Dupin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dupin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2020 Çarşamba


Tordemir Yazıları

POE’nun Mirası
 

Altın Böcek İlhamı
  Edgar Allan Poe’nun The Gold Bug – Altın Böcek adlı öyküsünü Varlık yayınlarının 1955 baskısı olan kitaptan okuduğumda on iki-on üç yaşında falandım. Öykü bir altın böcek tarafından sokulan birinin, William Legrand’ın böceğin onu soktuğu yerde eski bir İspanyol definesini bulmasını anlatır. Legrand’ın defineye ulaşabilmesi için çözümlediği kriptografik metin ve işaretler 1843’te yayımlanan öyküyü benzersiz kılar. İskoçyalı yazar Robert Louis Stevenson'un 1882’de yayımlanan ünlü macera romanı Define Adası’na ilham kaynağı olmuştur.
  Defalarca okuduğum öyküde Legland bu defineye nasıl ulaştığını,  korsanların şifrelerini ve gizemlerini nasıl çözdüğünü ayrıntıları ile anlatır. Bu ayrıntılar  bu öyküdeki olaylardan da özel ve gizemlidir. Legrand’ın şifreyi kırarken uyguladığı yöntem beni çok etkilemiş ve bundan esinlenerek o yaşta kriptografik gizli bir alfabe hazırlamıştım. Hâlâ kullanıyorum.
  Poe modern polisiye öykü-romanın mucididir. Öyküleri sayısız yazara model olmuş ve ilham vermiştir. Öykülerinde anlatıcı kullanması örneğin Sir Arthur Conan Doyle’a Sherlock Holmes’in yanına onun maceralarını anlatan Watson karakterini eklemeyi ilham etmiştir. Agatha Christie’nin ünlü anlatıcısı Teğmen Hastings de bu miras kapsamındadır.  Ayrıca S. Holmes, Poe’nun dedektifi olan Auguste Dupin’den piposu da dahil bir çok şeyi esinlenmiştir.
  Poe’nun mirasının tam bir dökümü kalınca bir kitap olabilir. Bu yazımda  Poe’nun Çalınan Mektup, Amontillado Fıçısı adlı iki öyküsü ve Stephen King’in mirasyediliği üzerinden bu edebi terekenin muhteviyatına küçük bir ışık huzmesi tutmayı deneyeceğim.

Çalınan Mektup
  Çalınan Mektup adlı öykünün konusu kısaca şöyledir: Devletin üst düzeyinde bulunan bir kadına ait bir mektup Bakan D. tarafından çalınmıştır. Polisin Bakan D.’nin evinde yaptığı aramalar bir netice vermeyince Dupin’e başvurup bu mektubu geri almasını isterler. Mektup açıklanırsa büyük bir skandal çıkacaktır. Dupin elbetteki para karşılığında, ama yüksek mevkiye sahip bir hanımefendiye yardım elini uzatan şövalye ruhuyla da bu işi kabul eder. Araştırır ve mektubu bulur. Mektup ne bir kasanın içersindedir, ne de çok gizli, derinlerde saklıdır. Spoiler vermeyeceğim. Gizli saklı yerleri arayanları yanıltmak için göz önünde bırakılmıştır.  
  Bu öykü popüler psikanalistler ve edebiyat eleştirmenleri tarafından inceleme konusu yapılmıştır. Ben Çalınan Mektup’ta bize verilen mesajın şu anda çağımızda da çok geçerli ve kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bilgi kirliliği, enformasyon bombardımanı çağında ufak tefek sırlar çok iyi gizleniyor, ama insanlığı en çok ilgilendiren, en hayati meselelere değin sırlar hepimizin gözünün önünde duruyor.
  Bu bir taktik. Üst akıl, üstün akıl ya da şeytani akıl da bütün insanlığı ilgilendiren en büyük, en dehşetengiz planına dair sırrını apaçık ortada tutuyor. En yakında duran ve kolayca görünenin çehresini çözümlemek için bizi sarmalamış olan algı yamultucu tesirleri bertaraf etmemiz tek başına yeterli.

