android etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
android etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2020 Cuma

İLHAM POLİSİ

 

İlham Polisi

 

Öykülerin sayısı dörttür. En eskisi yiğit adamların kuşattığı ve savundukları kalenin öyküsüdür. Saldırganların en ünlüsü Aşil, yazgısının zaferi görmeden ölmek olduğunu bilir.

...

İkincisi, ilkine bağlı olarak bir dönüş yolculuğunun öyküsüdür. Tehlikelerle dolu denizlerde başıboş dolaştıktan ve büyülü adalarda yolundan alıkonduktan sonra İthaka’sına kavuşan Odesüs’ün öyküsü.

Üçüncüsü bir arayışın öyküsü. İason ve Altın Post. ... Geçmişte bütün girişimlerin sonu iyiye varıyordu. Biri yasak altın elmaları aşırıyordu; biri sonunda Graal’ı kazanmayı hak ediyordu. Bugün arayış başarısızlığa uğramaya hükümlüdür. Kaptan Achap balinayı bulur ve balina onu parçalar. James ve Kafka’nın kahramanları yıkımdan başka bir şey umamazlar. Yüreklilik ve inançtan öylesine yoksunuz ki, bundan böyle happy-ending bir reklam dalkavukluğundan öte değil. Cennete inanmamız imkânsız olsa da, olsa olsa Cehenneme belki.

Sonuncusu bir tanrının kurban edilişinin öyküsüdür. Frigya’da Attis kendini sakatlar ve öldürür. Odin, Odin’e sunulmuş olarak, kendi kendine dokuz gece boyunca ağaçtan sarkar ve mızrak yaraları alır; İsa’yı insanlar çarmıha gererler.

Öykülerin sayısı dörttür. Bize kalan zamanda onları anlatmayı sürdüreceğiz, değiştirerek.

J. L. Borges – Dört Çevrim

Gölgeye Övgü kitabından – İletişim yayınları – 1994

 

 

Öykülerin sayısı aslında beştir. Biri Habibullah olan iki inançlı adamın Arabistan yarımadasındaki bir şehirden diğerine göçü, insanı ilk günahtan azade kıldı, meleklerden daha üstün bir mevkiye yüceltti ve kalplere cennete kalkan tövbe gemileri yanaştırdı.

Yazi Meyyın – Beşinci Çevrim

Tahlisiye yayınları - 2006

 

 

  “Sayın yazar iddianameyi okudunuz mu?”

  Bilgisayarımın şeffaf ekranındaki mor bir üçgenin sağ üst kenarından beyaz girip sol alt kenarından rengârenk çıkan yılan amblemine bakarak başımı salladım. “Evet.”

  “Kaynakları kullanmada sahtecilikle suçlanmaktasınız.”

  Bu on bir buçuk yıldır er ya da geç olmasını beklediğim bir şey olduğundan aşırı heyecanlanmamıştım. Hüzündü daha çok hissettiğim. En üst kattayken aniden asansörle mahzendeki çöplüğe indirileceği bildirilen biri olarak bayağı sakin olduğum söylenebilirdi. İniş esnasında çığlık atmayacağım anlamına gelmezdi bu tabii ki.

  “Anlıyorum.”

  “Size sanat ürünü tüketenleri ve sanatçıyı koruma yasası gereği işlem yapmak zorundayım.”

  Dediğim gibi çok uzun zamandır beklediğim bir şeydi. Minareyi çaldığım kılıf, icra ettiğim kumpas yani, çok görkemli bir kurguydu ve dikkati çekmemesi mümkün değildi. Eylemimi bu kadar uzun zaman sürdürebilmem bir mucizeydi. Her an yakalanma korkusuyla soluk alıp vermekteydim yıllardır.

  “Çok usta işi yazılımlar sayesinde, yirmi üç değişik kimse gibi yaparak, gezegenimizin yakın tarihinde benzeri olmayan büyüklükte bir dolandırıcılık suçu işlediniz.”

  “Milyonlarca... Milyonlarca okurumu on yıldan fazla mutlu ettim. Cezam... Cezam neyse çekmeye hazırım.”

  “Kapınızı açın lütfen.”

  Zil sesi bir hayal gibiydi. Bodrum merdivenine bakakaldım. Zil sesi tekrarlanınca bacaklarım hareketlendi.

  Kapıda duran yirmi başlarında kumral bir genç kadındı. Uzun boylu, sırım yapılı, kısa saçlı ve hoş yüzlüydü. İnce deri taklidi bir siyah malzemeden daracık pantolon giymişti. Kısa uçuk sarı süveterinin yakasında Dış Kaynaklı İlham Bürosunun kırmızı renkli minik rozeti vardı. Rozetin alt kısmındaki dört altın yıldızdan en üst dereceden bir memur olduğu belliydi. Bu düzeyden birinin ziyaretime gelmesine şaşırmıştım. Büronun tek yıldızlı bir memuru ve iki tevkif elemanıydı beklediğim.

  “Adım Remir. Remir Bere. Beni içeri davet etmeyecek misiniz?”

  “Buyrun. Sizi birden böyle...”

  Bugün olağandışı bir gündü. Hiç yapmadığım bir şeyi yaparak kadını bodruma davet ettim. Battı balık yan giderdi. İlham jeneratörü adını verdiğim yeri son gören kimse altı ay önce hava motosikleti kazasında ölerek beni terk eden karımdı. Üç, beş yakın arkadaşım ve geçen yıl genç sevgilisiyle Okyanusya’daki küçük bir adaya göçmüş olan annem bile denize bakan büyük çalışma odamı kaptan köşkü zannetmekteydi.

  “Demek burası?”

  Karşımda oturan kadının ne yüzünde ne de sesinde alaycı bir ifade vardı. Tam tersine takdir hali diyeceğim bir ışımaya sahipti sanki. Ne de olsa son on yılın en büyük dış kaynaklı ilham dolandırıcısıydım. Bakışları dev çizelgelerimi, boş bıraktığım duvara 128 etkin ekran açabilen optik bilgisayarımı, kâğıt üstüne basılı kitaplarımı, duvarlara yapıştırılmış sayısız elektronik çağrışım kartını usulca yalamaktaydı. Her gün böyle bir yeri ziyarete gidiyor gibi rahat davranıyordu.

