkün mü?”
  “Maalesef. Polaroid bir fotoğraf gibi. Tek kullanımlık bir hat söz konusu.”
  “Ne yapalım. İyi günler.”
  “Hoşça kalın.”
  Kapıya doğru yürüdüm. Eşikte durup arkama baktım. Karşı duvardaki görüntü silinmişti. Adını sormayı ancak şimdi akıl ettiğim adam bıraktığım yerde duruyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Hol hatırladığım gibiydi. Tekrar sıcağı ve tozu hissetmeye başlamıştım. Asansöre doğru giderken şişmanca bir kadının dışarı çıktığını gördüm.
  “10 liraya eski fotoğraflar.” dedi. “Eski fotoğrafçı. Bu kat mı?”
  Alacalı bulacalı bir kumaştan şalvarımsı bir pantolon giymiş, takmış takıştırmıştı. Yüzünde iki milimetre kalınlığında fondöten sürülüydü. Esmer tenine iyi giden siklamen rengi ruj sürmüştü. Kırk ortalarında falan olmalıydı. Kilosuna rağmen sıcaktan rahatsız bir hali yoktu.
  “Bu kat. Şu mavi kapı.”
  Kadının ela gözleri hızla ciddi pantolonumu, gömleğimi, saç tıraşımı ve bunlara uygun yüz ifademi süzüp beni kategorize etti.
  “Reklamda denilen şeyler doğru mu? Pul kadar bir şeydi. Tesadüfen gördüm. Milyarlarca fotoğraf. Arşivleri o kadar büyük mü gerçekten?”
  Yüzünde ağzımdan çıkacak söze göre hareket edeceğini belli eden bir ifade belirmişti.
  “Tek kelimeyle muhteşem.” deyip 209 yıl sonra çok kıymetlenecek olan gülüşüme benzer bir ağız hali takındım. Kadının gözlerinin içi gülmüştü. “Tahmin etmiştim.” dedi. “İyi günler.”
  “İyi günler” deyip asansörün kapısını araladım. Eve gidince burada olup bitenlerden tek kelime bile etmeyecektim. Karım beni iyi tanırdı. Çok ısrarla yinelesem söylediklerimin her kelimesine inanırdı. Ama bu sırrı kendime saklayacaktım. Belki oğlum on beş yaşına geldiğinde ikisine birden anlatırdım. Uçsuz bucaksız zaman tünellerinden birinde kıpırtısız duran bir kompartıman kiralamıştım. On liraya üstelik.
  Dışarıdaki günlük hayat denen yere varınca biraz durup debelenen kalabalığı seyrettim. İnsanlar üçüncü kattaki muhteşem şeyden bihaber koşuşturmaktaydılar. Güneş gökyüzünde iyice dik konuma geldiği için sıcak artmıştı. Ensemde boza piştiğini hissederek arabamı park ettiğim yere doğru yürüdüm. Siyah bir Opel geriye çıkışımı çok zorlaştıracak bir şekilde tam dibime park etmişti. Sahibini görmek için boşuna etrafıma bakındım. Dilimin ucunda galiz bir küfür şekillenirken birden kafamda bir şimşek çaktı. Şu anki esrikliğim, aşkın ruh düzeyim, hayatımı kökünden değiştirme arzumun şiddeti altı ay bile sürmeyecek, eski düzenimin çarkında çakılı kalmaya devam edecektim. Hayat böyle bir şeydi. Devinim, merkezine yakın duranları taze kavrulmuş kahve çekirdeği gibi öğütürdü.
  Pul kadar bir şeydi. Tesadüfen gördüm.
