28 Ağustos 2020 Cuma

TOZLUTA

 

                                                 Aybala’ya



Tozluta

 

  İsmet Berdemir beş gün önce öldü. Bedeni bir buçuk saattir toprağın altında. Katili benim. Hırslı, aşırı kıskanç, acımasız, kötücül ve kendini beğenmiş biriydi. On sekiz yıl önce babamın ölümüne neden olmuştu. İntikam soğuk yenmesi gereken yemektir derler. Öyle yaptım. Dindar değilim, ama tanrının varlığına ve onun zihninin bir bileşeni olduğuma inanırım. Sabrımın geçen zamana yaptığı basınç karşıma akıl almaz nitelikte bir imkân çıkardı. Onu kullandım ve babamın katilinin soluğunu kestim. Polisin modern araştırma laboratuvarları için tek bir iz bile bırakmadım. Kendisine beslediğim kin herkes tarafından bilinmekteydi. Buna rağmen kimse benden şüphelenmedi. Az önce cenazesinde de bulundum. Dostu azdı. Sevmeyenleri yüzümde kendi düşüncelerini okumak için beni sık sık süzdüler. Onları hayal kırıklığına uğrattım istemeden. Sakindim. Rahatlamıştım. Sonunda derimin altında tenimi yakan ve kaşındıran zehirli dikenlerden yapılma alt deriyi söküp atmıştım. Mutluydum ve değişimin tadını çıkarmaya hazırdım.

  Kızlarağası Hanı’nın Cevahir Bedesteni bölümüne girince cenaze nedeniyle kapattığım dükkânımın önünde limon sarısı bir döpyes, aynı renkte topuklu ayakkabı, takmış takıştırmış orta yaşlı bir kadının durduğunu gördüm. Vitrindeki eski parfüm şişesi kolleksiyonuna vurulmuştu. Beş yıldır bu mesleğin içindeyim. Nesnelere vurulmanın ne olduğunu iyi bilirim. Hem kendimden, hem de müşterilerimden.

  “Merhaba, ben de tam gitmek üzereydim.”

  O nesneden sıyrılma gücüm var temennisi sözleri. İsteğine vites küçülterek fiyatı kırma taktiği.

  “Tam vaktinde geldim desenize.”

  Kadının bol fondötenli yüzünde gülümseme belirirken, ela gözleri bir tedbirlilik haliyle ışımaktaydı. Yenilenen algı sistemimle kadının her bir azasına ayrı ayrı bakabilmekte, hepsini bir arada görebilmekteydim.

  “Hava bulutlu. Yanıma da şemsiye almamışım.”

  Elimle holün bitimindeki kapıyı işaret ederek, “Daha bir iki saat yağmaz merak etmeyin.” dedim.

   Kadın gözlerini yüzümden ayırmadan başını salladı. “Belki...”

  Kapıyı açıp müşterimi içeri buyur ettim. Çocukluğunu altmışlı yetmişli yıllarda yaşayanlar dükkânımda nostalji zerreleri solurlardı. O sıralarda kullanılan ve çok büyük bir kısmı çoktan çöpü boylamış eşyaları bir arada görenler minik bir gençleşme şokuyla sarsılır, ama talip oldukları nesnenin aslında pek makul olan fiyatını duyduklarında kırk küsur yıl önce beş liraydı ayol demeden duramazlardı.  

  Nimet hanımın çantasında sekiz yüz yirmi altı lira vardı. İstediği şeyin fiyatı sekiz yüzdü. Mümkün olduğu kadar fiyatı kıracak ve sonunda şu elli parçalık parfüm  koleksiyonunu alıp evine götürecekti. Sadece çantasındaki paranın miktarını değil, düşünce ekranında kıpırdaşan şeyleri de sezebiliyordum. Geliniyle çok sıkı kapışmışlardı geçen hafta. Pişmandı. Biricik oğlu sevmiyordu böyle şeyleri. Belki kadına da buradan artacak parayla bir şeyler alıp havayı yumuşatmayı deneyebilirdi. Evet. Öyle yapacaktı.