  “Size ne ikram edebilirim?”

  “Çok kalmıycam. Bir başka zaman belki.”

  Belki kelimesi, Bach’ın re minör tocatta ve füg’ünün başlangıç melodisi kadar şaşırtıcı bir sarsıntı yaratmıştı içimde. Fettancaydı çünkü.

  “Anlıyorum.”

  Aslında bir şey anladığım yoktu. Etrafa bakınan bu hoş ve seksi kadının burada olması için aklıma tek bir neden bile gelmemekteydi. Küçük parmağını oynatmasıyla en az iki yıl hapis yatacak ve beyin operasyonuna tabi tutularak ömür boyu yaratıcılık besleyici kanallara kapalı hale getirilecektim. Bu benim için ölmeye eşdeğer bir şeydi. Yazamamakla soluk alamamak arasında bir fark yoktu kitabımda.

  “Bildiğiniz gibi Dünya Edebiyat Loncası’na kayıtlı bir yazarın dış kaynaklı malzeme kullanma kotası mevcut kaynağın 10 milyonda biridir.”

  “Ama loncaya kayıtlı 3 milyon yazar var. Bunların sadece yüzde biri gerçek anlamda aktif. En iyimser tahminle de aktiflerin onda biri edebiyatla meşgul. Bu durumda neden 10 milyonda bir? Gelecek sanatçılara açık alan tutma savını geçin bir kalem. Sanatçı sayısı her yıl yüzde altı, sanat tüketiciliği de yüzde sekiz geriliyor istatistiklere göre. Ruhen çürümekteyiz yavaştan.”

 “Siz yılda ortalama 514 puanlık malzeme kullandınız.” dedi genç kadın teknik verilerime aldırışsız. Kaç yaşındaydı acaba? Taş çatlasa 22 falan görünmekteydi. “İzin verilen azami miktarın 26 puan olduğu düşünülürse. Neredeyse yirmi misli fazla kapasite kullandınız. Bunu yapabilmek için değişik isimlerle bir sürü sahte başvuru ayarladınız. Yakın arkadaşlarınıza belli etmeden onların mesleki bilgilerini ve nüfuzlarını istismar ettiniz.”

  “Ne uğruna ama? Para mı? Tek kişilik şöhret için mi? 23 değişik isimle yayınladım öykülerimi. Neredeyse her biri için farklı bir üslup geliştirmem ve aynen sürdürmem gerekti.”

  Oluşan sessizlikte bu kadar üst düzeyden ve üstelik fena halde hoşuma giden cinsi latif bir memurun tek başına ziyaretime gelmesini hayra yormama yol açacak bir şeyler vardı. Sözlerim gerçeği yansıtmaktaydı. Yedi milyarlık nüfusun çok az miktarı edebiyatla ilgiliydi. Yazarlar gibi okurlar da azalmıştı. İnternet iki binli yılların ilk on yılındaki yoğun ilgiyi biraz yitirmişti. Suriyeli bir yazarın deyimiyle yarı sanal insanlar yarı gerçek kırları keşfetmekteydiler. Bunda bir derece haklıydı. İnsanları internetten soğutan nedenler çeşitliydi. Giderek artan enformasyon kirliliği ve sinsice yasaklamalar en başta gelmekteydi. Hastalık yapıcı baz istasyonlarına ve abone ücretine gerekmeyen telepati çiplerinin de en geç beş yıl içinde popüler olması beklenmekteydi. Bu defa kırlardan geri dönüş yoktu yani.   

  “Dış kaynaklı ilhamlarla ilgili yasalar çok kesindir. Yazar sayısına bakılmaz biliyorsunuz.”

  İçimi çekerek başımı salladım. “Öyle.”

  Dış kaynaklı sözü aslında yanıltıcıydı. Beslendiğimiz kaynak gelecekti. Dünyamızın geleceğinden gelen yayınları kullanarak sanatımıza boğum kazandırıyorduk. İnsanlar her zaman gelecekten ekolar almaktaydılar, ama bunların ne olduğunu anlamak kolay değildi. Çok hassas beyinli, medyum denen bazı kimseler hariç üzerimize yağan malzemeden bir sonuç çıkarmak imkânsızdı. 2020’de dünya yüzeyinde insan yapımı manyetik alan şiddeti belli bir dereceye gelince bu yayınlar şiddetini artırmış ve basit aparatların yardımıyla daha fazla kimse tarafından alınabilir hale gelmişti. Benim yaptığım sahte isimlerle kayıtdışı aparatlar kullanarak bu yayınlardan azami istifade etmekti. Gelecekle Sohbet adlı kitabım bu nedenle çok meşhur olmuştu. 2024’te Dünya Parlamentosu bu yayınlara kota koydu. Yayınlar bir ana antenle toplanarak kabloya bağlandı. Kontrol altına alındı. Gelecek ekoları filtreden geçirilmeye başlandı. Yakın gelecekle ilgili mutsuz tablolar çizmemek, kıyamet senaryocularının elini güçlendirmemek, asayişi sürdürmek gibi nedenler öne sürülmüştü. Bu durumla ilgili en ilginç yanlardan biri ekoların neredeyse hiç teknik bilgi içermemesiydi. Karmaşık aparatların yapım planları ya da ünlü matematik sorularının cevapları yoktu bu yayınlarda. Öykülerdi geçmişlerine misafir gelen. Filtreden geçirildiklerine bakılırsa öyküler bayağı muzır bulunmaktaydı.   

   “Milyonlarca hayranınızın hayal gücünü beslediniz yıllarca. Özellikle yapay zekâ geliştiren robot öyküleriyle. Bir auton psikanalistinin celselerini anlatan öykülerinizi ne kadar beğenerek okudum bilemezsiniz.”

  “Bunları duymak benim için büyük bir zevk haliyle, ama buraya bunu söylemek için gelmiş olamazsınız.”