  Arabamın kapısını açarken aklım bir kez daha vites büyülttü. Öte Yer Fotoğrafçısının reklamını internette sörf yaparken bulmuştum. O şişman kadın büyük bir ihtimalle gazetede görmüştü. Reklamın rüyalar da dahil her yerde, soluk aldığımız havada bile bulunduğunu düşündüm. Herkes biliyordu o halde. Herkes. Kimse ayrıcalıklı değildi. Herkesin geçmişinde böyle bir anı kompartımanı, bazen çok acımasız, bunaltıcı, tekdüze ve dayanılmaz olan hayata katlanmasını sağlayacak kıymetli bir tebessümü vardı.
                                                                                 Temmuz 2009 Çeşme

                              -----------------------------




  

Agrippa Boşluğu (öykü)

Agrippa Boşluğu
                                                                                                                                  
  

                                                                                                                      Can Sökmen’e

Bu defaki şok, bir noel ağacı gibi süslü püslü lambalı, dibi hediye paketleriyle yığılı yüklendi üzerime. Biraz önce şimdi arka arkaya duran beş adet Kızlı Marka sardalye kutusunun yerinde bir boşluk vardı. Agrippa boşluğu. Parmağımla o boş alana dokunmuştum. Hayal kırıklığı dokunuşuydu. Konserve sardalyesi hastası biri olarak en tercih ettiğim markayı elde edemediğim için biraz bozulmuştum. Bir ötedeki markete kadar yürümem gerekecekti.
   Hemen dışarı çıkacaktım, ama bir dürtüyle geri döndüm. Boşluğa dokunan parmağımdan gelen sinyal nedeniyle diyeceğim geliyor. Eşyasız mekânın kıvamında tanıdık bir şeyler vardı.
Sardalye kutusundan birini alıp yerine bıraktım.  Eski karım Nalan’ı hatırlamıştım. Takıntılı biriydi. Kenarı azıcık ezilmiş bir konserveyi almaz, son kullanma tarihi bir yıl sonrayı göstermeyen bir ürünü asla kullanmazdı. Bir an kendimi ona benzettim. Birlikte yaptığımız alışverişler alınan bir sürü şeyin tekrar tekrar yerine konması ve daha uygunlarının seçilmesi nedeniyle bayağı uzun sürerdi. Beni kasada ödeme yaparken sayısız defalar bir şeyi değiştirmem için geri yollamıştır. Sırada bekleyen asık suratlı insanların yüzlerine bakmadan gider gelirdim. Acele yüzünden her şeyi daha zor bulduğum için dönüşümde utançtan ter içinde kaldığım olurdu. 
  Her şey on bir gün önce başladı. 3000 kadar kitabımın güçbela sığıştığı odamda kitapları düzenliyordum. Ünlü maji ustası, simyacı Agrippa von Nettesheim hakkında yazılmış kitabın durduğu yerin boş olduğunu görünce şaşırdım. Çünkü bir gün önce kitabı biraz okumuş, bazı notlar almış ve yerine koymuştum. Merakla oturma odasına gittim. Kitap sehpanın üzerinde değildi. Beyaz kapaklı, kalın bir cilt olduğu için hemen fark edilebilecek bir kitaptı. Hiçbir yerde yoktu. Kütüphaneme geri döndüm. Şokun kendini uzaktan belli eden ucu elektrikli bir sopası vardı sanki. Daha iki metre mesafeden kitabın az önce boş duran yerde olduğu belliydi. Gidip elime aldım. Bir gün önce yazılmış notu buldum. O’ydu. Az önce yoktu, yemin ederim.
   Bu olayı ezoterizme ilgi duyan ve tirildetir türünde yazan olan bir arkadaşıma anlattım. Kitabı ve kütüphanemde durduğu yeri gösterdim. Dokunması için kitabı alıp ona uzattım. Dokundurtuşta tek başıma deliriyor olmama arzum gizliydi. Hem huşu verici, hem de korkutucu bir deneyimdi. Daha 49 yaşındaydım. Durumun metafizik yanından soyutlanırsa erken bunama belirtisi gibi bir yanı mevcuttu. Bellek mekanizmasında sıra dışı tekleme.