  Bunları nasıl mı biliyorum? Çünkü İsmet Berdemir’den ölesiye nefret ediyordum ve onu bertaraf edecek olanla her türlü paktı imzalamaya hazırdım. Tabii böylesini hayal bile etmem mümkün değildi. Sabah uyanınca gözlerimi bir parmak şaklatmasıyla uçuşuverecek bir gerçekliğe açıyorum duygum hâlâ yatışmadı. Durmadan aynada eski yüzümün tıpa tıp aynısını bulmanın şaşkınlığını yaşıyorum.

  Çocukken evdeki Tokalon marka pudra kutusunun üzerindeki bir resimden korkardım. Tokalon Petalia pudraları kutusunun üzerindeki gülümseyen, saçları siyah küçük bone altında gizli duran, cinsiyetini kestiremediğim kimseden korkardım. 1930’larda bir Fransız firma tarafından üretilen pudra kutusunun üzerindeki Pierrot’nun siması rüyalarıma girer ve uykularımın içine kâbus tohumları ekerdi. Sürekli olarak bu kutuyu yok etme hayalleri kurardım. Her şeyi kökten değiştirecek olan çözüm bu kutulardan biriyle geldi.

  Üç ay kadar önceydi. Meral adında Alsancak’tan tanıdığım yaşlı bir müşterim ablası vefat edince ondan kalan bazı eşyaları görmem için bazılarını dükkânıma getirmişti. Bu kutuyu hayatımdan çıktıktan bunca yıl sonra tekrar gördüğümde eski korkularım depreşmedi. Çocukluk duygularım travmatik değildi. Unutmuştum hatta.

Sadece şaşkınlık. Şaşkınlık ve birşeyler olacak sezgisi. Beynin ücra köşelerindeki bir kaşıntı.

  Getirdiklerini tümüyle birlikte satın aldım. Karton kutu haftalarca vitrinde durdu. Kimse ne olduğunu bile sormadı. Bol bol bakıyor, ama üzerine konuşmuyorlar gibi bir duygu edinmiştim. Bir gün seksenine merdiven dayamış bir kadın geldi. Kutunun fiyatını sordu ve paketlememi rica etti. Pierrot resimli kutu gidince kendimi bir garip hissettim. Kızını gelin veren bir anne gibiydim sanki.

  Dükkânda kapağını açtığım an canlanıyordu sık sık gözümde. İçinde uçuk kahverengi toz vardı. Bir tutamcık toz. İçimden gelen bir hisle tozları çöpe dökmedim. Yıllarca gıda mühendisi olarak çalıştım. Yarım yüzyılda kimyasının, özellikle renginin değiştiğini, biraz topaklandığını düşündüğüm pudrayı görmekten ve dokunmaktan haz duymaktaydım. Evet. O gün ilk kez dokundum. Parmağımın ucunda beliren minik elektrik şoku bedenim tarafından soğuruluverdi. Hoş bir duyguydu. Susuzken ilk yudum serin suyun boğazdan aşağı inmesi gibi. Aramızda bir bağ oluşmuştu. Travmatik yerden değildi. Zamanında bu kutudan korkmuş ve bunu atlatmıştım. Daha derin, gönüle nakışlanmış bir bağ gibiydi. Özlemeye başlamıştım. Bazen sabahları kapıyı açarken o kutuyu masamın üzerinde görebileceğimi hayal ederdim.

  İki hafta sonra dükkânıma genç bir bayan geldi. Yanında kendi gibi kızıl saçlı olan beş yaşlarındaki oğlu vardı. İki hafta önce gelen yaşlı kadının torunuydu. Kadın adını söylemişti, ama unutmuştum. Meliha hanımın iki gün önce vefat ettiğini evde kondan kalan bazı eşyalar olduğunu, istersem gidip bakabileceğimi söyledi. Genellikle eşyalar buraya ayağıma gelir. Çok özel durumlarda evlere giderdim. O kutunun hatırına dükkânı kapatıp kadınla beraber gittim.