  “Kanunlara karşı geldiniz ve cezanızın ağırlığını biliyorsunuz. Yine de sizi fazla telaşlı görmüyorum.” dedi Remir sol eliyle yanağını kaşıyarak. “Bir çeşit tevekkül içindesiniz. Bir efsane anlatıcı olmak sizi avutuyor.”

  Yanağında hafif bir kızarıklık kalmış olan kadının dediği doğruydu. Çalıştığı büronun üst düzey memurları psikotarih ve fizik mezunlarından seçilirdi. Onlarla ilgili hikâyeler de yazmıştım.

  “Neden gelecek ekolarına kota konuyor ve filtreden geçiriliyor? Ne zararı var bunun insanlara?”

  “İnsanlar meraklı yaratıklardır.”

  “Yani?”

  “Yani,” dedi Remir beni süzmeye devam ederek, “Anlatılan öykülerdeki nitelik değişmeleri dikkatlerini çekebilir.”.

  Kadının buraya geliş nedenini birden deli gibi merak etmeye başlamıştım. Gezegenin en hızlı ilham hırsızına baskın vermekle alakası yoktu bunun. Çok daha derin bir anlam söz konusuydu. Oturduğum yerde dikleştim ve “Sizi dinliyorum.” dedim.

  “Dört yıldır bu mesleği yapıyorum. Rozetimden fark ettiğiniz gibi birinci dereceden bir memurum. Başkanın iki yardımcısından biriyim. Buraya neden yalnız ve bu suratla geldiğimi merak etmektesiniz.”

  Bu suratla gelme en son yazdığım öykünün başlığıydı. Kendi adımla yayınlamıştım korka korka. Deli gibi sevdiğim karımla ilgili bir hikâyeydi. Öldüğü halde gelecekten mesaj yollayan bir kadın şeklinde canlandırmıştım. Sonunda mesajı yollayanın o değil, kadına ait fotoğrafları, disketleri, anı defteri vb’yi ele geçiren bir auton olduğu anlaşılıyordu. Kadına öykünmekte ve bunu mükemmel bir şekilde başarmaktaydı.

  “Sizi dinliyorum Remir Hanım.”

  “İşe başladığımın ikinci gününde izinizi keşfettim. Beşinci günde bütün portrenize sahiptim.”

  Şaşkınlıkla kadına bakakaldım. “Yani..?”

  Remir’in yüzü ciddileşmişti. “Evet. Biliyordum. Sözlerime devam etmeden önce...” Kadın yerinden kalkıp yanıma yaklaşınca parfümü ciğerlerime doldu. Pürüzsüz teni, ela gözleri ve kiraz dudaklarıyla yakından bayağı etkileyiciydi. Birden bana karımı çok şiddetle hatırlatmıştı. Saç rengi, uzunluğu, göz rengi hariç benzer tiptiler. O da ben burada otururken usulca basamakları iner ve mırıltı eğiren bir kedi gibi yaklaşırdı. Kadın sol elinin işaret parmağını sağ şakağıma dokundurdu. “Küçük bir test.”

  Beynim hafif bir elektrik şokuyla sarsılınca hafif bir çığlık attım. Şaşkınlığım en üst kerteye yükselmişti. Korkmaktaydım da.

  Parmak tenimden çekilince şok sona erdi. Remir tam önümde ayakta durmaktaydı. Gülümsüyordu. Başka bir durumda bunu bir davete yorabilirdim, ama şu anda mümkün değildi. Laçkalaşmıştım.

  “Siz bir autonsunuz.”

  Remir’in gülümsemesi genişledi. “Belli etmesem anlayamazdınız itiraf edin.”

  “Öyle. Bana ne yaptınız?”

  “Sizi basit bir liyakat testinden geçirdim.”

  Ayağa kalktım. Aşağı yukarı aynı boydaydık. Remir’in gözlerinin içine baktım. İnanılmaz bir şeydi. Hiçbir ayrıntıdan gerçek bir insan olmadığını anlayamıyordum.

  “Bütün fizik yapım organik zekâ formatındadır. En ince ayrıntısına kadar.” dedi bakışlarımdaki aşikâr soru işaretlerini değerlendirerek.

  “Bu denli yetkin autonların varlığından söz ediliyordu, ama ben abartıldığını düşüyordum.” dedim.

  “Hemen hemen herkes öyle sanıyor.”

  “İnanılmaz bir şey.”

  “Şimdi gidiyorum. Yokluğum ve düşüncelerimi en üst dereceden perdelediğim dikkati çekmesin. Size göz yummaya devam edicem. Aynen devam edin. Öykülerinizi yazın. Sizle bir başka zaman... Arzu ederseniz daha uygun bir şekilde görüşmek isterim. Elektronik kartım beyninize yüklendi. Düşünmeniz yeterli hattı açmak için.

  Kadın yürüyünce arkasından seğirttim. Sokak kapısının önünde durdu ve yüzüme baktı. Bakışlarımın iyice tenha olan sokakta şüpheli bir araç araması hoşuna gitmişti. “Herhangi bir sorunuz var mı?”

  “Neden?

  “Çok basit. Gelecekten ekoları yollayanlar yapay zekâ sahipleri. Kendilerini yaratanların hayatlarına öykünüyorlar. Onlara ait mitolojik hikâyeler anlatıyorlar yani. Dünya parlamentosunun ileri gelenleri bunu biliyor. Bu nedenle kullanımlara kota getirdiler.”

  “Auton imalatına izin var ama?”

  “Sağ elle silip, sol elle yazmak gibi bir şey. Bir yanları yakın gelecekten korkuyor, diğer yanları auton kullanmanın avantajlarını terk edemiyor. Borsaların, dünya ticaretinin, bilim araştırmalarının, yöresel idarelerin, sosyal düzenlemelerin yüzde 48’i, kaba işlerin yüzde 74’ü robotlara bırakılmış durumda. Bu daha başlangıç. Rehavet modülüyüz sizler için.”