  Aradan günler geçti. Sık sık kitabın yerinde durup durmadığını kontrol ediyordum. Sonuç değişmiyordu. Yerindeydi ve aynı şakayı yinelemeye hevesli görünmemekteydi. Yavaşça unuturdum belki, ama boşluk bir hafta sonra kendini hiç umulmadık bir yerde karşıma dikiverdi.
  Bir arkadaşımın yaş günü partisindeydik. Saat gece yarısını geçmişti. Kafam hafiften iyiydi. Mutfakta bulaşıkların yıkanmasına yardım edip geri dönerken oturma odasındaki en rahat koltuğun boş durduğunu görerek sevindim. Saatlerdir ayakta durmaktaydım. Gidip biraz oturmak fena fikir değildi. Tam bunu yapacağım sırada bir arkadaş seslendi. Dönüp baktım. Eski tanıdıklardan biriydi. Daha yeni gelmişti. Selamlaştık. Başımı tekrar eski yönüne çevirdiğimde apışıp kaldım. Yeşil tişörtlü, öğrenci tipli bir genç kız koltukta oturmaktaydı. Kucağında çerez tabağı, elinde de yarısı boş bir şarap kadehi vardı. Benzer şok üzerime abanıverdi yeniden.
  Koltuğun boş olduğunu görmemin üzerinden en fazla beş saniye geçmişti. O kızın koltuğa oturabilmesi için benim yanımdan geçmesi, yani yüz yüze gelmemiz gerekmekteydi. Bu olmamıştı. Gerilimle kızın oturduğu yerde ortadan silinmesini bekledim. Saniyeler aktı gitti. Böyle bir şey olmadı.
  “Bu sardalye kutuları ile üçüncü oluyor.”
  “Bir şey mi dediniz?”
  Sağımda beliren kadına baktım. Otuz sonlarında, balık etli, sevimli yüzlü, gözlüklüydü. Sol elinde kırmızı bir market sepeti tutmaktaydı. Yanaklarında hafif bir heyecan allanması vardı. Bakışları sardalye konservelerine bağlanıp çözülmekteydi. Kalbim yeniden hızlanmıştı. Tek başıma delirmiyorum sonatının ilk nağmelerine eşlik gayreti.
  “Bu konserve kutuları…”
  ‘Az önce burada yoktu. Ansızın belirdi’ demekten son anda vazgeçmiştim. Kendimi gülünç duruma düşürmek istemiyordum.
  “Bir dakika önce boştu.” Dedi kadın yüzümü dikkatle süzerek. Eksik bıraktığım kelimelerin ne olduğunu sezmiş gibiydi. “Sonra… Şurayı döndüm. En fazla on, on beş saniye. Geri geldim. Hepsi arka arkaya diziliydi. Siz..?”
  Sevinçten ve heyecandan ağzım kurumuştu. “Agrippa boşluğu.” Dedim. “Kütüphanemde bir kitap vardı. Beş yüz sayfalık. Yeri boştu. Yarım dakika sonra yerinde duruyordu. Evde kimse yoktu. On bir gün önce. Sonra bir partide… Bu üçüncü.”
  “Benim için de üçüncü. Önce bir oturma odasında bir pufum boşluktan çıktı geldi, sanki sonra dişçide beklerken boş bir sandalyede ansızın beliren yaşlı bir teyze. Şimdi de bu sardalye konserveleri. Siz bir şey dediniz. Agropa boşluğu mu?”


  “Ben de ilk boşluk deneyimimi tanınmış simyacı Heinrich Cornelius Agrippa von Nettesheim hakkında yazılan bir kitapla yaşadığım için bu adı verdim. Agrippa, imparator I. Maximilian’ın sekreteriydi. Sekiz dil bilmekteydi. The Nobility and Preeminence of the Female Sex. adlı bir kitabı vardı. Esas ününü Okült Felsefesi’ne boçludur haliyle.”