Amontillado Fıçısı 
  Diğer öykü Amontillado Fıçısı. İtalya ortaçağındayız. Montresor adlı bir elit, eski bir tanıdığı olan kendisini binlerce kez incitmiş, giderek işi hakarete vardırmış olan soylu arkadaşı Fortunato’yu öldürmeye karar vermiştir. Bir planı vardır ve iki nokta çok önemlidir. Cezalandırmayı ceza almadan yapmak ve alınan öcün o şahıs tarafından derinliğine hissedilmesini sağlamak.
  Bir karnaval akşamı yüzü maskeli olarak sokakta gezinen Montresor, maske takmış ve kafasına çıngıraklı bir külah geçirmiş olan Fortunato ile karşılaşınca çok sevinir ve hemen planını uygulamaya başlar. Şaraptan anlamakla öğünen arkadaşına bir fıçı nadir bulunan Amontillado şarabı aldığını, ama gerçek olup olmadığından kuşkulu olduğunu ve bu iş için Fortunato’nun çok gıcık olduğunu bildiği birine danışacağını söyler. Arkadaşı büyük bir hevesle evinin mahzenindeki fıçıyı görmek ve kalite kontrolü yapmak ister. Birlikte eve doğru giderlerken yolda, sonrasında mahzendeyken Montresor ona defalarca nemin öksürüğünün azdırdığını bu işi başka zaman yapabileceklerini söyler. Özellikle sokakta Furtuno bu şansı teper. En iyi şarap uzmanı odur ve Amontillado’yu çok merak etmiştir. Böylelikte kaderine gider ve arkadaşı finalde onu evinin derin mahzeninin en dibinde hazır beklettiği bir bölmenin duvarına zincirle bağlar. Duvarı tuğlalarla örerek onu orada karanlıkta susuzluktan ölmeye bırakır. Bağırması çırpınması boşunadır. İki kat duvarın ardında sesini kimselerin duyması mümkün değildir. İntikam alınmıştır. Cürmün tanığı yoktur ve adı ‘şanslı’ anlamına gelen Fortuno’nun önünde adı ‘benim hazinem’ anlamına gelen Montresor’a yaptığı yanlışları düşünmek için epey vakti vardır. Şu ana kadar yazılmış en iyi öc alma öyküsüdür. İyi plan yap, denk getir, öcünü al ve asla yakalanma

King Ne Diyor? 
  Stephen King konuşmalarında E.A.Poe’nun kendine model olmasını ve edebiyata katkısını defalarca dile getirmiştir.  Kısa bir alıntı yapıyorum.
“Poe dedektif öykülerini, öykülerinde anti kahraman kullanmayı icat etmiş, başkahramanı kaçık ya da kötü olan öyküler kaleme almış olan ilk yazardır. Onun gizemli ve dehşet yüklü öyküleri benim çok beğendiğim Robert Bloch, H.P. Lovecraft and Ray Bradbury de dahil birçok yazarı etkilemiştir. Benim The Old Dude’s Ticker – Yaşlı Dude’nın Yüreği adlı öyküm Poe’nun The Tell Tale Heart - Müzevir –Gammaz Yürek adlı öyküsüyle paralel izlekle yürür. Tek fark olayın yetmişlerde bir Vietnam gazisinin başından geçiyor olmasıdır. Kısacası Poe’nun öyküleri harikadır ve hâlâ benim onları onlu yaşlarda keşfettiğim sırada olduğu derecede okunabilirliğe sahiptir.”

Overlook Oteli
  King ve Poe ile ilgili bir kıyaslama metni kaleme alsam King’in The Shining – Parıltı’sıyla başlardım.  Bu roman Poe’nun The Fall of Ushers House – Usherlerin Evi’iyle çok benzer bir temaya sahiptir. Overlook oteli Usherler’in evi gibi bir kötü mekândır. Poe’nun Kara Kedi öyküsündeki baltalı cinayet te bu atmosfere fena halde uymaktadır. Ayrıca Parıltı’daki otobiyografik öğeler de ilginçtir. King ile Poe’nun alkolik geçmişleri tek başına kayda değer bir etkileşimdir.  İki yazarın eserlerindeki karakterlerin Shakespear karakterlerinden esinlenmişliği  de böyledir. Ben meseleye kısaca değindim. Meraklılar için engin bir denizdir.