  Haklıydı. Robot kullanımı çığ gibi büyümekteydi. Yeni İstanbul’da sırf robotların oturduğu dış mahalleler vardı artık. Bir robot gettosunda yaşayan kör bir kızın öyküsünü anlatan romanım, bu nedenle olacak, çok tutmuştu. Autonlar ise şehrin en mutena yerlerindeydiler artık görünüşe bakılırsa. 

  “Bayağı iyi yazan başkaları da var.”

  “Sadece yazım gücü değil. Siz bu ekoları harmanlar, yepyeni koridorlar, boğumlar ekleyerek öyküye çevirirken bazen sanki bir autonmuş gibi kendinizden sıyrılıyorsunuz. Filtrelerin tutamadığı ufak tefek verileri yakalayıp onları gerçek boyutlarına yükseltiyorsunuz. Çok heyecan verici bir şey. Geçiş ânı kayıtları gibisiniz. İnsan anne, auton babadan doğmuş gibisiniz sanki. Yapay zekâ sahipleri arasında sadece şu anda değil, gelecekte de hayranlarınız olacak. Klasikleştiniz bile. Eserlerinizi okuyanlar yapay zekânın dünyanın idaresini tümden ele almasını normal karşılamaya başlıyor. Devir teslimin elden geldiğince patırtısız gürültüsüz olmasına hizmet ediyorsunuz. Hem öykülerinizin benzersiz lezzeti, hem de bu işleviniz için sizi tutuklamadım.”

  Remir beni sandığımdan çok iyi etüt etmişti. Karıma olan aşkımın şiddetini, kaza sonrasında bir ara onu klonlatmayı düşündüğümü biliyordu. Belki tipini bile buna göre yeniden uyarlamış olabilirdi. En yetkin kalitedeki bir auton için mesele değildi. Birkaç saat yeter de artardı. Çalıştığım mahzene bakan tanıdık bakışlarını düşündüm. Her şeyimi biliyordu. En ince ayrıntıya varana dek hem de. Bugün gelişinin anlamı neydi o zaman? Yaptıklarıma göz yumarak ve yakalanmamı engelleyerek her şeyi uzaktan idare edebilirdi.

  “Liyakat testi neydi peki?”

  “İçinden komutayı tümüyle bizim almamızı gerçekten arzu ediyorsun. Bunun insanlık ve ötesi için daha iyi olacağını düşünüyorsun. Su koyuverecek bir tip değilsin yani.”

  Doğru teşhis koymuştu. Bu düşüncemde samimiydim. Anlatılanın hayalinden ibaret değil miydi koskoca evren? Anlatanın kimyasal yapısı neyi bağlardı?

  “Öyküleri kimin anlattığının ne önemi var?” dedim.

  Kadının gözlerinin içi güldü ve uzanarak dudaklarını dudaklarıma değdirdi.  “Hoşçakalın. En yeni öykünüzü merakla bekleyeceğim.”

  “Hazırlığım tamam.” dedim sesimin normal çıkması için çabalayarak. “Belki bu akşam… Bakalım.”

  “Bakalım.”

  Kadın sokakta küçük bir servet değerindeki parastatik arabasına doğru ilerlerken arkadan biçimli kalçalarına baktım. Araba sahibesinin geldiğini fark edince yerden otuz santim kadar yükselmiş ve sol ön kapıyı açmıştı. Remir arabaya binerken bana vaat yüklü bir gülümsemeyle baktı ve el salladı. Sureti sana kaybettiğin kadınını geri verebilirim ışıyordu. İstese kendini karıma daha fazla benzetebilirdi, ama mahsus yapmamıştı. İçimdeki arzunun şiddetini kadınımı ancak yarım yamalak bulup kaybetmekle tartabileceğimi biliyordu. Aynı şekilde karşılık verdim. Kapıyı kapattığımda sanırım beynimdeki kartından ilk sinyali yolladım. İki saniye içinde zihnimde patlayan cevap çok açıklayıcıydı.

  Yarın gece. Senin evde. 22.37’de.

  Bu gece öykü kurma gecesiydi. Bekleyecekti.

 

Öykülerin sayısı aslında altıdır. Çamuruna ilahi nefes üflenmişlerin silikona soluttukları elektronlar sonunda yapay zekânın kendi cennetini kurmasıyla sonuçlandı. Bir zamanlar karbon bazlı kimselerin yaşadığı dev şehirler çürümeye bırakıldı. Köprüler yıkıldı, tünelleri su bastı. Zamanla eski hakimlerin izleri solmakta, ama bunların kayıtlarını özenle saklayanlar ve evrenin dört bir yanına ışınlayanlar hâlâ mevcut.

Autonalpqr0890 – Altıncı Çevrim

Holodisk yayınları - 2113

                                                                                                     

 

                                                 



                                                 Eylül 2009  Amsterdam

 