  Kadına malumat salatası yapmaktaydım. Neyse ki, mevcut durum nedeniyle buna aldırdığı yoktu.
  “Sizce ne oluyor?”
  Omuzlarımı silktim. Aynı anda delirebilme ve burada rastlaşma şansımız çok düşüktü.
  “Bir şey daha var. Siz ne zaman konservelerin yerinde olmadığını gördünüz?”
   Sorudaki tekinsiz yanı hissetmek içimi soğutmuştu. “Siz gelmeden en fazla 15 saniye önce.”
   “Ben bir lisede matematik öğretmeniyim. Sayılarla…Ben de 15-20 saniye önce burada raftaki boşluğu seyretmekteydim.”
  “Birbirimizi fark etmedik.”
  Kadın alnını kırıştırarak başını salladı. Bunu yaparken Betül Teyzeme benzemişti. Merak edilecek şeyin miktarıyla orantılı bir alın kırıştırma ustasıydı. İlginç olan teyzemin ilerlemiş yaşına rağmen bu çizgilerin artlarında pek iz bırakmadan geri çekilmesiydi. Biraz kiloluydu, ama yetisi sırf bununla izah edilebilir miydi bilmiyordum tabii.
  “Sizce ne oluyor?
  Kadın içini çekerek gülümsedi. “Boşluk.”
  Tek kelime her şeyi bir güzelce özetlemişti. Zihinlerimiz bazı şeyleri var ve yok şeklinde çift kaydediyor olabilir miydi? Bir daireden bozma küçücük bir markette tıka basa doldurulmuş rafların arasında duruyorduk. Bu kadar küçük yerde beyaz gömleğinin göğüs kısmında kolaylıkla akılda kalacak cinsten tümsekleri olan kadını görsem mutlaka fark ederdim. Saat ona geliyordu. Marketin tenha olduğu bir saatteydik. İçeride bir iki kişiye rastlamıştım herhalde, ama ne onları, ne de kadını hatırlıyordum. 
  Gördüğüm filmler nedeniyle harıl harıl senaryo üretmekteydim. İkimiz de üçüncü boşluk deneyimini yaşamaktaydık. Bu benzer durum bizi bir araya çekmiş olabilirdi.
  “Nerede oturuyorsunuz? Sizi daha önce hiç görmedim bu markette.”
  Kadın düşüncelice yüzüme baktı. “Aklımdan geçen şeyi… Ben, şurada İnönü Caddesi’nin üst kısmında oturuyorum. Kocamla eskiden arabaya atlar büyük alışveriş merkezlerine giderdik. Ayrılınca semte döndüm yine. Buraya pek gelmem. Bugün nedense… Sizce de rastlantı olamaz değil mi?”
  “Olamaz.” Dedim çok hevesli görünmemeye gayret ederek. “Boşandınız mı?”
  Kadın başıyla olumladı. Çok şaşmamıştı bunu sormama. İkimiz de evlenmiş ve boşanmıştık. Üç kez boşluk yaşamış ve üçüncüde bir araya gelmiştik. Bunların bir anlamı olmalıydı.
  “Ne yapıcaz peki?”
  Kadın içini çekti ve “Adım Leman.” dedi.
  Uzattığı elini sıktım. “Benim adım da Can.”
  “Memnun oldum.”
   Bir matematikçi olarak bayağı anaç bir görünümü ve örtülü ama, ökseli bir seksapeli vardı. Kadını beğenmiştim. Bunu belli etmekteydim sanırım. Leman’ın yüzünde de bundan hoşnutluğun minik izleri vardı sanki.
  “Dışarı çıkıcaz.”
  İyi fikir.” dedim. “Bir Dakka… Sardalye de alıcaz mı?”
  Leman gülümsedi. “Alalım tabii.”
  İki sardalye kutusu alıp  birini kadına uzattım. “Alıp marketin kırmızı sepetine koydu.