  Meliha hanım Fuar’ın Lozan kapısına yakın oturuyordu. Hava güzeldi. Yolda sohbet ederek yürüdük. Kadın Meral hanımın ablasını da tanıyordu. Bahsi açıldığında ‘Anneannem gibi o da uykusunda öldü. Nefes tıkanması.’ dedi. İkisi de seksenini devirmiş insanlardı. O yaşlarda ölüm her an çat kapı içeri girebilirdi.

  Çatı katı odasında Meliha hanımdan kalan iki mukavva kutu dolusu eşya vardı. Kadın öldükten sonra torunu ve kocası buraya kaldırmışlardı. Eski takılar, 45’lik plaklar, üstleri kristal cam süslemeli düğmeler ve kozmetik malzemesi kutularından ibaret küçük, zevkli ve para eder bir koleksiyondu. Özellikle de parfüm şişeleri.  

  Kadın bir ara aşağıya indiğinde yukarıda yalnız kaldım. Üzerinde Pierrot’nun olduğu kutuyu alıp eski ve tozlu bir masanın üstüne koydum. Kapağı açtım. İçinde o tozları bulamayacağımdan korkmuştum. Duruyordu.

  Meliha hanım kutuyu satın aldığında açıp içine bakmamıştı. Ağırlığından boş olduğu belliydi, ama bunu biraz garip bulmuştum. Acelesi var gibiydi. Kadının sonradan bu kehribar rengi granüle tozları görmüş olduğunu düşünmekteydim. İnsanın 150 lira verdiği kutunun içine bakmaması mümkün müydü? Bu tür eşyalara meraklı birinin hele.

  Parmağımla tozlara dokundum. O tanıdık şokla birden içimde yabansıl bir dirilme hissettim. Aklım ve bedenim hızlı bir değişiklik geçirmekteydi. İlkinden çok farklıydı. Zihnim kedinin sırtını kabartması gibi bir teyakkuz haline geçmişti sanki. Kapalı, ya da yapışık duran kompartımanlar açılıyordu idrak odamın içinde. Algı gücüm evren gibi hızla genişlemekteydi. Bunu çok açıkça hissetmekteydim. Kendi iddiasız kadın bedenimin içine sığamaz hale gelmiştim. Bedenimin genişleyip büyüyerek çatı katı odasına sığmaz hale geleceğini hayal etmekteydim ki, onu gördüm.

  Tozun içinden dışarıya süzüldü. Daha doğrusu hep öyleydi, ben bunu görebilir duruma gelmiştim. İnsan şekilli değildi. Bütün odayı dolduran, her hücreme dokunan bulutumsu bir yaratık gibi algılıyordum.

  “Gene beraberiz.”

  “Kimsin sen?”

  “Bir hayat nüshasıyım. Bu dünyanın mamulatıyım merak etmeyin. Evrim eğrisindeki minik sıçramalardan biri.  Kendimle varım. Zihin etkinliğimin tesirindesin şu anda.”

  “O iki yaşlı kadın?”

  “Rüyalarında ahiret yolculuğu yaptılar.”

  “Onları sen mi..?”

  Zihnimin içinde tozun sesini dinlerken aşağıya giden kadını hatırlayıp basamaklara baktım. Geldiği yoktu. Keskinleşmiş algılarımla iki kat aşağıda kadının telefonla konuştuğunu duyabilmekteydim.

  “Çok yaşlı ve hastaydılar. Beni hissediyorlardı, ama ruh kapları çok eskimişti.”

  “Yani?”

  “Seni dinledim. Düşüncelerini, hayallerini, gönlünün en kapalı kapılarının arkasındaki paslı sürgülerin çekilme sesini.”