Poe’nun Mirası


  Poe’nun mirası denince benim aklıma gelen ilk şey Dupin’in dedüktif düşünce tarzıyla Morgue Sokağı cinayetinin faalinin sirkten kaçmış bir goril olduğunu bulmasıdır. Çok şaşırmış ve afallamıştım. On üç yaşındaydım. Televizyon bile yoktu o sıralarda J Altın Böcek’teki kripto çözümün etkileyiciliğini anlattım. Kaleme aldığı dedektif öyküleri ve  eserlerindeki sıkı kaçık-acayip kötü başkahramanlar on dokuzuncu yüzyılın başında endüstri toplumunda ananelerden kopmuş, şehir denen jangılda kendini yalnız hisseden, raydan çıkan bireylerin gelişini müjdeliyordu.
  Kırk yaşında hayat mumu sönen Poe şiirleri ve öyküleriyle bir süper nova gibi saçıldı ve bu satırların yazarı da dahil inanılmaz sayıda yazara ve okura ilham verdi.                                                                 

                                                    ------------------------

1 Aralık 2019 Pazar

Sherlock Holmes Notları



Edgar Allan Poe’nun büyük hayranı olan, onun ünlü dedektifi Auguste Dupin’den etkilenmiş
Olan Sir Arthur Ignatius Conan Doyle’un ünlü kahramanı Sherlock Holmes üzerine yazmaya başlarken aklıma üşüşen fikirlerin bir kısmını ard arda sıralıyorum.

Sherlok Holmes’i 8-10 yaşından beri tanıyorum. Türkçeye çevrilmiş ve o sıralarda tek tek öyküler halinde saman yapraklı kitapçıklar şeklinde basılmış bütün öykü ve romanlarını okudum. Bazılarını defalarca. Aradan elli yıl geçti. Bir daha elime almadım. Tıpkı kırk yıldır Agatha Christie okumamam gibi. Bu yazıyı yazmaya başlarken kafamda imajlar karışık. Çünkü daha sonraki yıllarda en az üç Sherlock Holmes filmi gördüm. Dizisi de vardı. İzlemedim. Ben çocuklukta , ilk gençliğimde gördüğüm ilginç rüyaların çoğunu hâlâ hatırlayabilen biriyim. Elli yıl önceki okumalarımdan kalan imajları de biraz seçebiliyorum. Uzun boylu Holmes’in dimdik durması, elinde hem baston hem de müdafa silahı gibi kullandığı sopası, pelerini, piposu, şapkasının tepesindeki düğme ve keman çalarkenki dalgın pozu. Ama kapağa konmuş olan o korkunç kırmızı gözlü köpek en baskın bellek görselim. Asla mümkün değil unutamam. Tüylerine gece parlasın diye fosfor sürülmüş olan Baskerville’nin köpeğinden söz ediyorum. Köpekleri çok seven biri olmama rağmen o sıralardaki kâbus senaryolarıma katkıda bulunmuş bir figürdür.

Daha on altı yaşındayken evde kimya laboratuvarım vardı. Lisede kimya şakalarım ve roketlerimle ünlüydüm. Bu nedenle A Study in Scarlet romanında üniversitede kimya öğrencisi olduğunu anladığım Holmes’e ayrı bir sempatim vardır. Onun dedüktif, tümdengelim tarzı düşünce kapasitesini bir şekilde hissediyordum. Sonraki yıllarda Ege Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği öğrencisiyken laboratuvarda hocamız bir tüpün içinde bize renksiz bir sıvı verir ve içinde ne olduğu bulmamızı isterdi. Holmes’in yaptığı da aynen buydu aslında. Bir dizi olay bir arada vuku bulur ve Holmes bunların aslında görünenin ve sanılanın aksine ne olduğunu keşfederdi.

1976 yılında Amsterdam’da Leidseplein Theater sinemasında Seven Procent Solution adlı bir film afişi görmüştüm. Resimden Sherlock Holmes’le ilgili olduğu belliydi. Bu filmi birkaç yıl sonra yine sinemada izledim. İyi yapmışım. Konuşulanları İngilizce dinleyip Hollandaca altyazı okuyarak zorlukla anlayabildim. Anlamaktan diyaloglardaki söz oyunlarını, imaları, esprileri kastediyorum. Yine yıllar sonra videosunu kiralayıp, bu kez dura kalka, geriye sarıp tekrar izlediğimde filmi hâlâ anlamaya devam ettiğimi gördüm J Holmes Viyana’ya Freud’u ziyarete gidiyordu. Konulardan biri ünlü dedektifin kokain kullanmasıydı. Bu arada iki iddialı zekâ usul usul çatışıyordu. Holmes bu ortamda bile bir meseyi çözüme kavuşturma ferasetini gösteriyordu. Alan Arkin Freud rolünde müthişti. Robert Duval, Watson rolündeydi. Holmes’ı de Nicol Williamson canlandırıyordu.