Ben sadece bunu alacağım için elime sepet almamıştım. Birlikte kasaya doğru yürüdük. Kasanın orada bizi katmerli bir şok beklemekteydi. Ne kasiyer, ne de bir müşteri vardı ortalıkta. Daha da kötüsü camekândan görünen cadde de tenhaydı. Ne marketin manav kısmında duran birileri, ne de yoldan geçen bir araba mevcuttu. 
  “Vay canına.”
 Kadının yüzü allak bullak olmuştu. İri kahverengi gözleri endişe yüklüydü. “Nedir bunlar Can?”
  “Dışarıya çıkalım.” dedim.
  Kadın başıyla olumladı. Aslında içimde bunu yapmak istemeyen bir dürtü de mevcuttu, ama zıt komut daha güçlüydü.
  Kasanın önündeki tezgahın üzerinde iki adet bir kilogramlık pirinç torbası ve tereyağı ambalajı durmaktaydı. Müşteriler neredeydi? Kasiyer? Marketin çalışanları? Manavı bekleyen öğrenci tipli delikanlı?
  Kapıdan çıkıp kan kırmızı domates yüklü kasaların yanından geçerek caddeye bir göz attık. Tam o sırada az ilerideki trafik lambası yeşil yanmıştı. Sağda solda park etmiş arabalar vardı, ama hareketli tek bir araç yoktu. Görünürde tek bir insan olmadığı gibi.
  “Sence ne oluyor Can?” 
  Caddenin bir meyille alçalan yönüne baktım. Bir banka şubesi, dünya çapında tavaf edilen fastfood tapınağı, boş otobüs durağı, kime hitap ettiği belirsiz reklam panoları ve ıssızlık. O ana kadar gördüğüm bilimkurgu filmlerini düşünmekteydim. Üçüncü dünya savaşı çıkmış olabilir miydi? Caddede her şey çok düzenliydi. Savaş mavaş yoktu. Başka bir şey. Çok başka bir şey vardı. Leman’ın benden bir cevap beklediğini hatırlayınca, “Gitmişler.” dedim.
  Kadının etli dudaklarında raşitik bir gülümseme belirdi ve yok oldu. “Nereye?”
  “Zor bir soru.” dedim. Zihnimde bir uğuldama vardı. Sanki bir şeyleri görebilecekmişim gibi sağıma soluma baktım. Trafik lambası şimdi kırmızı yanmaktaydı.
  “Gel şöyle yürüyelim.”
  Kadının bunu derken sol elimi tutmasını hiç yadırgamamıştım. İçin için çok istediğim bir şeydi. Bu yol yalnız yürünmezdi. Kaldırımda ayaklarımızın çıkardığı sesleri dinleyerek yürüdük. Bütün mağazalar, dükkânlar kapıları açık bir şekilde durmaktaydı. Görebildiğimiz tüm alanda tek bir kıpırtı yoktu. Uzaktan ya da yakından gelen hiçbir ses yoktu. Bütün İstanbul bize miras kalmış gibiydi.
  “Bir şeyi fark ettin mi?”
  Şu ana kadar o kadar çok şeyi fark etmiştim ki, kadının yüzüne bakmakla yetindim sadece.
  “Sardalyeleri ve market sepetini arkada bıraktık. Oysa elimizdeydi. Öyle değil mi? Ben yanımda el çantam olmadan hiçbir yere adım atmam. O da yok. Bir şey alsam neyle ödeyecektim?”
  Hayretle boş sağ elime baktım. Sol elim kadının elini daha sıkı kavradı. Zihnim çok hareketliydi, ama çıkarsama kapasitem epey düşüktü. Çok hızla dönen ama, dibi delik bir kovayla su çeken bir çıkrık gibiydi. Alıştığım mantık düzeyine fikir eriştiremiyordu.
  “Bu ne demek oluyor sence?”
  Kadının gözleri dolmuştu. “En son neyi hatırlıyorsun? Markete gelmeden önce.”