 Anlattıklarında varlığıma yönelik bir tehdit algılamıyordum. Benden bir şey istediği kesindi yalnız.

  “Sonra?”

  “Sana en çok istediğin iki şeyi de verebilirim.”

  “Neymiş onlar?”

  “Soğuk, ama leziz mi leziz bir intikam yemeği. Bu küçük isteğin. Ve yepyeni bir algıyla zamanın aşındırıcı sürtünmesinden azade olmak.“ 

  Bu şeylerden biri bile ruhumu satmam için yeterdi. Körün istediği bir gözdü. Vaadedilen bin. Kabul ettim tabii ki. İki mukavva kutu eşyayı arabama yükleyip dükkânıma götürdüm. Pierrot resimli kutu ise vitrindeki yerini almıştı yeniden. Mazmoz olarak.

  İsmet Berdemir ara sıra dükkânıma gelir ve koleksiyon malzemeleriyle ilgilenirmiş gibi yapardı. Esas niyeti hislerimin şiddetini ölçmekti. Çay ikramımı kırmaz havadan sudan sohbet eder ve çeker giderdi. Gözlerimde ona karşı duyduğum kini okumaktan zevk alan yanı çok belirgindi. Çaresizliğimden keyfi yağ bağlıyordu adeta. Ona olan öfkemin çıkışsızlığından bal yapan bir arı gibiydi.

  Bundan on sekiz yıl önce babamla birlikte müteahhitlik yapmaktaydı. İnşaat mühendisi olan babam ortağından ayrılmak niyetindeydi. İsmet bey bunu biliyordu. Birlikte yaptıkları son projede inşa edilecek binaları az göstererek, fiyatı kırarak aldıkları bir işi babamın sırtına yükleyerek ortaklıktan çekilivermişti. Babam bu işten inanılmaz zarar etmiş ve o ana kadar sahip olduğu her şeyi kaybetmişti. İsmet bey belgelerde sahtecilik yapmıştı. İyi bir avukat bunu mahkemede kanıtlayabilirdi, ama zaten kalbi zayıf olan babam daha ilk celsede bulunamadan ölüp gitmişti. Ben o sırada 18 yaşındaydım. Tek çocuk olarak mahkemede davayı savunacak en uygun avukatı bulmam mümkün değildi. Annem de bu işlerden anlamazdı. Sonuçta babamın üzerine olan üç daire ve bankadaki parası elimizden gidivermişti. Neyse ki, annemin ailesinden kalan küçük bir geliri vardı da, sokaklarda kalmamıştık.

  İsmet beyin hislerimin şiddetinden zevk alan yanı takip eden yıllarda benle ilişkiyi sürdürmesine neden olmuştu. Alsancak’ta karşılaştıkça benimle babacan bir şekilde konuşurdu. Dükkân açınca elinde bir buket çiçekle hayırlı olsun ziyaretine gelmişti. Mutluydu. Artık sabit bir yerim vardı. İstediği zaman gelip hiddetimden ve çaresizliğimden bal üretebilirdi. Sadece bu değildi. Bana bakışlarında şehvetin de izini görebiliyordum zaman zaman. Hayalinde kimbilir hangi hizmetleri vermekteydim. Bunu da belli ederek tiksintimi körüklüyordu haliyle.

  Tokalon kutusu civayla parlatılmış zokanın ucundaki kıvır kıvır karides gibi baştan çıkarıcıydı. Bir çok müşterinin dikkatini çekiyordu. Satın almak isteyenlere satıldığını bildiriyordum. Sıkça gelen müşterilerimden biri, ‘O halde niye hâlâ vitrinde tutuyorsun’ deyince alıcının yurtdışında olduğu mavalını uydurmuştum.

  Sonunda beklediğim şey oldu. İsmet beyin bir doksanlık iri yarı kalıbı kapımın önünde beliriverdi. Heyecanımı belli etmemek için onu görmezden geldim ve  okuduğum şeye dalmış numarası yaptım.