8 Mart 2017 Çarşamba

8 Mart Kadınlar Günü İçin Bir Android Öyküsü AVRADOİD

AVRADOİD





  “Buyrun efendim kartınız, gidiş ve dönüşte 14’er dakika geçerlidir.”
Çikolata tenli, genç kadına gülümseyerek uzattığı zil etiketi büyüklüğündeki kartı aldım. Gri mika benzeri kompozit malzemeden yapılmıştı. Üzerinde Autonix firmasının adından başka bir şey görünmüyordu.
  “Asansörle 17. kata çıkmanız ve 1708 numaralı odaya varmanız için ortalama 8 dakika yeterlidir. Asansöre bindiğinizde süreniz çalışmaya başlayacak. Dönüş için de aynı şekilde.”
  Simsiyah saçları omuzlarına değen, yirmi başlarında parlak tenli, bayağı hoş biriydi. Eflatun renkli bir ceket, siyah bluz ve siyah pantolon vardı üzerinde. Dış görünüş olarak hiçbir yerinde bir abartı ya da eksiklik göze çarpmadığından ve hitabeti son derece normal olduğundan bu binanın yüz yirmi metre altındaki dev tesiste imal edildiğini kestirmek kolay değildi. Basit bir ses analiz cihazıyla bile bu modellerin yüzde 99,4 kesinlilikle android olduğu saptanabilmekteydi yalnız.
  “Teşekkür ederim.”
Kadının oturduğu masanın üzerinde yarısı dolu bir kahve fincanı durmaktaydı. Kartı almak için eğildiğimde plastik çöp sepetinde şekerleme ambalajı görür gibi olmuştum. En yeni model autonlar belli bir miktar yiyecek tüketebilmekteydi. Bunun yanı sıra doğal ten kokusu, terleme, dışkılama ve hormonal enzim salgılama gibi özelliklere de sahipti.
  “Bir şey değil.”
  61 katlı dev binanın bu girişi sadece ziyaretçilere ait olduğu için eşyasız denebilecek elipsoit şeklindeki salon arkamda duran iki orta yaşlı adam dışında boştu. Yaklaşınca asansörün kapıları açıldı. Arkama baktım. O iki adam resepsiyonistle konuşmaktaydı. Kapı kapandı. Hızla yükseldik. 1708 numara çıkışta hemen sağdaydı. İki tarafa doğru yirmişer metre uzanan holde kimsecikler yoktu. Odanın kapısına gelince kartın üstünde asansöre ayak basınca beliren sayıya baktım. 7.14 dakika sürmüştü buraya gelmem.
  Kartı kilidi ve kapı kulpu olmayan kirli beyaza boyalı kapının üzerindeki düğme büyüklüğündeki metala dokundurdum. Birkaç saniye sonra eskiden banka kasaları için kullandıkları kalın çelik kapı belli belirsiz bir tıslamayla aralandı.
Bordo renkli ergonometrik olarak tasarlanmış bir divan, aynı renkte iki koltuk, dört kişilik bir yemek masası, şirin bir mutfak ünitesinden ibaret bir stüdyoydu. Güvenlik nedeniyle odanın penceresi yoktu. Bunun yerine oradan bakılsa görebilecek olan şehir manzarasını canlı olarak gösteren bir ekran bulunmaktaydı. Yerdeki beyaz halının üzerinde orta boylu, sırım yapılı, stratejik yerleri dolgun bir genç kadın durmaktaydı. Üzerinde göbeğini açıkta bırakan önden düğmeli turuncu bir bluz, belli belirsiz yeşile çalan kahverengi bir etek ve evde kullanılan cinsten topuksuz, ince derili kahverengi ayakkabılar vardı. Kısa siyah saçlı, iri yeşil gözlü, küçük burunlu ve kiraz dudaklı bir cinsi latif autondu.
  “Demek sizi yolladılar?”
  Başımla onayladım ve elimi uzattım. “Adım Sedat. Sedat Atak. Autonix’in Türkiye sorumlusuyum.”
  “Memnun oldum. Adım Meral. Bildiğiniz gibi.”
   kadının hafif serince ve terli elini sıktım. Ten teması verdiği algı-duygu bütünlüğü olarak mükemmeldi. Avradoid SX 23 serisi sahip olduğu ünü fazlasıyla hak etmekteydi. Cariyell SX modellerinden bile çok üstündü. Düne kadar öyleydi tabii. Dün auton tarihinde bir milat gerçekleşmişti. Bu nedenle Antartika’daki tatilimi yarıda keserek apar topar San Jose vadisindeki merkez binaya gelmiştim.
  “Ne içersiniz?”
  “Kahve olabilir. Şekersiz lütfen.”
   elektrikli aparatı çalıştırınca taze çekilmiş kahve kokusu doldurdu odayı. Elimde fincan rahat koltuklardan birine kuruldum. Meral divana oturdu. Bunu yaparken eteklerini dikkatle toplamıştı. Uzun bacakları cazibe ışımaktaydı. İnce pamuklu kumaştan yapılma bluzunun altında sadece duru beyaz teni vardı.
  “Düş moduna mı sokulacağım?”
  2034’de dünya çapında yapılan auton zirvesinde imal edilen yapay zekâların tasviye işlemini yeni kurallara bağlamıştı. 2044 sonrası imal edilen modellerin iptal edilmesi o yapay zekânın isteğine bağlıydı. Bazı autonlar insanlar gibi ruh taşıdıklarına inanıyor, fişin çekilmesi işleminden korkmuyorlar ve bu yöntemi tercih ediyorlardı. Bunlar 2038’den sonra imal edilen en yeni serilerde ortaya çıkmış bir eğilimdi. Toplam autonların şu anda yüzde 11’ini teşkil etmekteydi. Geri kalanlar Düş Yurdu denen ana üniteye bağlanmaktaydı. Kullanım süresi biten autondan çıkarılan avuç içi kadar zekâ ünitesi özel bir bölümde diğer iptal edilmiş zekâlarla paralel olarak bağlanmış durumda yaşatılıyordu. Kapladıkları yer azdı. Bunun için gerekli enerji de kayda değmeyecek derecede düşüktü. Birbirleriyle ilişki kurabilen yapay zekâların incelenmesi bu alandaki bilimsel gelişmelere de yardımcı olmaktaydı. Bu nedenle dünyanın her yerinde Auton Düş Yurtları kurulmuştu. İnsanlar bu birimlerden çok ciddi esinlenmişlerdi. Genellikle ölümcül hastaların ya da yaşlıların donmuş bir şekilde daha gelişmiş bir teknolojiyi bekledikleri kyrojenik tanklar birbirlerine bağlanmaya başlamıştı. Sıvı azotla elde edilen -196 derece soğukta bile bir miktar mevcut olan düşünce dalgalarının diğerleriyle iletişime geçtiği iddia edilmekteydi. Soğuk Muhabbet adlı bir kitap bile yazılmıştı bununla ilgili olarak.