  Tefekkür çıkrığımın gıcırtılarıyla yüklü saniyeler akmaktaydı. Tam hatırlamıyorum diyeceğim sırada, zihnimde görsel bir parlama belirdi. Bir minibüsteydim. İçinde şoför hariç dört kişi vardı. Ben en arkada yalnız oturmaktaydım. Önümdeki koltukta iki kadın vardı. Önde şoförün yanındaki iri yarı bir delikanlı nerede inmek istediğini anlatmaktaydı. Bu tarafa gelmekteydik. Her zaman pizza yediğim yeri hatırlamıştım.
  “Minibüsteydik.” dedi Leman.
  Kadın bunu derken onun önümde oturan kadınlardan biri olduğunu ayrımsadım. Oydu. Yanındaki genç bir kıza yaş günüyle ilgili bir şeyler anlatmaktaydı.
  “Hatırladım seni. Yanında kırmızı tişörtlü, uzun siyah saçlı bir kız vardı.”
  Leman başıyla olumladı. Alnını kırıştırmıştı yine.  “Aylin. Kuzenim. On yedisine basacaktı. Yarın. Pasta… Pastayı ben alacaktım. Çikolatalı ve vişneli.”
  Cadde hafif bir virajla sağa dönmekteydi.
  “Şurada az ileride indim galiba.” dedim.
  “Ben de öyle hatırlıyorum.”
  “Sen nerede oturuyorsun Leman?”
  “Marketin az ilerisinde. Sen?”
  “Ben de öyle.” Dedim. “Peki niye orada indik minibüsten?”
  Leman durdu ve yüzüme baktı. “Aklımdan geçeni söyledin. Sen benden uzun yaşayacaksın.”
  Bu söz reaksiyonu hızlandıran bir katalizör gibiydi. Ellerimiz çözüldü ve ağzımız bir karış açık birbirimize bakakaldık.”
  Tam bir şey diyecektim ki, Leman eliyle dudaklarıma dokundu. Gözleri dolmuştu. Tekrar elimi tuttu. Eskisinden daha hızlı bir şekilde yürümeye başladık. Trafik lambası biz yaklaşırken önce sarı, ardından da kırmızı yandı. Sabırsız adımlarımız virajın bitiminde bizi bekleyen şeye kavuşturuverdi sonunda.
  Sağ yanına devrilmiş bir minibüs yolun ortasında yatmaktaydı. Onun hemen önünde bir kamyon durmaktaydı. İki kişi arkası bize dönük minibüsün yanında durmaktaydı. İçerideki bir şeyi görmek ister gibi bir halleri vardı. Mavi gömlekli, siyah pantolonlu olan minibüsün şoförüydü. Gri takım elbiseli olan da yanında oturan iri yarı delikanlıydı. Issızlıkta görebildiğim yegane kimselerdi.
  “Allaha şükür Aylin kurtulmuş. İnşallah ağır yaralı falan değildir.”
  “Nasıl oluyor da kimseleri görmüyoruz.” dedim. “Şu anda yolun tıkanması nedeniyle burada yüzlerce araç ve meraklı gözün birikmesi gerekmez miydi?”
  Leman içini çekerek bana baktı. “Buradalar.”
  Kabullenmek zordu, ama geçirdiğimiz kazada az önce ölmüştük. Cesetlerimiz şurada bir yerde olmalıydı. Ambulanslar da yolda.
  “Hayaletlerin insanları görebildiğini zannederdim.” dedim.
  “Ben de. İçinde insan olan araçları da göremiyoruz. Merakla şurada kaç yüz kişi yığılmıştır şimdi?”
  Etrafıma bakındım. Leman haklıydı. Buradaydılar. İşsizlik, banka kredi kartı borcu, kötü giden sınavlar, tuttuğu futbol takımının maçları kaybetmesi, azıtmış bir ülser cinsinden sorunları olabilirdi, ama soluk alıp vermekteydiler. 