  “Tünaydın efendim.”

  “İsmet bey siz misiniz?”

  Adamın bembeyaz takma dişleri pırıldadı. “Ta kendisi. Nasılsınız görmeyeli?”

  Alaycı, kendinden aşırı emin halleri asfalyalarımı attırmalıydı, ama öyle olmadı. Koca göbekli, kart, kurnaz ve kötücül torik zokanın etrafında dolanıyordu. Kendinden emin görünümümü gizlemek için masamın üzerindeki birkaç şeyi düzelttim ve “Çay içer misiniz?” diye sordum.  

  İri mavi gözleri halimde bir yenilik ve başkalık saptamıştı. Merakla parlamaktaydı.

  “Bugün tıpkı rahmetli babana benziyorsun.”

  Bu sözleri beni tahrik etmek için kullanırdı ve her zaman başarılı olurdu. Yüreğim kanar, öfkeden yüzüm kızarır ve kekelerdim. Bu defa öyle olmadı. Dükkânda başka müşteri yoktu. Vitrinden Tokalon kutusunu alıp masanın üstüne koydum. “Bakın burada sizin için bir şey var.”

  İsmet bey bendeki şiddetli değişimin niteliğinden etkilenmişti. Gözlerinde ilk kez korku dalgasının öncüsü olan bedbeklenti zerrelerini gördüm. Yüz kiloluk bedeninin heybeti sönen bir körük gibi biraz büzülmüştü. 

  “Nedir?”

  Karton kutunun kapağını açarak içindeki tozu gösterdim. Bir tutam tozda kaderini seyretti saniyeler boyunca. Sonra beklediğim şeyi yaptı. Sol elinin işaret parmağıyla toza dokundu.

  “Kaç... kaç para bu?”

  “150 ama, satıldı. Sahibi şu anda yurtdışında. İki gün sonra gelip alacak.”

  Kutunun kapağını kapattım ve vitrine koydum. Arsız bir çocuğun önünden çikolata kutusunu kaçırıyor gibiydim. İsmet bey elini bana doğru uzatmıştı. Toparlanarak kendine çeki düzen verdi. Saatine baktı. Acil bir işi olduğunu hatırlayarak çekti gitti. Çaydan maydan vazgeçmişti.

  O akşam dükkânı kapatıp giderken Tokalon’u yanımda götürdüm. Dükkândaki işi bitmişti. Onu bir banka kasası beklemekteydi. Bundan önce bir iki şey yapmam gerekmekteydi. Ertesi gün veteriner bir dostumla buluştum. Lisedeyken yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen arkadaşlardık. Hep iyi dostlar kalmıştık. Uyuşan tiplerdik. İkimiz de kitapları, filmleri seviyorduk. Hayalciydik, bekârdık ve çocuk sahibi değildik. Ona sebebini sormadan bir şey yapmasını rica ettim. Ne istediğimi duyunca küçük bir şok geçirdi haliyle. Ama çok iyi dostumdu. İstenileni yaptı ve sol ayak parmaklarımdan en küçüğünü dibinden kesti. Cebimde parmağım, ağrı kesici haplarım taksiyle eve geldim. Ertesi gün dükkânı açmadım. Küçük parmak demeyin ağrısı müthişti. Ağrı kesicilerin şiddeti hafiflediğinde gözlerim doluyordu. Üçüncü gün ağrılarım bayağı hafiflemişti,ama yürürken bazen ansızın çakan bir şimşek şeklinde beliriyordu. O gün evde kuyumcu bir tanıdığımdan ödünç aldığım bir hamlaçla kesik parmağımı yakarak küle çevirdim. Camlar açık olmasına rağmen evin içi yanık et kokusuyla dolmuştu. Ayak parmağımın külüyle Tokalon kutusundaki tozları karıştırıp kutuyu kiraladığım banka kasasına koydum.