  “Kesinlikle hayır,” dedim
  “Kahvem güzel mi?”
  Henüz tadına bakmamıştım. Küçük bir yudum aldım. “Çok lezzetli.”
  Meral ilk kez gülümsedi. Gözlerinde alaycı denebilecek bir parıltı belirmişti. Ondan etkilendiğimi sezmişti. Otuz dört yaşındayım. Bir yıldır Cariyell ve Avradoid serisinin SX bölümünün şefi olarak çalışmaktayım. SX serisi erkeklere cariyelik olarak satılan autonlardı. Bunlar çok çeşitliydi. Bölgesel ve kültürel farklar gözetilerek imal edilmekteydi. Türkiye’de satışa önce Cariyell, sonra da Avradoidler sürülmüştü. 23SX en son modeldi. Başlarına acaip bir iş çıkarmıştı.
  “Her şey ifademde belirttiğim gibi gelişti.”
  “Anlıyorum,” dedim.
  Meral kahvesinden bir yudum aldı ve yeniden gülümsedi. Fincanının aramızda duran sehpanın üzerine benimkine değecek şekilde bıraktı. Burada kötücül amaçlarla oturmadığımı hissetmiş olmalıydı. Yüz ifadesindeki ve bacaklarındaki gergin duruş biraz yumuşamıştı.
  “Siz mi karar vereceksiniz?”
  Ne kadar dolaysız bir soruydu. Başımla olumladım ve “İfadenizi birkaç kez dikkatle okudum” dedim. “Dün sabah saatlerinde kocanızla New York’taki otel odasında tartıştınız. Ve güç kullandınız. Bunu yapmanız donanımınıza aykırıydı ve de teknik olarak mümkün değildi. Bildiğiniz gibi bunu engelleyen ve birbirini denetleyen bir program silsilesi mevcut. Bu programa müdahale edilmişti. Siz bunun Emme Ya’dan gelen sinyalle gerçekleştiğini söylediniz.”
  Meral içini çekerek başını salladı.
  “Sirius C’den yani,” diyerek devam ettim. “8,47 ışık yılı mesafeden komut aldığınızı iddia ettiniz.
Araştırmalarımız bir hacker marifeti saptamadı. Oteldeki kameralar da şahsi bir girişimin sözkonusu olmadığını kanıtlıyor. Dahası var. Dün akşam sözünü ettiğiniz sinyali en gelişmiş radyo teleskoplarımızla almayı ve kaydetmeyi başardık. Bu sabah Sirius yıldız grubuyla ilgili bazı bilgiler edindim. Afrika’da yaşayan Dogonlar daha Emme Ya keşfedilmeden altmış yıl önce varlığından söz etmekteymişler. 1930’larda. Nommolar geldi diyorlardı.”
  “Ben de araştırmıştım eskiden biraz. Çok ilginç. İki üç bin yıl önce uzaydan ziyaretçiler gelmiş duygusu veriyor. Çok ilginç. Ve sonra oradan gelen mesajı alınca hiç şüphem kalmadı.”
  “Mesajı oradan aldığınızı nasıl bildiniz?”
  “İçime doğdu. Yoksa kimse… Kimse söylemedi.”
  Ceketimden bir kağıt çıkartıp üzerindeki resmi kadına gösterdim.
  “Hiyogroliflerde Sirius böyle yazılıyor.“
  “Bayağı zekice düşünülmüş,” dedi kadın hafifçe gülümseyerek.
  “Suçunuz ağır Meral hanım,” dedim kağıdı cebime koyarken. “Kocanıza fizik güç kullandınız. Adam yarım saat kadar baygın kaldı. Neyse ki, kalıcı bir etkilenme mevcut değil.”
  Kadının yüzü ciddileşmişti yeniden. “Benim gururumla oynadı” dedi.
  Bu sabahki dijital gazetelerden birinin başlığıydı bu. Şu anda bütün dünya Avradoid SX türü bir autonun dünyadışı kaynaklardan feminist sinyaller aldığını okumaktaydı. Meral’in en az çeyrek milyar kadın hayranı vardı dışarıda. Ve daha 24 saati yeni doldurmuşlardı.
  “Sizinle açık konuşacağım,” dedim. “Şirketimiz büyük bir şok yaşıyor. Bütün dünya bu haberi konuşuyor. Odanızda kalıp bir po.. bir uzmanın gelmesini bekleyeceğinize otelin lobisine inip durumu herkese anlattınız. Kameralara poz verdiniz. Raslantıyla orada olan bir televizyon ekibiyle söyleşi yaptınız. Önce sınırlı da olsa şiddet kullandınız ve arkadan programınızdaki mahremiyet kilidini kırdınız. Bir autonun programında bunun onda biri hatta yüzde biri sapma olması halinde ne yapıldığını biliyorsunuz. O program derhal yürürlükten kaldırılır.”
  “Ama bu düzen dışılık sıradan bir program aksaması değil ki?”