Watson anlatmasa Holmes diye birini tanımazdık. Onsuz Sherlock Holmes varolamazdı hatta. Watson bana nedense biraz Luka, Matta, Markos, Yuhannavari biri gibi görünür.

Stephen King’in Doktor Vakası – The Doctor Case adlı öyküsünde Watson grift bir sırrı çözerek alışılageldik imajının dışına çıkar. Ustanın Watson’a kıyağıdır. Filme de çekilmiştir.

Doyle’un birinci hikâyesi olan A Study in Scarlet’te Watson’un gözünden Holmes’i tanırken bazı ayrıntıları yeniden hatırlamak çok eğlenceli. Bir mantık adamı, güçlü, gözlemci ve tümdengelimci düşünce tarzına sahip olan Holmes’in Kopernik’in on altıncı yüzyılda kanıtladığı güneş merkezli sistem teorisinden bihaber olduğuna Watson çok şaşar. Watson sonradan dedektifimiz hakkında bir çeşit karne düzenler. Bu karneye bir göz atalım:
Literatür: Üstünkörü.
Filozofi: Sıfır.
Astronomi: Sıfır.
Politika: Hafif.
Botanik: Güzel avrat otu, afyon ve zehirli maddeler dışında hiçe yakın.
Jeoloji:Sınırlı bir ilgi.
Kimya: Derin bilgi.
Anatomi: Biraz, ama sistematik değil.
Müzik: Keman çalıyor.
Dövüş sanatı: Boks ve sopa kullanımı.
Hukuk: İngiliz kanunları üzerine pratik bilgi mevcut.

Borges’in de Sherlock Holmes başlıklı bir çalışması vardır. ‘O bir kadından doğmamıştı. Soyu sopu da yoktu. Raslantılardan oluşmuştu’ şeklinde başlar. ‘Ne aşkı ne de öpüşmeyi bilir. Baker sokağında tek başına oturur. Hiç arkadaşı yoktur.’ şeklinde devam eder. Okumanızı hassasiyetle öneririm.

Aklımıza şu anda gelen en temel izmler on dokuzuncu yüzyılda İngiltere’den çıktı. İngiltere dedüktif akıl yürütmeyle Doğuyu kolonileştirdi. Ruhsuz, yarı robot gibi salt akıldan muzdarip, kokainman, kadın düşmanı olan Sherlock Holmes bu izmleri ve kolonyalizmi yaratan aklın ürünüdür. Unutulmasın Watson, Holmes’le yeni tanıştığı sırada Afganistan’daki savaştan dönmüştü. Bu idol bir imparatorluk mamuludur. İngiliz aklının alameti farikasıdır. Bu akıl endüstri devrimini de başlattığı için hikâyelerde kimyanın başat rol oynaması çok normaldir.

Paul Feyerabend Batının dünya hakimiyetini Reklam ve Silaha borçludur der.  Holmes Reklamdır. Üstün aklın kredisiyle hâlâ canlılığını koruyor. James Bond ise reklam + silahtır.

Osmanlıca-İngilizce Redhouse basıldığı sıralarda Bond ve Holmeslerin bize has benzerleri, fıtratları farklı olan muadilleri vardı. A Study in Scarlet 1887’de basıldı. O yıllarda İstanbul’da zekice işlenen cinayetleri çözebilmek için yine dedüktif akıl yürütmeye gereksinim duyuluyordu. Sonradan ülke olarak içeri kapanınca imparatorluk aklından mahrum kaldık. Altmışlarda Avrupa’ya işçi göçü ile başlayan açılma küreselleşmenin de etkisiyle bugün bütün hızıyla sürüyor.

                                                                                                                                            Balçova – Aralık 2017