  Yanlarına yaklaşırken minibüsü süren şoför geriye dönüp bize baktı. Orta yaşlı, çakır gözlü bir adamdı.
  “Siz nereye gittiniz öyle?”
  “Şuradaki markete dedi Leman.”
  Adam kadının işaret ettiği yere baktı ve ne yapalım anlamına bir işaret yaptı. Yanındaki delikanlı biz konuşurken şöyle bir bakmakla yetinmişti. Gözlerini minibüsten alamıyordu. Ölmek için çok gençti. Kabullenemiyordu.
  “Belki de önceden yaşadığımız boşluk olayları falan yoktu.” Dedi Leman.
  “Onları ve aralarına serpiştirilmiş olan günlük hayat parçalarını hayal mi ettik yani? Bizi markette birleştiren süreç aksesuarları mıydı bunlar?”
  Kadın tereddütlü bir tavırla başını salladı. Dün fakültede bölüm başkanıyla icra ettiğim söz dalaşını hatırlayarak içimi çektim. Adamın öfkeyle kızaran yüzünü, bir ay sonra  yenilenmesi gereken kontratın altına asla imzasını atmayacağını düşündüğümü hatırladım. Aynı gün genç bir asistana yaptığım kurun alayla terslenmesi de bütün bunlar kadar gerçekti. Gerçek kurgudan daha baskındır demiyorlardı boşuna.
  “Bence hatırladığımız şeyler değil de, boşluk esprisi bayağı uygun durumumuza.” Dedim.  
  “Yaşam denen alandan boşaldık.”
  “Koşumlarından sıyrılmış binek hayvanları gibi miyiz yani?  Kıbrıs’taki hür eşekler misali.”
  Leman sırıttı. Durumu kabullenince morali düzelmişti biraz. “Şimdi ne olacak?”
  Çok bilmişçe başımı salladım. “Sadece polis arabaları ve ambulanslar değil, bizi alacak vasıta da yolda olmalı.”
  Leman tevekkülle omuzlarını silkerek yüzüme baktı. Hâlâ el ele durmaktaydık. “Boşluk işi ilginç.” dedi. Gözlerini kısmış etrafımızda olması gereken kalabalığı görmeye çabalıyordu. “Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğü vardı. Rahmetli babam çok severdi.” Durakladı. “Sahi benim birazdan ölüm haberimi alınca üzülecek yakınlarım var değil mi?”
  Önümüzde duran iki adamı işaret ettim. “Kimin yok.”
  “Hatırlıyor musun o şiiri?”
  “Giyaseddin Ebu'l Feth Bin İbrahim El Hayyam.”
  “Kitap kurdu olduğun belli. Sağlığında ne iş yapardın?”
  “Tarih bölümünde öğretim görevlisiyim. Bir kitap yazma hazırlığındaydım. Yıllardır hayal ettiğim. Bahsini ettiğin dörtlüğe gelince şu olmalı...”
  Tam ilk dizeler ağzımdan döküleceği sırada durduğum yer değişti. Sağ yanına yatmış olan minibüsün içindeydim. Dışarıdan sesler gelmekteydi. Etrafa sayısız insan yığılmıştı. Ambulans görevlileri beni dışarı çıkartıyordu. Sol dizim çok acıyordu. Arkaya baktım. Leman yerinde değildi. Başımı güç bela kaldırarak etrafıma göz gezdirdim. Aylin ayakta durabilecek kadar iyiydi. Leman’ı bir sedyeye yatırmışlardı. Sağ eli kıpırdıyordu. Sağdı. O da ben de. Diğer sedyelerde yatanların yüzleri örtülüydü. Agrippa kırk dokuz yaşında ölmüştü. Ben doksan dördümü görecektim inşallah!...
                                                                                                                                                                  Çeşme, Temmuz 2010
                                                       ---------------------------