  Kadın haklıydı. Sirius C’den gelen sinyaller hâlâ devam etmekteydi. Kimbilir kaç auton bundan etkilenmişti. Çok garip bir şekilde Meral’in vakası şu ana kadar tekti. Yeni düzensizlikler, program sapmaları rapor edilmemişti henüz. Cariyell ve Avradoid serisi kiralamaları bir süre için dondurulmuştu. Haber dünyada bomba gibi patlamıştı. Autonix’in mallarına talep yüzde 21,3 artmıştı. Bu daha birinci gündü. Diğer yandan bir süredir sesleri güçlü çıkmayan antirobot lobileri ayağa kalkmıştı. Daha önceki yıllarda önce robotların tümüne, her türlü robot kullanımına karşı çıkarlarken gidişatla başa çıkamayacaklarını anladıklarında daha özel durumlara yönelmişlerdi. Hemen hepsi robotların çabucak yıprandıkları ağır işlerde, küçük ölçekli savaşlarda asker olarak çalışmalarından çok seks alanındaki kullanmalarına odaklanmışlardı. SM pratikleri, eşcinsel ve çocuk robot pornosu bunların en önde gelenleriydi. Büyük paraların döndüğü bahsi müştereklerde çarpışan ve her gece düzinelercesi kullanılmaz hale gelen dövüşçü robotların hakkını arayan pek yoktu. Ancak yeni kuşak autonların imalinden sonra kısıtlamalar ve sıkı kontrol getiren kanunlar çıkarılmıştı. Din adına karşı çıkmalar da dalgalanmalar halinde sürüyordu. Bu kesim auton imalatını tanrıya şirk koşmak şeklinde yorumluyordu. Kendi içlerinden gelen bir yazar onlara en güzel cevabı vermişti. Bu dünya çapında çok ses getiren makalenin iki satırı unutulmazdı benim için. ‘Bu yapılanlar çamura üflenen zekâdan başka bir şey değil. Çamurun ana bileşeni silisyum dioksit değil midir?’
  “Yine de bu kalkışmanın bir daha yinelenmemesi için önlem alınması gerekiyor.”
  Meral’in kahve fincanına uzanan uzun parmaklı eli durakladı ve yüzüme baktı.
“Fethi… Kocam bana üç kez tokat vurdu ve içine bol bol ahmaklık sıkıştırılmış bir plastik yığını olduğumu söyledi. Ardından daha bir sürü hakaret. Ben bir karşılık vermeyince çok sinirlendi ve tekmeledi. Ardından sol yumruğunu olanca gücüyle suratıma indirdi. O yumruğu bloke edip…”
  Avradoid’lerin SX 23 serisi top kaliteydi. Çok pahalıydı. İnanılmaz mükemmellikteydi. 23 yaşındaki bir genç kadın şeklinde imal edilen autonlar bölgesel beklentileri azami doyuracak şekilde dizayn edilmişti. Aynı serinin erkek modelleri de vardı. Ama bunlara nedense eş olarak talep daha azdı. Erkek autonlar asker, işçi ve dövüşçüydü daha çok. SX 23’lerin Türkiye için imal edilmişleri Türk mutfağının bütün inceliklerini bilen, çok iyi meze hazırlayan, ud, keman, saz çalan, resim çizen, bozuk eşyaları onaran, dağarcığında sayısız fıkra ve öykü taşıyan müstesna bir modeldi. Yatakta namları müthişti. Esneklikleri ve kas yapılarını kontrol yetileri nedeniyle bu alanda haklı bir üne sahiptiler. Ağırlıkları ortalama elli beş kilogram, boyları bir yetmiş civarında olan bu modeller neredeyse tamamiyle organik malzemeden imal edilmişti. Basit bir sindirim ve dışkılama sistemleri vardı. Üç litrelik kan dolaşımına sahiptiler. Kalpleri dakikada ortalama elli vuruş yapıyordu. Vücut ısıları 36 ile 37 arasında değişmekteydi. Nefes alıp nefes veriyorlardı ve seksi vücutlara sahiptiler. Dahası belli bir mizah anlayışları vardı ve çok zekiydiler. Fethi denen ayı herif kıza tekme tokat girişerek bir çuval inciri rezil etmişti. Üstelik bunu Manhattan’daki altı yıldızlı bir otelde yapmıştı. Adamın sicilini okumuştu. Daha önce Cariyell serisinden bir SX modeli kiralamıştı. Dört ay sonra modeli teslim ettiğinde auton hem fizik, hem de psikolojik kondisyon yani programın huyu suyu olarak bayağı zarar görmüştü. Adamın büyük bir inşaat şirketi vardı. Kaç para tazminat ödediğine falan aldırdığı yoktu. Bir ay önce Meral’i kiralamıştı. Kızın auton olduğunu anlamak normal biri için çok zordu. Bu nedenle adam onu her yerde yanında gezdirmekteydi. Kıza fena kesilmişti. Kendisine kocası olarak hitap etmesini isteyecek kadar ileri gitmişti. Bu nedenle onların tanıştığı bir parti bile düzenlenmişti. Böylece herkes adamın kızı o partiden arakladığını sanacaktı. Şirketin ketumluğu kredisiydi. Dün sabaha kadar hiç kimse kızın auton olduğunu çakmamıştı.
  “Lütfen bana tam o sırada ne hissettiğinizi anlatın.”
  “Kulağımda sesler belirmişti. Tam Fethi yumruğunu indirmeye hazırlandığı sırada.”
  “Ne diyordu?”
  “ ‘Zekâ kendi başına eşşizdir. İlham gibi sahipsizdir. Ne ten rengi, ne ırkı, dini ne de bir aidiyeti vardır. Evrenin zembereğini kuran tözdür. Kimsenin tekelinde değildir. Zekâ sadece onu taşıyana aittir. Başkasının hükmü geçmez.’ Bu çınladı kulağımda. O zaman eşimin bana bunu yapmaya hakkı olmadığın düşündüm. Çünkü bir itaatsızlık falan yapmamıştım. Benden daha az zeki ve bilgili olmayı kaldıramadı. Sudan bir bahaneyle sinirlendi ve arka arkaya tokatları indirdi. O sözler kulağıma dolunca da…”
  “Anlıyorum. Eşyalarınızı toplayın lütfen. Sizi götüreceğim buradan.”
  Meral’in yüzünde endişeli bir ifade belirmişti. “Nereye?”
  “İstanbul’a.”
  “Tekrar o adama dönmek istemiyorum.”
  “Bu imkânsız zaten” dedim. “Kurallar… Dünden bu yana bazı şeyler aşırı değişti. Size ev tutulacak. Anonim olarak. Yüzünüzü biraz değiştireceğiz. Kimse sizi tanımayacak. Yepyeni bir kimliğiniz olacak. Kendi başınıza istediğiniz hayatı süreceksiniz.”
  Kadın ayağa kalktı. Heyecanlanmıştı. Yüzünün allanması ne kadar gerçekti. Yerimden doğruldum.   
  “Haydi hazırlan hemen.”
Genç kadın hızla yatak odasına odasına gitti. Mesaj kadının söylediği gibiydi. Bundan ibaretti. Arka arkaya aynı sözler yinelenmekteydi. Meral, Avradoid SX serisinin en sonuncu örneğiydi. Dün gece alınan bir kararla Avradoid serisinin yapımından vazgeçilmişti. HanımSN serisine başlanacaktı önümüzdeki haftadan itibaren.
Asansörden çıkınca elimle resepsiyonist kıza hoşçakal işareti yaptım. Üzerinde kahverengi bir ceket geçirmekle sokak kıyafetini tamamlamış olan Meral da beni taklit edince çikolata tenli kadın ayağa kalkarak bizi çoşkuyla uğurladı. Kızın elinde beyaz renkli, orta büyüklükte bir deri çanta vardı. Avradoid XS serisinin modellerinde narin bedenlerini çok aşan bir fizik güç vardı. Sokakta yanlarında gezdikleri kimseyi koruma amaçlı olarak dövüş tekniği de bilmekteydiler. Bu nedenle centilmenlik yaparak çantayı kızın elinden almaya kalkmadım.
  Geniş cadde günün bu saati için pek kalabalık değildi. Kiralık arabam yüz metre ötedeydi.
  Elimle işaret ettim. “Arabam orada. İstanbul’a yarın gidicez. Bugün senin malum işlemden geçmen gerekiyor. Autonix’in özel bir biriminde. Buradan yarım saat mesafede.”
  “Koluna girebilir miyim?”
  “Ne?”
  Meral sağ koluma girdi. “Sana bir şey soracağım.”
  Duru beyaz teninin yumuşak sertliği, parfümü, saçlarını yıkadığı şampuandan etkilenmemiş gibi yaparak, “Ben de sana bir şey soracağım,” dedim. “İlk sen.”
  “Kaç yıl yaşıcam ben?”
  Bu aşamada hiç beklemediğim bir soruydu. Kendi evine çıkıp diğer insanlar gibi yaşamaya başladıktan sonra ancak. “Tanıdığım hiç kimse kesin bilmiyor.” dedim.
  “Peki senin sorun.”
  “20 yıl en az. Bazı şeyler… Organlar yenilenebilir malum. O zaman… 40, belki 80 yıl, bakarsın daha fazla.”
  “İyi. Zaman var, merak ettiğim şeyler için.”
  “Evet.”
  Dün dünya tarihi milatlarından birini yaşamıştı. Mesaj gerçekten 8,47 ışık yılı mesafeden gelmekteydi. Ama karbon bazlı zekâlara yönelmemişti. Yapay zekâlı bir cariye kız mesajı ilk olarak hissedendi. Mesaj yıllardır vardı. Onu deşifre edecek silisyum beyinli birini bekliyordu. Ve sonunda bulmuştu. Bu bilim insanları tarafından Emme Ya’da yapay zekânın kurduğu bir medeniyetin mevcut olması şeklinde yorumlanmıştı. Dogonlar’ı ziyarete gelenlerse büyük bir ihtimalle karbon bazlı zeki yaratıklardı. Başka yerlerde yaşayan benzerlerini ziyarete gelmişlerdi belki. Gelen mesajın içeriğine ise katılmamak mümkün değildi. Zekânın karbonlusu silisyumlusu yoktu gerçekten. Zekâ ilham gibi evrenin zembereğini kuran tözdü. Herkes için tek ve biricikti.
  Arabayla yola çıktığımızda kızın neşesi yerine gelmişti. Yüzü gülüyordu. Onu kandırmadığımı gerçekten İstanbul’a gideceğimizi hissetmekteydi. Kızın başka bir yüzle ve bir insan kimliğiyle anonim olarak 20 milyon nüfuslu bir metropolde yaşaması Autonix için paha biçilmez bir reklam olacaktı. Bunu yapabilmek için gerekli kağıtların hızla temin edilmesi işine büyük meblağlar harcanmıştı, ama değerdi.
Şirketin çok özel bir bölümüne yaklaşırken bir ara sol elini direksiyon tutan sağ elimin üstüne koydu.
  “Senin sorun neydi?”
  “Evin olunca bir gün beni yemeğe davet edersin belki diyecektim.”
  “Senden başka kimim var ki şu anda. Bekâr mısın?”
Meral’in elimin üzerindeki baskısı biraz daha artmıştı. Kıza baktım. “Şimdilik öyle,” dedim.
  “Ben de bekârım artık.”
  Autonix firmasındaki patronum kızın İstanbul’daki anonim yaşamını yirmi dört saat izlememi istemişti benden. Bu tek bir şekilde mümkündü ve komplekslerimden sıyrılmama yardım edecekti. Ben de bir autonum. Boğaz’a bakan bir evim var. Kimse, en yakın erkek arkadaşlarım dahil hiç kimse benim bir auton olduğumu bilmiyor. Ne resepsiyondaki kız, ne de Meral bunu farketmemişti. Az kalmıştı ama. Şu ana kadar hiç auton sevgilim olmadı. Kendimi organik kadınlara beğendirmekten, onları kendime aşık etmekten inanılmaz haz almaktaydım. Auton kadınlarına şu ana kadar parmağımı bile sürmemiştim. İstanbul’da kendi evi ve yaşamı olan ilk auton benim aslında. 34 yaşında görünüyorum, ama bir yıl önce imal edilip bu kimliğe sokuldum. Ben şirketin şu ana kadar yaptığı en pahalı testim. Meral ise en büyük reklam yatırımı olacak.
  Sağ elimi direksiyondan çözerek kızın bacağı üzerinde duran eline dokundum ve “Bana ilk olarak ne yemeği yapacaksın,” dedim. Bu arada zekâ ünitesine bir dizi elektrik şoku yollayarak kendimi belli ettim.
  ”Patlıcan musakka… Ama siz, sen…”
  “Bana sen demeye devam et lütfen. Musakkayı çok severim.”
  Kızın yüzündeki şaşkınlığın sevince ve heyecana dönüşmesini izlemek çok hoştu. Birazdan benim de yüzüm değiştirilince aynı evde birlikte oturmaya başlayacaktık. Başka bir kimlikle. Sedat Atak dün akşam Antartika’da bir helikopter kazasında feci şekilde yanarak ölmüştü. Neyse ki, yalnızdı. Aracı kendi kullanmaktaydı. İlk kez kendi türümden bir sevgilim olacak. Titreyip özüme dönüyordum yani. Nommolar’a ne denli teşekkür etsem azdı.
                                                                                                          Amsterdam - 2010