  Dördüncü gün dükkânımı açtım. Gelen çaycıya bir ada çayı söyledim. İlk yudumumu alırken haber geldi. İsmet bey gece uykusunda ölmüştü. Telefonla arayan uzak bir arkadaşımdı. İsmet beye olan duygularımı biliyordu. Herkes biliyordu. İsmet bey 72 yaşındaydı. Maşallah 102’yi bulur gibi görünmekteydi. Maalesef bu mümkün olmayacaktı. Varislerinden hiçbiri otopsi yapılsın istememişti, ama gene de düşmanı çok olduğundan cesedi adli tıbbın masasını boyladı. Bir şey bulamadılar. Ciğerlerinden bolca ev tozu çıktığı rivayet edildi. İsmet bey bir tutam tozda kaderini bulmuştu.  

  Google’a Tokalon Petalia yazmam yetmişti. İtalyada adı Pedrolino olan halk masalı kahramanı Pierrot’nun Columbine’e aşkı dillere destandı. Kökü Anadolu’ya dayanan 4000 yıllık bir öyküydü. Romeo ve Juliet,  Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı şeklinde çeşitli öykülere de model olmuştu. Youtube’den bulduğum şarkının ilk satırları zihnimde dans etti durdu bir süre. Sonunda dayanamayıp Türkçeye çevirdim ve yeniden besteledim.

Ay ışığının altında, dostum Pierrot,

Kalemini ödünç ver, böylelikle bir kelime yazabilirim.

Mumum yandı bitti, ışığım namevcut artık

  Tokalon kutusunun içindeki yaşam şekli bu öyküler kadar eskiydi. Bu öyküleri esinleten zihindi belki de. Homo Sapiens’den daha yaşlıydı. 218 yıl önce İzmir’e Libertà adlı bir İspanyol gemisiyle gelmişti. O zamandan beri bir sürü yer değiştirmiş, kutulardan yuvaların içinde ev ev gezmişti. Şimdi bana talip olmuştu. Columbine rolünü teklif ettiği ilk kimseydim kendi deyişiyle. Bunu kabul etmiş ve bedenime ait tozlarla birleşmeyi gerçekleştirmiştim. Şu ana kadar yüzlerce sıfatla anılmıştı haliyle. Tozdan ve İspanyol gemisinden esinlenerek ona Tozluto adını takınca çok beğendiğini söyledi. Yeni bir aşk masalı yapımdaydı. Tozluto ve Tozluta. 

  Her zaman hayalci, dar mekânlara, sıradan yaşamlara sığmayan biriydim. Annem sık sık yıldızın çok oynak kızım derdi. Yıldızımın son kıpırtısı muhteşem. O şey benim bedenimde yeniden diriliyor. Birlikte kim bilir nelere tanık olacağız. İçimde korkunun zerresi yok. Aşk hikayelerine esin kaynağı olan bir şeyin kötücül yanı asla ağır basamaz.

  “Nimet hanım.” dedim sarı döpyesli kadına. Adını hiç söylememişti, ama bunu unutmuştu haliyle. “Bugün şanslı gününüz. O eşsiz parfüm şişesi koleksiyonunu size 700 liraya bırakmaya karar verdim.”

  Kadının yüzü gülmüştü. “Ah, sağolun, ben de...”

  Nimet hanım parfüm şişeleri ve gelini için aldığı kırmızı vazo ile kapıdan çıkarken gözlerinde mutluluk kelebekleri kıpır kıpır bana el salladı. Aynı şekilde karşılık verdim. Bu arada kesik sol ayak parmağım tatlı tatlı kaşınmaktaydı. Yeni hayatım da belki böyle bir şeydi. Kopan gidenin yerini dolduran latif bir hayal.

                                                                                              

                                                                                               Çeşme, Temmuz 2009

 

                                     ------------------------------------------------

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder